Asıl hizmet sağlıklı çevre koşullarını yaratmak ve sürdürülebilirliğini sağlamak olmalı…

İnsanların beden ve ruh sağlığı içinde sağlıklı bir çevrede yaşamalarını sağlama görevi devlete aittir…

Merhaba,

Belediye Kanunu 38. Madde “m” fıkrasında “belde halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gereken önlemleri almak” belediye başkanının görevleri arasında tanımlanmıştır.

Nitekim 1961 tarih ve 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun’un 2. maddesinde sağlık: “yalnız hastalık ve maluliyet hallerinin bulunmamasından ibaret olmayıp fiziki, ruhi ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali” olarak tanımlanmaktadır.

Sağlık hizmetleri ise: “İnsan sağlığına zarar veren çeşitli faktörlerin yok edilmesi ve toplumun bu faktörlerin tesirinden korunması, hastaların tedavi edilmesi, bedeni ve ruhi kabiliyet ve melekeleri azalmış olanların işe alıştırılması (rehabilitasyon) için yapılan tıbbi faaliyetler sağlık hizmetidir” şeklindeki tanımlamaları ile sağlığın salt beden sağlığı olmadığı, sağlığın beden, ruh ve sosyal bakımdan sağlık olarak bir bütün olarak ele alması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle sağlıklı yerlerde yaşayanların sağlıklı olabileceği yaklaşımıyla sağlık hizmetlerinin kentsel yönetimin ve planlamanın merkezine konulması kritik öneme sahiptir.

İnsanların beden ve ruh sağlığı içinde sağlıklı bir çevrede yaşamalarını sağlama görevi devlete aittir. Yürürlükteki mevzuatlar çerçevesinde belediyeler koruyucu, tedavi ve rehabilite edici her türlü hizmeti sunabilirler. Ancak, belediyelerin asıl hizmetleri sağlıklı çevre koşullarını yaratmak ve sürdürülebilirliğini sağlamak olmalıdır.

Belediye ve bağlı kuruluşlarında, norm kadroya uygun olarak çevre, sağlık, veterinerlik, ………tabip, uzman tabip, ebe, hemşire, veteriner, kimyager, teknisyen ve tekniker gibi uzman ve teknik personel yıllık sözleşme ile çalıştırılabilir.’’ hükmü ile de personel istihdam ederler. Ancak insan sağlığı hizmeti sunanlar için ‘’Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.

Çeşme‘nin nüfusu 2021 yılı başında 46 bin 93 rakamına ulaşmış. Özellikle bu sayı yazın katlanarak çoğalıyor. Bu nedenle hastane kapasitesi sağlık kurumu çalışan sayısı talebin ne kadarını karşılayabiliyor?

Bundan altı yıl önce, yaşamını İstanbul’da ikame ettiren bir vatandaş olarak; belediyelerin Evde Sağlık konusunda verdiği hizmetlerin oldukça kapsamlı olduğunu gözlemlemiştim. Bu bilgi ışığında Çeşme Belediye’sini arayarak yetkililere “Evde Sağlık hizmeti veriliyor mu? diye sorduğumu hatırlıyorum.

Evet, Çeşme Belediyesi Dr. Tayfun Aydemir Sağlıklı Yaşam Merkezi’ni hizmete açtı… İçerisinde 2 adet Sosyolog, 1 adet Psikolog, 1 Fizyoterapist, 1 Fizik Tedavi teknikeri ve 2 adet hemşire ve 1 adet berberin bulunduğu Sağlıklı Yaşam Merkezi’nde bir adet de Hasta Nakil Aracı da yer alıyor.

Uzm.Dr. Sefer Köstem, “Annenizin, Fizyoterapiste ihtiyacı var” demişti. Sağlıklı Yaşam Merkezini arayarak destek istedim. Desen Hanım telefonda gerekli notları alarak, hafta içi yönlendirme yapacağını söyledi.

Parkinson Hastaları İçin Egzersiz Neden Önemlidir?

Aktif olmak hem fiziksel hem zihinsel sağlığınız için yapabileceğiniz en önemli şeylerden biridir. Egzersiz Parkinson Hastalığının ilerlemesini durdurmaz ama hayat kalitenizi arttırır. Egzersiz, Kaslarınızın esnekliğinde artış, Eklem hareketlerinde açılma, Katılıkta azalma sağlar.

Bu sabah saatlerinde Sağlıklı Yaşam Merkezinden gelen Dr. Turan Yaman , Ebru Sipahican (Sosyolog) Mehmet Çelebi (Fizyoterapist) hasta bilgilerini dinledikten sonra, önümüzdeki hafta programa dahil ederek hizmet verebileceklerini, ayrıca yine Parkinson Hastalığı yeme ve yutma sorunu yarattığı için Annemin beslenmesinin nasıl olduğunu gözden geçirdik. Diyetisyen hizmetinden yararlanmanın faydalı olacağını, Diyetisyenleri aracılığıyla hizmet alabileceğimizi de öğrenmiş olduk.

Öğleden sonra Sağlıklı Yaşam Merkezinden arayan Diyetisyen Utku Bey beslenme konusunda bilgi verdi. Yeniden çerçevelen bilgiyle satır arasında tekrar öğrenilmesi gerekenleri not aldım.

Teşekkür ederim…

Sağlık ve Sevgiyle kalın.

Yasemin Emre

Kaynak

https://sosyalbilimlerdergisi.com

“Titre ve kendine gel..” Dr. James Parkinson

Merhaba,

Acının içinden zorlu dersleri öğrenerek, geçerken; büyük bir çınar ağacının gölgesinde durdum. Derin bir nefes aldım, bilgeliğinden beslenmek için, ellerimi gövdesine sarıp, kulağımı, kalbimi söyleyeceklerine açtım.

Ağacın, gövdesine dokunduğumda, yüzünde oluşan her çizgi, kelimelerin ardındaki her mesaj, verdiği enerji kendimi iyi hissettirirken, beraberinde birçok şey anlatıyordu.

Günlerce, gecelerce iletişim halinde kaldım. Anlayabilmek için bilgi sahibi olmak gerektiğinden, sessizce dünyasının içine dahil olup, yürüyüşe başladım.

Bir Yaşam Öyküsünü Okuma Sanatı”nı öğrenmek için kitaplardan insanları tanımada yararlanabileceğim bilgileri ediniyordum.

Her durak yaşama ve yaşanılan deneyimlere ait bilgi verirken, derine indikçe yaralar dikkatimi çekti. Işığın sızdığı bu yerden ellerime ulaşan nice hikaye olduğunu fark ettim. Babası, Annesi, Çocukluğu, Ergenliği, Kardeşleri, Evliliği yol boyunca her birini yakından tanıdım.

Anne, kız yolculuğumuz sağlam kurulan iletişimle bilgi transferini gerçekleştirirken, ileriye doğru hamle yaparak, şimdinin gücünden yararlanarak, gelecek diğer derslere doğru yürüyorduk.

Şakak bölgesindeki kanser yaralarına dokundum. Özenle, temizlediğim yaralara şifa üfledim. Nefesiniz yetiyorsa şifanın en etkili yolu…

Diğer bir ders olan Parkinson hastalığı. Bu hastalıkta en doğru yol hemen doktoruyla iletişim kurmak. “Neler yapmalıyız?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmak.

Tüm dünya üzerinde halen 5 milyon hasta olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde gerçekleştirilen birkaç çalışmaya göre hastalığın sıklığı diğer ülkelerle benzerlik göstermektedir ve tahminen 100.000 hasta olduğu düşünülmektedir.

Ülkemizde ve gelişmekte olan birçok ülkede en önemli sorunlardan birisi Parkinson Hastalığı belirtileri göstermesine rağmen hastaların tedavi için hekime ya da sağlık kuruluşuna başvurmamalarıdır.

Parkinson Hastalığının 10 erken belirtisi

  1. Titreme
  2. El Yazısında Küçülme
  3. Koku Duyusunda Kayıp
  4. Uyku Sorunu
  5. Hareket Etmede Veya Yürümede Zorluk
  6. Kabızlık
  7. Düşük Tonlu Konuşma
  8. Maske Yüz
  9. Baş Dönmesi Ve Bayılma
  10. Öne Eğilme/ Kamburlaşma

Parkinson Hastalığı Tanısı Nasıl Konur?

Parkinson Hastalığının tanısı genellikle nöroloji uzmanları tarafından dikkatli bir sorgulama ve muayene ile konulabilir.

Ülkemizde mevcut ve yaygın bulunan beyin emarı ya da tomografisi gibi inceleme yöntemleri Parkinson ile karışabilen bazı hastalıkların dışlanmasında kullanılmaktadır ancak Parkinson Hastalığında şu anda bu incelemeler hastalığa özgü bulgu göstermez.

Parkinson Hastalığının her hastada farklı bir seyir ile ilerleyeceği unutulmamalıdır. Bazı hastalarda oldukça yavaş bir seyir ve yıllar içinde belirtilerde çok az artış olurken, bazı hastalarda daha hızlı ilerlediği gözlemlenebilir. Birçok Parkinson Hastalığı tipi vardır ve her biri farklı seyir özelliklerine sahiptir.

Parkinson Hastalığında Beyin Hücrelerinde Nasıl Bir Değişim Görülür?

Parkinson Hastalığı belirtileri beyinde substansiye nigra adı verilen hücrelerin ilerleyici bir şekilde kaybı sonucu ortaya çıkar. Bu hücreler dopamin adı verilen bir kimyasal üretirler ve bu madde beynin hareket ve koordinasyonla ilgili bölümlerinde görev alır. Parkinson Hastalığında bu dopamin üreten hücrelerin kaybı sonucu dopamin miktarı azalır. Beyinden vücuda nasıl ve ne zaman hareket edeceğine ilişkin mesajlar yanlış gitmeye başlar ve kişi hareketi başlatmakta ve kontrol etmekte güçlük çekmeye başlar. Hastaların çoğunda bu hücrelerin kaybı ile Parkinson Hastalığının tipik bulguları olan titreme, yavaşlar, katılık ve dengesizlik ortaya çıkar.

Dalgalanma Nedir?

Dalgalanmaların nedeni Parkinson tedavisinde kullanılan ilaçların özellikle de levodopanın etki süresinin kısalması sonucu ilaç alındıktan belli bir süre sonra etkisini yitirmesi ile hastalık belirtilerinin geri dönmesidir. Hastalığın ilk yıllarında kullanılan ilaçlar gün boyu iyilik sağlarken ilerleyen yıllarda ilaçların etki süresi kısalmaya başlar. Ayrıca beyindeki hücre kaybının da devam ediyor olması dalgalanmalara katkıda bulunur. Hastanın iyi olduğu dönemler “açık” belirtilerin tekrar başladığı dönemler “kapalı”olarak adlandırılır.

“Kapalı” dönemin uzun sürdüğü pazar günü boyunca hızlı düşünen biri olarak neler yapılabileceğimi gözden geçirerek; geçen gün alış veriş esnasında gördüğüm tabelanın ışıkları beynimde bir anda yandı.

Yaşamın mesajlarını toplayarak, birkaç adım ileride arka sokağımızda bulunan Nörolog levhasının önünde buldum, kendimi. Pazar günü olduğu için, yazmanın uygun olduğunu düşünerek iletişim kurdum. Anında cevap geldi.

Ertesi gün Pazartesi sabahı evde ziyaretimize gelen Uzm. Dr. Sefer Köstem muayene ederek, Annemin durumu hakkında bilgi verdi.

Doktor kontrollerinin amacı, Parkinson belirtilerini azaltarak günlük yaşamını normal olarak sürdürmesini sağlamaktır.

Teşekkür ederim…

Sağlıkla ve Sevgiyle kalın.

Yasemin Emre

Gençlikte yaşlılığa ömür ayırmak gerekir…

Yaşlanmak dağa tırmanmaya benzer: yükseldikçe yorulursunuz, nefesiniz daralır, ama görüşünüz genişler…

Merhaba,

Yaşlanma ve yaşlılık karmaşık bir olgudur. Biyolojik olarak yaşlılık moleküler ve hücresel düzeyde meydana gelen bir dizi hasarın birikimidir. Bu hasar geçen yıllar içinde fizyolojik kapasitenin azalmasına, çeşitli hastalıkların riskinin artmasına yol açarak bireyin kapasitesinde azalmaya neden olur. Ancak değişikliklerin yaş ile ilişkisi oldukça zayıftır; yaş ile doğrusal (lineer) olarak artış göstermez. Bu nedenle örneğin 70 yaşındaki bir kişi fiziksel ve mental olarak aktif bir yaşam sürebilirken, bir başkası temel yaşam gereksinmelerini karşılayabilmek için önemli tıbbi destek gereksinimi içinde olabilir. Yaşlanma süreci rastgele (random) olarak cereyan eder; bireylerin yaşlandığında hangi konumda olacağını önceden bilmek mümkün değildir. Bununla birlikte çeşitli çevresel faktörler ve bireysel özellikler bu süreç üzerinde etkili olabilir.

İlerleyen yaş ile birlikte organizmada çok sayıda fizyolojik değişiklikler meydana gelir ve kalp ve solunum hastalıkları, kanser, diyabet gibi bulaşıcı olmayan hastalıkların riski artar. Fizyolojik değişiklikler ve hastalıklar da rastgele olarak ortaya çıkar. Ayrıca ortaya çıkan sağlık sorunlarının ağırlığı ve kontrol altına alınabilmesi bakımından da yaşlı bireyler arasında önemli farklılıklar vardır.

Yaşlılıktaki sağlık sorunları ile ilgili önemli bir husus, bir kişide birden fazla kronik hastalık olmasıdır (multimorbidity). Bu durum yaşlıların bakım ve tedavilerinin değişik uzmanlık alanlarının işbirliği ile yapılmasını gerekli hale getirir. Ayrıca farklı hastalıkların ve bu hastalıklar için yapılan tedavilerin birbiri ile etkileşimi sorununa neden olabilir.

Yaşlıların sağlık sorunlarının tam olarak belirlenmesi ile ilgili bazı güçlükler vardır. Yaşlıların hastalıkları hemen daima kronik hastalıklar olduğundan hastalık yavaş gelişir, sinsi seyir izler. Yaşlıların önemli bir bölümü bazı sorunlarını “yaşın gereği” olarak değerlendirdiği için bu nedenle sağlık kuruluşuna gitmeyebilir. Kimi zaman da yaşlı birey kendi başına sağlık kuruluşuna gitmeyi başaramaz. Bu durum özellikle yaşlı kadınlar açısından önemlidir. Yaşlı kadınların önemli bir bölümü yalnız yaşayan kişilerdir; yaşlıyı sağlık kuruluşuna götürecek kimsenin olmadığı durumda çoğu yaşlının sağlık sorunu bilinmez. Bu nedenle yaşlıların sağlık sorunlarının saptanması için sağlık hizmetleri bu sorunları aktif olarak tespit etmek durumundadır. Bu amaçla yaşlılar belirli aralıklarla muayeneye davet edilmeli, sağlık durumları değerlendirilmelidir.

Yaşlanma bireylerle ilgili bir durum olmakla birlikte yaşlı nüfusunun artması toplumsal bir konudur. Bu nedenle yaşlılık sorunlarının çözümünün de toplumsal düzeyde olması gerekir. Bu amaçla yapılması gereken başlıca uygulamalar sizce nelerdir?

İnsan yaşamının uzaması ve yaşlı kişi sayısının artması sonucunda yaşlı bireylere uygun hizmet ve bakım sağlayabilmek amacı ile ülkemizde hangi hizmetler veriliyor ?

Üç yıl önce Evde Sağlık Hizmetiyle tanıştım. Gelin hangi hizmetler veriliyor, beraber gözden geçirelim…

Evde Sağlık” ne demek?

Evde sağlık hizmetinin amacı; bireylerin muayene, tetkik, tahlil, tedavi, tıbbi bakım ve rehabilitasyonlarının evinde ve aile ortamında sağlanması, bu kişilere ve aile bireylerine sosyal ve psikolojik destek hizmetlerinin bir bütün olarak birlikte verilmesi için Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumları bünyesinde evde sağlık hizmetleri birimleri kurulması, bu birimlerin asgari fiziki donanımı ile araç, gereç ve personel standardının ve ilgili personelin görev yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, iletişim, uygulanacak randevu, kayıt ve takip sisteminin tanımlanması ve uygulamanın denetimine ilişkin usul ve esasların belirlenerek evde sağlık hizmetlerinin sosyal devlet anlayışı ile etkin ve ulaşılabilir bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır.

Annemin kronik rahatsızlıkları için kontrol zamanı gelmişti. Geçen hafta Cuma günü, Sağlık Bakanlığından ambulansla nakil işlem onayını aldıktan sonra; Çeşme Devlet Hastanesinin koridorlarında Evde Sağlık Ekibinden Mazlum Bey’in yardımıyla sedyeyle yürümeye başladık.

Sağlık sistemindeki sorunların faturası sağlık çalışanlarına kesiliyor… Sağlık çalışanları kendini tükenmiş hissediyor.

Evde Sağlık Biriminde nakil işlemi sırasında hastanın taşınması sorun haline geldi. Çünkü çalışan ekibinde zamanla sağlık sorunları oluşuyor. Hastane yönetimi ambulansta bulunması gereken kişi sayısını mevzuat kurallarına göre gözden geçirip iyileştirme çalışmalarına başlaması gerekli.

“Hasta ve Hasta Yakınına Yaklaşım Eğitimi” tüm sağlık çalışanlara periyodik olarak verilmeli.

Ayrıca, hastanın taşınma kurallarına göre nakil işleminin yapılması, hastanın hem ruh hem de bedensel sağlığı için olumlu yönde olacaktır.

Bütün spiritüel sistemler nezaket, sabır, şefkat ve çıkar gözetmeyen veya koşulsuz sevgi erdemlerini geliştirmenin önemini vurgular…

Dahiliye, Nöroloji, Ortopedi bölümlerinde yolculuğumuz devam ederken, gereken tetkikler gözden geçiriliyor, kronik rahatsızlıkları için yapılması gereken tetkikler tek tek not alınıyordu. Beyin tomografisi, batın ultrasonu, film ve kan tahlili

Kan tetkikinde Hemoglobin değerinin 7 olduğunu öğrendik. Özellikle spesifik rahatsızlar varsa, ağızdan alınan kan ilaçları vücutta kalıcı bir etki yaratmıyor.

Hemoglobin nedir?

Hemoglobin, solunum organından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına ise karbondioksit ve proton taşıyan protein. Eritrositlerin içerisinde bulunur. Oksijeni +2 değerlikli demir içeren hem molekülleri ile bağlar. Başlıca sentez yeri eritrosit üretimi sırasında kemik iliğidir.

Hemoglobin düşüklüğü ne demek?

Eğer HGB seviyeniz normalden düşük ise bu kırmızı kan hücre sayınızın az (anemi) olduğu anlamına gelir. Bunun nedenleri arasında vitamin eksikliği, kanama ve kronik hastalıklar bulunabilir. Hemoglobin eksikliği yorgunluk, baş dönmesi veya nefes darlığı gibi belirtilere neden olabilir.

Dahiliye Polikliniğinden Uzm.Dr. Şeyhmus AKOPLOĞLU, Hemoglobin değerinin yükselmesi için iki ünite kan verilmesinin ve bu işlemler içinde Annemin hastaneye yatırılması gerektiğini belirtti.

İkinci onayı da İstanbul’dan her süreçte destek veren Nörolog Özlem Aral Arpat kan tetkiklerine bakarak verdi.

Hafta başı hastanenin ikinci katında Palyatif bölümünde Annemin yatış işlemi gerçekleşti. Peki bu süreci takiben neler yapılması gerekiyordu.

Yaşlılarda uygun damar yolunu bulmak oldukça zor. 8 ya da 9 denemeden sonra uygun damar bulundu. (Yaşlılarda , damar yolu bulma konusunda anında hizmet verebilecek uzman birine ihtiyaç var.) Kan değerleriyle eşleşecek kanın laboratuvar çalışması yapıldıktan sonra öğleden sonra saatlerinde kan verilmeye başlandı.

Annemi seyrederken, hastane içindeki sesler dikkatimi çekti. Hatırlar mısınız, eskiden hastane koridorlarında “sus işareti yapan hemşire” resmi vardı . Resim olmayınca insanlarda hastanede sessiz olmaları gerektiğini unutuyor olmalı. Bizlere mutlak bir uyaran lazım. Çünkü nerede ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz, bilsekte hatırlamakta istemiyoruz.

Ayrıca Palyatif bölümünün amacı da pek anlaşılamamış gibi…

Palyatif bakım, mevcut hastalıkları nedeni ile tam olarak iyileşemeyen veya yaşam sonunda desteğe ihtiyacı olan hastalara yardım etmeyi amaçlayan bir tıp alanıdır. Aynı zamanda ‘destekleyici bakım’ olarak da bilinir. Hastanın acı çekmesinin giderilmesi ve yaşam kalitesinin artırılmasına odaklı bir bakım şeklidir.

Anlayacağınız bölüm sorumluluğu yine hasta yakınlarında.

Sağlık Kurumları üzerine düşen içsel ve dışsal gedikleri iyileştirmek için biran önce çalışmaya başlamalı, gerekli denetimleri gerektiği şekilde yapmakla yükümlü olmalıdır. Ancak sağlık konusunda değişim bu şekilde mümkün olur.

“Türkiye’de yaşlı nüfus yıllar içinde artmaktadır…” Hatırlatmasını yaparak, Annemle yolculuğumuzda destek olan saat kaç olursa olsun, hafta içi , hafta sonu zaman ayırıp yazılı, sözlü destek olan tüm doktorlara teşekkür ederim.

Hipokrat Yemini ya da bilinen adıyla Hipokrat Andı, hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının mesleklerini onurla uygulayacaklarına dair tarih boyunca ettikleri yemindir…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Stonehenge Gizemi Nedir?

Stonehenge, İngiltere’de bulunan arkeolojik yapı.

Britanya adasında, 900 taştan oluşan bu yapı, adanın ve dünyanın en tanınan anıt çemberlerinden biri. Stonehenge’nin varoluş amacı günümüzde tartışılan konulardan biri. İnşası ve taşınma sürecine dair hiçbir kaydın bulunmadığı bu yapı yaygın düşünceye göre kabilelere ait anıt olarak kullanılıyordu.

Taşların günümüzde bulunduğu bölgenin 32 km kuzeyindeki, Marlborough Downs‘tan getirildiğine inanılıyor.

Stonehenge, İngiltere’nin Wiltshire kenti Salisbury Düzlüğü’nde bulunan, Amesbury’nin 3 km (2 mil) batısında yer alan tarih öncesi bir anıt. Yapı, her biri yaklaşık 4.1 m yüksekliğinde, 2.1 m genişliğinde ve yaklaşık 25 ton ağırlığında bir dikili taş halkasından oluşur. Taşlar, İngiltere’deki en yoğun Neolitik ve Tunç Çağı anıtları kompleksinin ortasında bulunmaktadır. Anıtın neden yapıldığı hâlâ tam olarak bilinmese de, eskiden çevresinde dini yapılar bulunduğu tespit edilmiştir.

Arkeologlar, bu yapının MÖ 3000 ve MÖ 2000 arasında yapıldığına inanıyor. Anıtın en erken evresini oluşturan dairesel toprak set ve hendek, tahminlere göre MÖ 3100’de şekillendirilmiştir. Radyokarbon tarihleme yöntemi, ilk Bluestone’ların MÖ 2400 ile MÖ 2200 arasında bulunduğunu göstermektedir. Fakat MÖ 3000 gibi erken bir tarihte de bulunmuş olabilme olasılıkları vardır. Birleşik Krallık’taki en popüler yapılardan biri olan Stonehenge, İngilizlerin kültürel simgesi olarak kabul edilir. Tarihi anıtları koruma yasasının İngiltere’de ilk kez başarıyla yürürlüğe girdiği 1882’den beri yasal olarak korunan bir Antik Anıt olmuştur.

İlk modern arkeolog, muhtemelen 17. yüzyılda Stonehenge ve diğer taş çemberleri araştıran John Aubrey‘dir.

Arkeolog John Aubrey’in 17. yüzyılda ortaya attığı teoriye göre yapı, çok tanrılı Keltlerin yüksek rahip sınıfındaki druid’ler tarafından inşa edildi. Günümüzde kendilerini ‘modern druid’ olarak ifade eden kesim gün dönümlerini atalarını andıran, o dönemi temsil eden kıyafetlerini giyerek Stonehenge’de ayin düzenleyerek kutluyor.

Günümüzden 2 bin yıl önce İngiltere’ye giden Romalılar, İngiltere’ye ulaştığında Stonehenge, 2 bin 500 yıldır İngiltere topraklarındaydı. Romalılar için bile tarihi eser anlamı taşıyan bu taşlar, alçak bir tepede toplanmış tonlarca ağırlıktan bir çember oluşturuyor. Dev taşların uyum içerisindeki görünümü nedeniyle tarih boyunca sayısız efsane ve hikaye anlatılmış.

Kültür alış verişiyle zenginleşen iletişim dili, bilgi sahibi olmanızı sağlıyor. Harika bir Rehber eşliğinde çıktığım bu kısa yolculukta edindiğim tecrübe için (Yukarıda bulunan resim ziyaret esnasında Abim ve Eşi tarafından çekilmiştir) Abime ve sevgili Eşine teşekkür ederim.

Usta Dr. Bedri Ruhselman’ın dediği gibi: “Yaşamdaki tüm tecrübeleri tek başımıza edinme imkanımız yok. Diğer dalların bilgi ve tecrübesinden de faydalanmak gerekli.” Çünkü aynı gövdede birleşen kocaman bir ağacız…

Bilgiyle harmanlandığınız doğanın yeşilinden, mavisinden içinize bolca nefes çektiğiniz, tatlı, şifa dolu bir gün diliyorum.

Yaşadığınız dünyayı, varoluşu anlamak için, okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


*Druid, Kelt çoktanrıcılığında genellikle Alplerin kuzeyinde ve Britanya Adaları’nda var olan antik Kelt topluluklarındaki rahip sınıfı. Druid uygulamaları Yunanların “Keltoi” ve “Galatai” Romalıların “Gaul” dedikleri tüm yerli kabilelerin kültürünün bir parçasıydı. Druidler rahiplik, şifacılık, alimlik ve büyü gibi görevleri kendilerinde bir araya getirmişlerdi.

Resmin bütününe bakabiliyorsan eğer!

Ancak ağaçları anlayabilen bir insan onları koruyabilir.

Peter Wohleben, Ağaçların Gizli Yaşamı

Merhaba,

Her nerede bir mücadele varsa; aslında hepimizin mücadelesi.

Zarar verdiğini düşünen zihniyet, öncelikle kendine zarar verdiğini bilmeli.

Yanan onlarca can senin hücrelerinden. Anana, babana, kardeşine, komşuna bir şey olduğunda yanan o bitkilerden şifa toplanıyor. Acil şifaya ihtiyaç duyduğunda, yaralandığında merhem yanan bitkilerden yapılıyor.

Nefes almak istediğinde, ağaçlar imdadına yetişiyor. Başını sokacak bir dam yapmak istediğinde, ormanın yolunu tutuyorsun. Gölgesinde serinleyip, kışın ısınman için enerji veriyor. Anlayacağın, kainatta nefesten daha önemli hiçbir şey yok!

Tüm bunları sağlayan kim, bil bakalım.

Unutmadan, köylüden evine aş, çocuğuna süt taşıyorsun. Emeklerini ödeyemezsin.

Binbir çeşit canlıya gelince; en büyük sınavın onlar. Sessiz, kendi hallerinde yaşayan ve her bir tanesinin evrende yer tuttuğunu ve fayda sağladığını anlamayacak kadar körsün.

Neye inanırsan, İnan. Kim olursan ol. Hangi ideolojik yapılanma içinde olursan ol. Yine dönüp dolaşıp kendine zarar veriyorsun…

Resmin bütününe bakabiliyorsan eğer, farkında olmalısın.

Varoluş, her yok oluşta kendini yine yeniden doğuruyor. Üstelik bunu yapmak için sana ihtiyacı bile yok.

Kaybettiğimiz her bir CAN’a Allahtan rahmet diliyorum.

Şifanın üzerimize yağdığı güzel bir gece olsun…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Ormanların Katledilmesi

Bir yere insanlar gelmeden önce orada ormanlar vardır, insanlar gittikten sonra da çöller.

F.R. Chateaubriand

Merhaba,

Tüketilen kaynakların ve doğal alanların listesini çıkarırken orman sorununu da gözardı etmemeliyiz.

Ormansızlaşma hızı, sorumsuzluk nedeniyle gittikçe arttı ve saniyede iki futbol sahası büyüklüğüne ulaştı!Dünya çapındaki orman ürünleri sanayisine hakim olan yaklaşık yüzelli işletme var. Bunların büyük kısmı, daha az risk altında bulunan ağaç türleri üzerinde çalışmayı, daha az kar gerekçesiyle reddediyor. Doğal yaşlı ormanlarda bulunan ender türlerle ilgileniyorlar. World Ressource Institute, bu türlerden %80’inin tükendiğini bildiriyor.

Doğal yaşlı orman nedir?

İnsan tarafından bozulmamış ormanlardır. Çok büyük biyolojik zenginlik gösterirler. En büyükleri Amazonlar’da, Afrika’da ve Güneydoğu Asya’da bulunur.

En önemlisi Amazon ormanlarıdır. Ama 1970 yılından beri, geniş alanlarının %15’i tahrip edilmiş durumda. Bugün uluslararası topluluklar, geri kalan kısımları korumak ve yanmış bölgeleri yeniden canlandırmak için girişimde bulunuyorlar.

Dünyadaki birçok orman tehdit altında.

Tehlike çanlarının çaldığını görüyoruz, bu durumda gelecekten ne bekleyebiliriz?

Ormansızlaşma hızı, sorumsuzluk nedeniyle gittikçe artarken; ülkemizin ve dünyanın dört bir yanında orman yangınları devam ediyorken, şimdi ve geleceği bu durum nasıl etkileyecek.

Yangından yenilenen yerler doğal yapısına ne kadar sürede ulaşır?

Yangından etkilenen sessiz canlar, yangından etkilen insanların geçmişi, evi kazancı, ailesi, sevdikleri yerine getirilebilir mi?

İnsan davranışlarından dolayı, dünya hızla ısınıyorken, orman yangınları bu ısınmayı nasıl etkiliyor? Yanan ağaçların çıkardığı karbon miktarı nedir?

Önemi gittikçe artan bir soru; gezegenimizin yaşadığı kriz, Dünyalıların bir araya gelip harekete geçmeleri sayesinde atlatılacak mı yoksa yok olmalarına mı neden olacak?

Top şimdilik biz de…

Okumak, görüş açınızı genişletirken, gerçeği görme becerinizi geliştirir.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

“Önlem İlkesi”ni Her Şeyin Üstünde Tutacağız!

İnsanların, yeryüzündeki hayatı sona erdirecek kadar büyük bozulmalar yaratabileceklerine inanıyor musunuz?

Merhaba,

Gün için Hubert Reeves, Frederic Lenoir’ın “Yeryüzünün Acısı” kitabından alıntı yaparak yaşadığımız mavi küre, evimizin “tehlike alarmı” verdiğini tekrar hatırlayalım.

Geçmişte tehlikeleri haber veren öngörüler, abartılı ya da yanlış oldukları anlaşıldığı zamanlarda bile, önemli bir rol oynamışlardır. Alarm, vererek, beklenen felaketlerin şiddetinin en aza indirgenmesine katkıda bulunmuşlardır.

Yaşadığımız süreci göz önünde bulundurunca; Günümüz teknoloji, dijital çağında her an her şeyden haber alındığı söylemi, sanırım sadece içeriği olmayan bir cümle olarak kalıyor.

Sahi, bunun sorumlusu kim?

Mertçe ortaya çıkıp, yaşam için gerekli olan şeyleri yapamadığımız için onlarca can ölüyor diyebiliyor mu?

Duyamadım…

HAYATTA KALMAMIZ,yeryüzünde hakim olacak yeni koşullara bağlı olacaktır.

Tüm dünyayı kapsayan bir DENEYİN içindeyiz. Etkilerini gösterirken, gelecekte nelerin olacağını tedirginlikle izliyoruz.

DENEYİ durdurma şansına sahip miyiz?

İçinde bulunduğumuz durumu, altmış beş milyon yıl önce yaşanan biyolojik bir krizle karşılaştırarak bazı eğitici sonuçlara ulaşabiliriz.

Jeolojik bir dönemi kapatıp bir yenisini açabilecek sonuçlara gebe dönüşümler görülüyor. Yaşadığımız krize sık sık “altıncı yokoluş” denmesinin nedeni bu.

Canlı türlerinin hızla yok olduğu bir dönem yaşıyoruz. Uzmanlar günümüzdeki yıllık yokoluş hızının, sanayi devrimi öncesine oranla bin kat arttığını ve 2050 yılında canlı türlerin %30’unun tükenmiş olabileceğini açıklıyor ve konunun sadece bu kadarla sınırlı olacağının bir garantisi yok.

Şimdi iklim değişikliği nedeniyle birçok şey insanlığa dayatılıyor. Gerçekten iklim değişikliği mi, yoksa birileri bu durumu kullanarak nemalanıyor mu?

Acemi büyücüler, süreci başlattı. Fakat nasıl durdurulacağını bilmiyor.

Yüksek ateşli bir hasta olan gezegenimiz için de aynı yöntemi uygulayacağız. Dereceler, ateşinin durmadan yükseldiğini gösteriyor… En kritik sorularda burada devreye giriyor.

Çölümsü bölgeler, gittikçe daha geniş yüzeylere yayılacak ve yeryüzünde, ekilebilir arazilere oranla çok daha büyük yer kaplıyor olacak. Geçiş süreci, hayvanların ve bitkilerin değişime uyum sağlamasına olanak tanımayacak kadar hızlı gerçekleşecek. İnsanlar içinde sadece çok ayrıcalıklı bir grup, çok güçlü bir iklimlendirme aracılığıyla bu hayata uyum sağlamayı başaracak.

Hayatta kalanlar arasında dikkate değer tek istisna bakteri olur. Bakteriyel canlıların gösterdiği direnç, çağdaş biyolojinin en büyük keşiflerinden biridir. Son derece elverişsiz koşullar altında, şaşırtıcı biçimde yaşamını sürdürebilen bakteri çeşitlerine “ekstremofil” denir. Bu canlılar, asit, alkali ve tuzluluk oranı ile radyoaktiflik değeri en yüksek olan ortamlarda bile hayatta kalmayı başarabilir.

Buna göre, çokhücreli organizmaların (bitkilerin, hayvanların) henüz ortaya çıkmamış oldukları dönemlerde yeryüzüne hakim olduğu düşünülen yaşam biçimi yeniden kurulacak. Biyoloji tarihinde kronolojik olarak yaklaşık bir milyar yıl geri gidilecek. Bu hipoteze göre, insanın zarar verici davranışları, astrolojik ya da jeolojik hiçbir etkinliğin daha önce gerçekleştiremediği kadar büyük bir olay ortaya çıkarmış olacak; yaşamı bakteriler düzeyine, tekhücreli aşamasına geri döndürecek.

Geçmişle ilgili sahip olduğumuz bilgilere dayanarak geleceği gözümüzde canlandırabiliriz.

Isınma insan davranışlarıyla oluşmaya başladığına göre; bu türün ortadan kalkmasıyla ya da çok zayıf düşmesiyle birlikte ısınmanın da duracağı ileri sürülebilir. Yani krizin faturası ödendikten sonra sahneden çekiliriz. Yeni çağ insansız bir çağ olur…

Dinazorların hikayesine benzer bir hikaye yaşanır. Aradaki tek fark, dinazorların, kendi felaketlerini getiren olayda hiç rol oynamamış olmalarıdır.

Doğanın şakası yok…

Hiçbir tür, yokoluş riskine karşı güvence altında değil. Sakin adımlarla yaklaşık üç yüz milyon yıldır yeryüzünde bulunan kaplumbağa ve varlığını tehdit eden tek unsur da insan.

Çevreyi korumak çok masraflıdır. Ama hiçbir şey yapmamak çok daha pahalıya mal olacaktır.” Kofi Annan

Peki iyimser çözüm ne olmalı?

Bir sorunun var olduğunu kabul ederek bu sorunu çözmek için, bazı somut sonuçlar elde edilmeli. Bilim gerçek bilgiyi de sunabilmeli.

İnsan davranışlarının hasta ettiği bir dünyada, yine insan davranışları nedeniyle, kanser hastası olarak, verdiğim mücadele de öğrendiğim en önemli şey, yapılan testlerle “çevre faktörlü” kanser hastalığı yaşıyor olmam.

Aşılı ve aşısız onlarca insan birbirini yetersiz bilgilerle sabahtan akşama kadar yargılarken; çevreye verdiği milyonlarca zararı görmüyor bile. Bilim ise insanları ikna edebilmiş görünmüyor.

Çevre faktörlü gelişen hastalık sürecinde; Bedensel olarak ağır bedeller ödeniyor. Yüksek doz ilaçların yan etkilerini yaşayanlar farklı hastalıklar ediniyor. Halen insan davranışlarıyla artan hastalıklar nedeniyle, insanları hiçbir zaman ötekileştirmeden, çevreye zarar veren insanların “karbon ayakizi”ne bakılmalı.

Ekolojik Ayak İzi temelde, insanların doğadan talep ettiği kaynakların yetip yetmeyeceğini gösteren bir çalışmadır.

Bu çalışmalar, şu anki üretim ve tüketim alışkanlıklarına devam edildiği sürece ilerde gezegenimizin herkesin ihtiyaçlarını karşılayamayacağını göstermiştir. Bu duruma çözüm bulabilmek içinse önce nedenlerini anlamak gerekir.

Karbon Ayak İzini Etkileyen Faktörler Nelerdir?

Karbon Ayak İzini Etkileyen Bireysel Faktörler Nelerdir?

Küresel Ayak İzi Ağı, bu yılki Dünya Limit Aşım Günü’nü 29 Temmuz olarak açıkladı

Bu tarih, doğanın bize 2021 boyunca kullanmamız için sunduğu kaynakları daha 7’inci ayın sonunda tüketmiş olduğumuz ve kalan yılın kalan bölümünde 2022’nin kalan kaynaklarından borç alacağımız anlamına geliyor

Hiçbir üniversite yetişkinlere olgunlaşmaya nasıl devam edeceklerini öğretmezken, öğrenme yolunun tam anlamıyla gelişmenin ve hayatın karşınıza çıkardığı güçlüklerle yüzleşmenin anahtarı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Öğrenmeye odaklanmak, yaşamı süregiden bir öğrenme süreci haline getirmenizi sağlayacaktır. Böylece farkındalığınız artacak, dünyayı kavrayışınız derinleşecek ve kendinizi oldukça yaratıcı bir şekilde idare edeceksiniz.

BilgiSever olarak Blog’ da araştırdığım konular hakkında argüman sundum. Yazınsal kültür konusunda kendimi geliştirerek, düşünmeye odaklı, gerçeklik ilkesine bağlı, yürüyen, nefes aldıran yazılar, konuşmalar meydana getirebilmek için var gücümle çalıştım.

Görüyorum ki, sözel kültür büyük bir savaş halinde. Her bireyi içine çekmek istiyor. Gerçeklikten, araştırmadan yoksun bilgi kirliliğiyle can yakıyor.

Sosyal medya başında, durumun ne olduğunun bile farkında olmayan onlarca kişi geviş getiriyor. Konuştuğunuz, anlatmaya çalıştığınız her konuda argüman verebilmek gelişme gayesinde olanlara da ışık tutacaktır. Lütfen kendi aklınızı kullanın. İşte bu nedenle okuduğunuz, konuştuğunuz sloganlaştırdığınız şeylere dikkat etmelisiniz.

Herkese sağlıklı ve sevgi dolu güzel bir gün dilerken; Tüm Türkiye’ye geçmiş olsun. Ağacından, kuşuna, evinden, insanına , küçük baş hayvandan, büyük baş hayvana kadar kaybettiğimiz her can iç yakıyor. Umut ediyorum ki insan davranışları kendine çeki düzen verir, sorumluluk alır, gereken önlemleri geç olmadan alır. Başka Türkiye ve başka Dünya yok!!!

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Görmenin Önemi!

İnsan duyuları çevresiyle temasından ibarettir. … Bunlardan en önemli duyu organlarımız gözlerimizdir. Görme yoluyla tüm izlenimlerin %80’ine kadarını algılarız. Ve tat veya koku gibi diğer duyular çalışmayı durdurursa, bizi tehlikeden en iyi koruyan gözlerdir.

Merhaba,

“Hayatı gözlemlemenin öğrettikleri” bir önceki yazıda yerini alırken; gün içinde çekilen yaşamın fotoğrafı, bilimden alınan destekle yazıya dönüşüyor. “Görmenin önemi” yazının başlığını oluşturuyor.

On gün önce görme alanında uçuşan cisimler veya küçük beneklerin sayısı fazlalaşırken, göz de bulanıklaşma arttı. Görme alanı boyunca hareket eden siyah bir perde veya gölge ya da görmede azalma başladı. Yan görüşte ışık çakmaları vardı . Özellikle karanlıkta ışık çakmaları artıyordu.

Çoğu insanın AVD geçirdiğinden haberi yoktur.

Birincisi kural; DİKKATLİ OL! spesifik bir rahatsızlığın varsa gecikmeden uzmana görün. Bu belirtiler normal olabilir öte yandan retina yırtılması veya retina dekolmanı geçirdiğiniz anlamına da gelebilir. Siz aradaki farkı anlayamazsınız ama göz doktorunuz anlar

Bayram ertesi yoğunluğun bilincinde olan vatandaş olarak, bir gün ertelemeyle öğleden sonra hastanede yerimi aldım. Belirttiğim gibi kanser hastalarının önceliği olduğu için randevu sırasını ona göre veriyorlar.

Çeşme’nin 46.394 kişilik nüfuzu yaz ayında 1 milyon kişiye ulaşınca, kapasite ister istemez zorlanıyor. Özellikle sağlık sektörü çalışanları yükselen kapasiteye hizmet vermek için var gücüyle çalışıyor.

Gelelim, göz kontrolünde neler yapıldı. Göz damlası ile göz bebeği genişletildi. Yarım saat bekledikten sonra tekrar muayene odasına girdim. Sonrasında göz özel aletler ile detaylı bir şekilde muayene edildi. Sevindirici haber retinada yırtılma yoktu.

Gözküresinin içi, adına “vitreus” denen saydam bir jel-sıvı ile doludur. Sıklıkla, yaşın ilerlemesi ile birlikte, vitreus sıvısı jel kıvamını kaybeder ve büzüşür. Bu büzüşmeyle birlikte vitreus, gözün arka duvarından ayrılır. Bu ayrılma olayına “arka vitreus dekolmanı” adı verilir.

Göz doktoru reçete yazdı. “Vitreus jel dokuda meydana gelen büzüşme ve liflenme geçmez, damlalar bir süre rahat etmeni sağlar” dedi.

04.01.2022 tarihinde yazıyı revize ediyorum. İzmir, Medicana hastanesinde rutin kontrol esnasında göz doktoru muayenesi de oldum. Önce göz ölçümü yapıldı. Opt. Dr. Berna Şahan’la gözümle ilgili yaşadıklarımı paylaştım. Yeni bir gelişme olarak sağ gözümde bulanıklaşma meydana gelmişti. OCT (göz tomografisi) istedi. Optik koherens tomografi (OCT), gözün arkasını kaplayan ışığa duyarlı doku olan retinanın kesit resimlerini çekmek üzere ışık dalgalarının kullanıldığı girişimsel olmayan bir görüntüleme tekniğidir. OCT yoluyla retinanın her bir tabakası görülür ve tabakaların kalınlıkları haritalanıp ölçülür. OCT sonucu sağ görme sinirinde zayıflama olduğunu söylüyordu.

17.01.2022 Görme Alanı testi için hastaneye tekrar gittim. Görme Alanı, Gözlerden herhangi birisinin sabit bir noktaya bakarken görebildiği sahanın tümüne “Görme Alanı” adı verilir. Normal bir gözde görme alanının genişliği burun tarafında (nazalde) 60º, altta 70º, üstte 50º ve kulak tarafında (temporalde) 90º’dir.

Testin sonucu OCT’yi doğruluyordu. Göz sinirleri nöroloji alanına girdiği için, Nörolog Prof. Dr. Yıldız Aslan, gereken, klinik muayeneden sonra Beyin MR’ı ve dobler istedi. Uzunca bir bekleyişten sonra tetkikler yapıldı. Hastaneler çok kalabalık. Bekleyiş olumluydu, ertesi gün doktorum telefonla arayarak “sonuçlar temiz çıktı” dedi. Metastaz olasılığını ya da beyinde meydana gelebilecek herhangi bir hastalık seçeneğini de elemiş olduk.

Opt. Dr. Berna Şahan nöroloji tetkikleri temiz çıkınca, “glokom hastalığının bir çeşiti olduğunu düşünüyorum” dedi. Glokom göz içi sıvısını dışarı boşaltan kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle sıvının yeterli boşalmaması ve buna bağlı olarak göz içindeki sıvının basıncının artması sonucu oluşur. Yükselen göz içi basıncı görme sinirine bası yapıp zarar vererek görme sinirinin hücrelerinin ölümüne neden olur. Görme siniri hücreleri öldüğü zaman da kalıcı görme kaybı ortaya çıkar.

Jose Saramago’nun kitabı Körlük’te olduğu gibi. Yakın gelecekte 11 milyon kör insan olacağı söyleniyor. Geç kalmaktan korkun! Kontrolleri zamanında yaptırın.

Sağlıkla ve Sevgiyle kalın.

Yasemin Emre

Hayatı Gözlemlemek!

Hayatı gözlemleme yolu bize her şeyi öğretir…

Merhaba,

Hayatta konuşarak mı, yoksa gözlemleyerek mi, bir çok şeyi öğreniriz?

Annem, şöyle der; “Çocukluğunda, hiç konuşmadan, her şeyi gözlemlerdin.”

Elli yaşında halen yaşamı ve yaşanılanları hiç konuşmadan gözlemliyorum…

Gözlem yaparken de duyularla gelen mesajların algı da yarattığı etkileri kontrol edip, gelen bilgiyi not alıyorum.

Buz gibi sade sodanın keyfini çıkarmak için ağacın gölgesine ilişiyorum. Bankta otururken, sodadan aldığım her yudumu hissediyorum. Ağacın verdiği enerjiyle, biraz sonra açılacağım muhteşemliği seyrediyorum.

“Gerçekliğin yansıması” bu konu üzerinde çalışıyorum.

Yıllar sonra deniz kenarında üç farklı alanda yürüyüş yaparken, sağ ayağı kuvvetlendirip, çalışmayan kasları aktif hale getirmek için yürüyorum. Kum alan baston ve ayak için zorlu gelse de, çıplak ayaklar, sıcak kumun içine batarken, denizden önceki terapi gibi. Ve nihayet dışsal hedef denizin içindeyim. Dalgalar gelip giderken hissettiğim içsel coşkunun verdiği enerji gibisi yok…

Mavinin tüm tonlarına seyirci kalırken; Nefesi huzurla bırakıp, nefesi sevgiyle almak. Doğa da yaşamın tekrar tekrar farkına varmak. Yaşamak, işte bu…

Sıcağın vücutta yarattığı etkiyi hissetmek, güneş, deniz ve gökyüzünden, yansıyan enerjiyi tüm hücrelere kabul etmek…

İzim kurumadan, dönüş yolunda insanları seyrediyorum.

Üç farklı alanda deniz kenarı keyifi yapanlar. Site içinde evleri olanlar, otelde kalanlar ve halkın denize girdiği alan. Bölümler görünmeyen sınırlarla ayrılmış.

Aynı yaşadığınız dünyadaki piramit sistem gibi. Lüks evinizin önüne park etmiş onlarca boş şezlong ve kapalı güneşlikler, güneşin altında sizleri beklerken, yine güneşin altında, bir adım ileride duran halk. Ya havlusunda ya da pilaj sandalyesinde oturuyor. Denize girip çıkıyor.

Aynı elementlerle var olurken, aynı denize açılırken, aynı doğayı solurken, hatta aynı okyanusa dönecekken, bu keskin ayrım niye?

Doğa tüm güzelliğini bizlerle paylaşıyor” “Hem de ayrım yapmadan” düşüncesini aklımdan geçirirken varılan nokta.

Betonun sıcaklığında, metal yığınların geçmesini dakikalarca bekliyorum. Ve nihayet caddede karşıdan karşıya geçmenin verdiği mutlulukla markete yöneliyorum. Sıcak havada en iyi gelen şeylerden biri yoğurt.

Markette raflar talan edilmiş. Bir ayran alarak marketten ayrılıyorum. Şehir hayatını yanında getiren insanlar, “yeterince” almanın ve kullanmanın anlamını bu zorlu günlerde pek de kavramış görünmüyor.

Anlıyorum, genlerde “kıtlık bilinci” var. Evinde altı tane olanlar, müsade edin aynı üründen sekiz tane daha olmasın. Hiç düşündünüz mü, belki başka canların da ihtiyacı var.

Bu garip telaşı geride bırakalı tam altı yıl olmuş. Gidilemeyen yollar, ulaşılamayan vasıtalar ve daha neler neler. Şehir hayatının soluksuz bıraktığı gerginliği atmak ancak park ziyaretiyle mümkün oluyordu. Göztepe Özgürlük Parkın da yürüyüş, nefes almak ve ağacın gölgesinde gelen enerjiyi kabul etmek eşsiz bir keyifti.

Her meslek gurubundan insanların, yürüdüğü, spor yaptığı, dinlendiği alanda birçok ünlü ünsüz insanla tanışmak, insan olduğunuzu hatırlatan unsurlar.

Bu satırları yazarken düşündüm de; elektrikçi ya da marangoz, bahçıvan ya da manavınızla fotoğraf çektiriyor musunuz?

Peki, verdikleri hizmetten dolayı teşekkür ediyor musunuz?

Siyah kutuda mesleğini yapan insanları büyütüyorsunuz gibi geliyor. Takip ediyorsunuz, kaçırmadan resim çektiriyorsunuz, yetmiyor fanı olup, başka insanları kırma pahasına şiddet gösteriyorsunuz. Ne uğruna? Bir de yetmeyip sosyal medya hesaplarında var olma çabanız.

İyi de siz zaten varsınız

Örnek alacaksanız, kendi üzerinizde çalışıp, kendinizin en iyi versiyonunu örnek alın.

Ünlüler de herkes gibi insan ve mesleğini yapıyor. Mesleklerinde iyi olup olmamaları kendi tasarrufları. Bizlere düşen ünlü, ünsüz insanca davranmak ve insanca yaşamak.

Yürürken, dışsal dünyadan , aldığım diğer notlara gelecek olursak.

Bayram telaşı bitti. Herkes için yeni bir hafta başladı. Coğrafya da telaşınızın geride bıraktıkları kaldı.

Eğlence mekanlarında maskesiz, mesafesiz balık istifi yaşantılar, sosyal mesafesiz yapışarak çekilen fotoğraflar. Alkolün yarattığı etkiyle sunni coşku enerjisinin yarattığı kazalar. Beden bir araç ve ne yazık ki birçok kişinin aracında sürücü yok…

Evde kal” sloganından sonra Kitleler Psikolojisi kitabında öğrendiklerimin tekrar tekrar uygulamasını gösteren ruh parçaları olarak kendinden kendine nasıl zarar verildiğini pek iyi anlattınız .

Peki “Aşı ol, diyenler” henüz bilimin cevaplayamadığı soruları belki sizler cevaplamak istersiniz.

Aşı hangi ilaçlarla etkileşime geçiyor? Etkileşime geçtiğinde vücutta ne gibi şeyler yaratıyor?

Kanserle mücadele eden olarak, birçok ilaca, yan etkiye, hastalığa, maruz kaldım. Ömrümün sonuna kadar kullanmam gereken tiroit ilacının bile birçok yan etkisi var. Hatta kullandığım kanser ilacıyla etkileşimi olup olmadığını bile detaylarıyla sorguladım. Araştırdım. İşinin uzmanından cevapları aldım.

İnsanlar oradan buradan aldıkları bilgilerle bir başka canın üzerinde baskı uygulamaya çalışıyor. Öncelikle buna hakkınız yok.

Aşı olsanızda, olmasanızda en önemli şey bağışıklık sistemi. Bağışıklık sisteminizi güçlendirmek zorundasınız.

Hepimiz gerçeğin peşinde olmalıyız.

Bazılarımız için sadece kovid yok. On kat tehlikeli hastalıklarla mücadele eden canlar olduğunu ve yapılan her yanlış harekette kontrol olma hakkını ve zamanında hastaneye ulaşabilme imkanını yok ediyorsunuz.

Randevu sistemi çökmüş durumda. Aşı randevusu ve doktor randevusu alınamıyor. Duyarsız olmaya hakkınız yok!!!

Geçmiş salgınlardan ne öğrendik?

MÖ 430’da Mora Savaşı’nda ortaya çıkan bilinen eski salgın ile beraber, salgın hastalıklar insanlık tarihi boyunca medeniyetleri etkiledi.

İnsanlık tarihi bilinen 11 salgın hastalıkla tanıştı.

Koronavirüs hala erken aşamalarında olmasına rağmen, salgın, modern dünyanın grip benzeri virüslere hazırlıklı olma kabiliyetindeki çaresizliklerini şimdiden afişe etmiş durumda. Aslında domuz gribi salgını sırasında, yaklaşık on yıl önce bu hazırsızlığın işaretleri verilmişti. Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart’ta koronavirüsü resmen “salgın” olarak ilan etti.

Bu salgın hastalık da diğerleri gibi geçecek. Delip geçecek bunun da farkındayım. Ne var ki, akıl yürütme mekanizmasını devreye sokarak, birbirimizi kırıp, incitmeden durumla ilgili oluşan farklı soruların cevabını alabilelim.

Geriye döndüğümüzde, İnsanlık tarihine kullanılabilir, akılcı bir bilgi bırakabilelim.

Sağlıkla ve Sevgiyle kalın.

Yasemin Emre

Bırakmak!

Merhaba,

Günlük yaşamın içindeki her ayrıntıda varolan mucize’nin farkına varılmasıyla, yeni oluşan bir mucize değil, süregelen mucizenin farkındalığını anlamaya ihtiyaç var.

Var olmak… İşte budur mucize.

Ölmeden önce yapmak istediklerin” başlıklı birçok kişisel gelişim kitabı okumuşsunuzdur. Birgün benimde böyle bir liste yapacağım aklıma gelmezdi.

Tek Tadımlık Hayat” kitabında Dr. Lee Lipsenthal kanserle mücadele ederken şöyle diyordu:

“Ölümün farkında olmak ayaklarımızın yere basmasını sağlar. Ölümle karşılaşıp onu kabullenmek, önyargılarımızı da inançlarımızı da köküne kadar sarsar. Bu bizi korkutabilir ve bize ağır gelebilir ya da bize yepyeni bir dünyanın kapılarını açarak yeni deneyimler yaşama olanağı tanıyabilir.”

Ölümle yüzleşince her günümüzün ve anımızın çok değerli olduğunu anlıyoruz. Bunu fark etmek de hayatımızın her anını kutsal kılıyor.”

Ölüm bir yalnızlık deneyimi olabilir tek başınıza sonsuza kadar karanlık bir oda da kalabilirsiniz. Ya da ruhumuzun evriminin bir sonraki bölümünde, bir sınıftan diğerine geçmek gibi veya bir nehrin okyanusa dönmesi gibi tek bir kaynağa bağlanırız. Bu Sensin…”

Hepimiz öleceğiz. Bu doğanın kanunu. Bir noktada hayat sona erer, ama yazı onunla ilgili değil. Bizi o ana götüren şeylerle ilgili. Asıl farkı yaratan gerçekten yaşamış olmak.

Gerçekten şanslıysak, hayat bize bir hediye sunar; “uyandırma çağrısı.”

Sizce bu dünyaya ne için geldik?

İnsanlığa ait birçok bilgiyi gözden geçiren, argüman sahibi okur ve araştırmacının cevabı bildiğini düşünüyorum.

Aldığımız nefes bile bize ait değilken, olmak varken sahip olma hırsı niye?

Kanserle mücadele ederken; hastalığın bir şeyler öğretmek istediğini anladım. Kendimi gözden geçirmeye başladığım da her şeyi bırakmaya karar verdim.

2015 yılında yaşamı, ciddi anlamda gözden geçirme kararım, uykudan uyanmamı sağlarken, en büyük duygunun farkına vardım.

Korku

Soluğu bırakmak, kasları bırakmak, serbest bırakmak, kendi haline bırakmak, kontrolü bırakmak, gevşeme! Bağımlılıklarımızı bırakmak, egoyu bırakmak, hazzı bırakmak. Kendini bırakmak…

Bırakamıyoruz, korkuyoruz. Sıkı sıkı yapıştığımız şeyleri bırakırsak, boşluğumuzun ne büyük zenginliklere gebe olduğunu bilmiyoruz. Bırakabildiğimizde ne denli hafifleyeceğimizi, yeni olasılıklar için evrenden taze enerji çekeceğimizi bilmiyoruz.

Hücrelerimizde hissettiğimiz güzel enerjinin farkındalığıyla, hayattan bir şeyler istemenin de sakıncası yok. Bunun için ne yapıyoruz “iste ve bırak” diyoruz.

Enerji akmak ister…

İstediğiniz şeye sımsıkı yapıştığınızda, enerjinizi tüketiyorsunuz.

Yaşamınızın merkezinde ne var?

Merkeze koyduğunuz şeyle ilgili kendinizi gözden geçirip notlar alın.

Biz merkezimizdeysek, yerimiz burasıdır ve zaman şimdidir.

Aydınlanma dediğimiz şey nedir ki!

Aydınlanma bizim kişiliğimizle ilgili değil, farkındalığımızla ilgili bir olgudur.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tam Burada ve Tam Bu Anda!

Tam burada ve bu anda olma farkındalığımız en yüce gerçektir.

Merhaba,

Zen ustası “yalnızca insan olmaya çalışır. Yaşamı neyse, ne getiriyorsa, öyle kabul eder. Hiçbir dayanak, hiçbir güvence, hiçbir amaç, hiçbir anlam aramadan, kendini de çevresini de kandırmadan kaçmadan, bir şeylerin ardına saklanmadan, bütün bunalımıyla, acısıyla, neşesiyle, mutluluğuyla yaşama serüvenini üstlenip sürekli şimdide yaşar.”

“Tam burada ve bu anda olma farkındalığımız en yüce gerçektir.”diyen Zen Ustası şöyle sürdürüyor sözlerini “Sürekli şimdide yaşamak, akıp giden zamana uyanmak, şimdinin her an bilincinde olmak, her geçen saniyeyi farketmekle sağlanabilecek bir şey. Geçmişle geleceğin ortalık yerinde, tam birbirlerine değdikleri noktada, şimdide yaşamak…”

Özenle, duyarlılıkla, uyanıklıkla yaşayabileceğimiz zaman parçacığı şu gün, şu saat, şu andır.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Her Şey Halktan Mı?

Merhaba,

Gün içinde yazdığım kitaplar için araştırdığım konuda kitabevi ziyareti yaptım.

Şanslı günüm olmalı. İkinciye %60 indirimli zihnin odalarını aydınlatacak kitaplar aldım.

Aslında kitapları internetten sipariş ediyorum. Okunması gereken kitap çok olunca, indirimli fiyatları tercih etmek gerekli hale geliyor. Yürüyüş yapmakta ayrı bir keyif olunca mavinin verdiği enerjiyle etrafı seyrederek limana varıncaya kadar gözlem yaptım.

Pandemi bitmiş olmalı. Halkımız özlem duyduğu yeme içme kültürüne kaldığı yerden devam ediyor. Marketler tıklım tıkış.

Ve hastalığı sıfırlamanın mutluluğunu yaşayan Çeşme dünyaya kollarını açıyor.

Yaşadığımız yüzyıla damgasını vuran bu denli olay varken, yazmamak olmaz.

Gelelim not aldığım konuların ilkine. Sağlıkla ilgili. Bu sefer benim sağlığım değil. Ona bir sonraki yazımda değineceğim. Malum verdiği mücadelede %40 sağ kol ve bacak performansını kaybeden ve tekrar kazanma mücadelesiyle altı yıl boyunca epeyce yara almış biri olarak paylaşacağım birçok deneyim var.

Uzun zamandır belirli hastalıkların adı geçirilerek ailelerin içinde bulunduğu durumu anladığını düşünenler tarafından maddi olarak çeşitli etkinlikler yapıldı. Yapılıyor…

Sağlık Bakanlığına bilginin ulaşması için çok bilinen bazı isimler göz yaşı dökerken görüntülendi. Ve duruma bakış birden farklılaştı. Çünkü ailelerin hastane önlerinde döktüğü gözyaşlarının bir önemi yok. Öneminizin olması için ünlü olmanız gerekli.

Unutmadan bir de fanlarınız varsa durum iki kat harika. Fanlarınız sayesinde bağışlar katlanıyor.

Popüler kültürün dayattığı her şeyi yapıyor görünüp, önde olmalısınız. Yardım ediyor gibi görünüp, aslında kazanç sağlayan olmalısınız. Yaptığınız işe yansımalı.

Bu konuda çok sevdiğim camiaya hakim bir büyüğümle geçen yıl sohbet ederken, dinlediğim her cümle beynime kazınmış olmalı.

Zihnimin not defteri çok kuvvetlidir. Gerektiği anda çıkarır bilgiyi kullanırım.

“Eskiden yardım kampanyaları düzenlenir ve sahneye çıkan kimse para almazdı. Şimdi ise yardım adı altında paralarını alıyorlar.”

Her iki cepheyi bilen olarak şu aklınıza geliyor. Dikkat ettiniz mi yüzlere. Bunlar her yerde. Reklamlarda, dizilerde, sosyal medyada kısaca her yerde.

Bu kişilerin, Sosyal Medya hesaplarını gözden geçirdiğinizde;hikaye bölümünün girişinde farkındalık yaratmak amacını anlamaya çalışırken, birkaç saniye sonra kimsenin gidemeyeceği bir iklimde huzuru paylaşırken resim veriliyor. Ardından mutfakta yemeğe geçiliyor. Mutfak kaç liraya yapıldı, renkleri nasıl seçildi konuşmasını takiben nasıl beslenmeniz gerekli olduğuna geçiliyor. Bir sonraki adım, güzellik. Hemen sonra hayvan severlik. Final bölümü biraz uzun sürüyor. Bolca ürün reklamıyla hikaye sona eriyor. Bir sonra ki yayına kadar.

Sahi sizin anlattığınız hikayenin amacı ne?

Yayın anlayışınızın odağında ne var?

Kısaca küresel tüketim dünyasının işçileri olarak kurtla yiyip kuzuyla ağlıyoruz.

Sonrada insanlardan bağış adı altında para toplanıyor. Halkın durumu ortada. Emekliye yapılan zam, işçinin kazancı, ülkesine ödediği vergi. Esnaf, çiftçi kan ağlıyor.

Farklı çözümler üretilmesi mümkün değil mi?

Sağlık için ayrılan bütçenin artması için çalışmak gibi…

Gündelik yazı dili kullanarak, ağır kıyafetler giydirmeden kelimeleri seçerek bir araya getirme gayretiyle resmi çektim. Elbette resme gülümseyenler kadar yargılayanlar da olacaktır. Günü geldiğinde eklenmek üzere yazıyı taslak olarak buraya bırakıyorum.

Gelsin farkındalık soruları.

Kozmetiğe harcanan para kaç canı sağlığına kavuşturur?

Günümüzde insanların güzel, sağlıklı ve bakımlı olma arzusu; kozmetik ve bakım ürünlerinin sadece sayılarını ve çeşitlerini arttırmakla kalmamış, aynı zamanda bu ürünlere kolay, rahat ve hızlı ulaşımın önemini de arttırmıştır. Bu durum, firmaları, tüketicilere kolay ve etkin bir şekilde ulaşmak için yeni pazarlama yöntemleri geliştirmeye yöneltmiştir.

Sizler sosyal medyada onlarca ürün tanıtırken kazandığınız paraların vergisini ödüyor musunuz?

Özendirenler olarak; Bu yıl ki kazancınız, güzellik uğruna harcadığınız paralar, kıyafetleriniz ve gezip görmeye gittiğiniz yerlerin masrafları çıktıktan sonra ne kadar?

Tüm bunların gerçekliğine vardıktan sonra yine de her şey halktan mı?

Halkını tüketen milletlerin kendileri de tükenir…” Eflatun

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Değersiz Olan Nedir?

Merhaba,

Diller tektir… “Dünyada ayrı ayrı konuşulan 175 tane dil varken, bu nasıl olur?”denebilir. Kelimeler farklı olmasına rağmen, hepsinin mantal seviyedeki anlamı aynıdır. Herkes kitaba başka bir isim verse de, kastettikleri şey kitaptır, hiç değişmez. Bunu mantal düzeyde anlayan insanlar birbirini de anlar. Önemli olan şey, insan denen zeki varlığın, içinde bulunduğu seviyenin üstüne doğru yükselebilme çabası.

Her bilginin ana bir bilginin parçası olduğunu anlamıyor.

Tanrı’nı bileceksin, kendini bileceksin, tekamül edeceksin… Bütün din, felsefe, bilim, fen ve hayat, bu üçü üzerine bina edilmiştir. Yaratan-Ruh-Tekamül üçlemesi evrendeki her şeyi kapsar. Bütün eski-yeni, gizli-açık, içsel-dışsal ne varsa bu üçlemenin nuru ile vardır.

İnsana verilen her şey insanlığa aittir; insana verilen her olanak, her bilgi , her ilham ve sezgi, nihayet tüm kutsal kitaplar insanlığa aittir. Anlayış ve yorum ayrılığı, yapay bir şuur darlığı, uyurgezer insanın ham yanından doğan bir yanılgıdır.

Dünya Okulunun Programı, hangi tebliğlerle iletildi. Ve iletilen tüm tebliğler ne için?

Duyamadım… “Dünya’nın Tekamül Okulu” olduğunu mu, söylediniz. Bu okuldan mezun olmak için çok özel öğretilerde mevcut.

Tüm bu anlamlı bilgiler için Ergün Arıkdal’a ve Tekamül kitabının bizlere ulaşmasını sağlayan Enstitü Yayınlarına teşekkür ederim.

“Niye böyleyiz?” diye sorduğum her ne varsa hepsine cevap buldum.

KitapSever, BilgiSever olarak gelişim sürecinde bir birey olduğumu unutmadan, yaşam derslerimden öğrendiğim tüm bilgileri köprü kurması için uzun zamandır Blog sayfasından yayınlıyorum.

Odamın, kitapların ve Blog sayfasının sessiz, huzurlu ortamının dışında arada, Instagram kullanıyorum. Hikaye bölümünü…

Instagram sayfasında ekli olan kişileri özel olarak seçiyorum. Bilgisine güvendiğim insanlar, yayınevleri, sahaf ve birkaç yazar, sağlığım konusunda desteklerini gördüğüm doktorlarım. Ailemi ve arkadaşlarımı saymıyor. Onlar en özellerim.

Şarkıcı, artist, meslekleri olmayan ün kazanmış kişiler ekli değil. Nedeni benim anlattığım ve öğrendiğim tüm bu şeylerin dışında bir odak noktası olduğu için. Yaşam derslerim bunların dışında gelişti.

Realite düzeylerini gözlemlemek içinde bazen bazı ortamlardan yararlanmak gerekli. Gün içinde dağılım yaparak kendime ayırdığım iki saatlik bölümde keşif sayfasının akışına bırakarak gözlem yapıyorum.

İnsanlar deniz dikeni gibi yaşıyorlar. Dikenler batıyor. İnsanların sevgisi bile ıstırap kaynağı. Çünkü sevginin ne olduğunu öğrenemedik.

İşte tüm bunların Dünya Okulunda Tekamül kaynakları olduğunu bilmeliyiz.

Okulu bitirecek bilgileri saydığımız da beşi geçmez, ama uygulamalar hayat boyu devam eder. Aslında yapacağımız işler kolay ve basit.

İnsanların önüne bir yığın bilgi yığsanız, onu anlayacak liyakati yoksa neye yarar?

Sosyal medyada gözlemlediğim şey takipçilerin , sayfa sahibini fazla içselleştirdikleri. Ve onun yerine cevap verebilecek kadar sınır aşımı yapabilecek cürettin oluşması; yorum ve yargının fazlaca yapılıyor olması. Hatta bir tık ileri giderek ilahlaştırmaya varan, davranışlar.

Usul, edep, terbiye olmadan nasıl bilgi edineceğiz?

Beşer hali içindeki insanlık, yaşarken bu görgü kurallarını öğrenmek zorundadır. Neyi nerede yapması gerekli olduğunu bilsin. Sonsuz bilgi bu sebeple vardır. Her bir bilgi bir öğretim sistemi. İnsanlar bir üst realiteye geçebilsin diye.

Hiç düşündünüz mü? Nasıl bir realite içindesiniz ve bir başka canı kırma, incitme pahasına nasıl söylemleriniz var?

Kendi inandığınız bilgi ve şeyler size tüm bunları yaptırıyor. Sarf ettiğiniz cümlelere gelmek bile istemiyorum.

Değersiz olan nedir?

Değer ve değersizlik bir hükümden ibarettir ve rölatiftir. Değerli ve değersiz yaftasını yapıştırmadan önce, içinde bulunduğumuz realite ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini göz önüne almalıyız. Hayatımızın akışı, ruhsal ihtiyaçlarımızın itilimleriyle ilgili olarak çeşitli yönlere yönelir.

Bugün kendinize dönün ve şu şoruyu sorun:

Ruhsal ihtiyaçlarım için yöneldiğim yer neresi?

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Neden Kitaplardan Konuşamıyoruz?

Duvardaki kapıdan dönen insan asla gidenin aynısı olmayacaktır.

Aldous Huxley

Merhaba,

Gece kollarını huzurla açmış, enerjileri uykuya davet ederken; yeni gün ışıklarını yakmadan, aklımda kalanlar sayfada yerini bulsun istedim.

2019 Kasım ayında karar vererek, WordPress’e ait bir alan adı satın aldım. Yeni kalça ameliyatı olmuş, iyileşme döneminde, içsel yolculuğun gelişim paydasına eklediğim kitaplarla gelişirken; Blog sayfasını şekillendirmeye, tasarımı bir tık ilerletme gayretiyle çalıştım. Ayrıca Pintetest’i de aktif kullanarak paylaşım yapmaya başladım.

Uzunca bir süre paylaşımlara devam ederken, bu paylaşımların hedefinin insanlar tarafından anlaşılamadığını fark ettim. Çünkü herkes resme bakıyor. Birde küresel tüketim markalaşma stratejisi hediye çekilişlerine. Yazının içeriğinden bir haber geçip gidiyorlar. Böyle bir durumda istatistik verinin hiçbir anlamı kalmıyor.

Okuma kültürü oluşmadığı sürece arama motorunda üstte görünmenin hiçbir anlamı yok. Ya da sosyal medyada takipçi sayısının çokluğuna.

Benim için, okuyan, araştıran, insanlara özlem, her geçen gün artıyor…

İlk önce en çok kadınların kullandığı Pinterest hesabını kapattım. Aylar geçmesine rağmen arama motorunda halen oluşturduğum pinler çıkıyor. Hesabı kapatınca, anlayacağınız paylaşımlar kapanmış olmuyor.

Ardından WordPress alan adını iptal ettim. Alan adını iptal etmekte uzunca bir zamanımı aldı.

Sosyal Medyada herhangi bir hesap açmak kolay. Fakat kapatmak inanın çok zor. Çünkü neden kapattığınızı açıklamak zaman alıyor.

Gelelim sorulara, kitaplarla ilgili farkındalıkla ilgili sorulan hiçbir soru cevabını bulamıyor. Neden dersiniz?

Mesela kozmetik ürün sorsam, hemen cevap verirsiniz. Yemek ya da hangi dizileri seyrettiğinize dair konuşur, nereden seyredileceğini de bilirsiniz. Magazin haberlerini unutmayalım, o da sizlerden sorulur. Bu paragrafta yargı yok, toplumun içinde bulunduğu durum var. Haliyle böyle bir gediğin boyutu büyük olunca yazmak gerekiyor.

“Aşkınlık için kitaplar uğruna yanmanın ne demek olduğunu bilir misiniz?” diye sorsam.

Bir kadın kitaplar uğruna yanabiliyorsa, kitapların içinde bir şeyler olmalı…

Ray Bradbury

En büyük sorun okuma listenizdeki kitapları arayıp “tükendi” yazısıyla karşılaştığınızda, temin edeceğiniz, tekrar basılıp basılamayacağını sorabileceğiniz kimsenin olmaması.

Unutmayın! Belleğin yani yazının en büyük dostu kitaplardır.

Peki, hiç düşündünüz mü? Neden kitaplardan konuşamıyoruz?

Hayat kısadır, bilgiyse sonsuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yıllar Neler Öğretti?

Her seçimin olumsuz sonuçları olabilir. Asıl yapılması gereken riski değerlendirmek ve en aza indirgemektir. Hiçbir zaman risk faktörü tamamen yok edilemez.

Adam Fawer

Merhaba,

Kitaplar, yazınsal kültür, gelişim dünyası derken; pandemi süreci, esnaf ve insanların yaşamı oluşan ekonomik buhranlar geçmişe götürdü. İş dünyasına dair neler öğrendim. Gelin çalıştığım yılları birlikte gözden geçirelim.

Ayaklarının üzerinde duran bir kadın olarak; İş hayatı sadece “Yönetici Asistanlığı” yaparak geçmedi. Para kazanmak için farklı işlerde yaptım.

Yıl 2003. Etiler’de bir cafede çalışıyorum. Dünya markası devlerin liginde, yerinizi almaya çalışırken, cebinizden çıkacak rakamı iyi düşünmeniz gerekir.

Biraz ileride Paul Cafe , onun karşısında Hard Rock Cafe. İnsanlar bilinen markaları tıklım tıkış doldururken, müşteriyi kazanmak ve alternatif sunmak ayrı bir çaba gerektiriyordu. Hem de Türkiye’de bir Türk firması olarak.

Sahi yukarıda bahsetmiş olduğum firmalar, bugün nerede?

Cafenin kapasitesi, bahçe dahil 40 masa kadardı. Öğlen sıcak yemekler, zeytinyağlılar, yerini alırken, menüden seçilecek ürünlerde hemen siparişe hazırlanıp sunuluyordu. Değerli ustalarla çalışmak, mutfakta, gelişimi sağladı.

O yıllarda Arena ekibini misafir ederek, mutfakta öğlen servisi sonrası ilk röportajı vererek, televizyon ekranında olma imkanı doğmuştu.

Arena’nın konusu, hizmet anlayışı kötü olan cafe ve restaurantların yanı sıra iyi olan işletmelerede anında baskın yaparak, çekim gerçekleştiriyordu.

Akşama doğru , biri genç, biri orta yaşın üzerinde iki adam geldi. Kahve siparişi verdiler. İş dünyasının hızlı gelişen olaylarını birbirlerine aktarıyorlardı. Konu birazdan FRANCHISE kelimesine geldi. İlk kez duymuştum.

“Bir dükkan Anadolu Yakasında, bir dükkan Avrupa Yakasında olmak üzere, hızla açılırsa, bütçede reklam gideri ayırmak yerine işletme için daha karlı olacak.”

Genç adam bunları söylerken , diğer adam sessizce dinliyordu. Aramızda bir masa uzaklığında gelişen, konuşmalardan kulağıma gelen FRANCHISE kelimesi daha sonraki yıllarda bana neler öğretecekti.

2006 yılında yeni bir Türk firması kafe sektöründe bayilik veriyordu. Kahve Dünyası kendi mağazalarını hızla her semtte açarken, işleyişi gören insanlarda kendi yarattıkları marka ismiyle sektörde yerini almıştı.

Franchise (veya franchising), bir sistem ve markanın imtiyaz hakkı sahibinin, belirli süre, koşul ve sınırlar içinde, işin yönetim ve organizasyonuna ilişkin sürekli disiplin ve destek sağlayarak, belirli bir bedel karşılığında, bağımsız yatırımcılara sistem ve markasını kullandırmasına dayanır. 

İşte bu markalaşma hizmetlerinden, çok gelir getireceğine inanan insanlar, hemen işin içine girmek ve pazarda yer edinmek istiyordu. O yıllarda çok zarar edip, elinde avucunda ne varsa satıp, borçlarını kapatmaya çalışan, insanlar tanıdım. Anlayacağınız, Bağdat Caddesinde bir dükkan açılıp, bir yıl geçmeden kapanıyordu.

2010 yılında ise firma isminden sonra en çok görülen yüz olarak yöneticilik yaptığım tekstil firması ki avangard ürünleriyle kadın çalışanlarla, kadınlara hizmet verirken; dünya çapında bir isim olmak için yurtdışında çoğalmak gayretindeydi. İçsel gedikleri gördüğünüz halde bazen sessiz kalmak iş dünyasının profesyonel anlayışıdır.

Ayrıldıktan beş yıl sonra firmanın battığını öğrendim. Borçlarda cabası…

19 yaşında çalışmaya başlamak iş dünyasına dair çok şey öğretti. Bunlardan biriside doğru riskler almak.

Popüler dünyada oluşturulan işler çabuk dallanıp, budaklanırken sunulan rakamlar insanları cezbediyor. Fakat konu “Gerçekler” olduğunda durum öyle değil…

2000 yıllından itibaren her köşede çeşitli isimlerde Cafe görmeye başladık. Yıl 2021’e gelince her yeri güzellik merkezleri ve şubeleri aldı.

Peki, güzellik merkezlerinin gelecek vadediyor olmasına inanç nereden geliyor?

Durun bakın bununla ilgilide anlatacaklarım var.

Bir tanıdık, yurtdışından Revlon markasını Türkiye’ye getirmek istediğini söyledi. Fizibilite yaptık.Hatırlatmak isterim, Revlon market ürünü. Daha önceki yıllarda Eczacıbaşı getirmiş, daha sonra bir nedenden dolayı vazgeçmiş.

Yurtdışında marka olan ürünlerin isim hakkını alabilmeniz için çok ağır şartları var. Bunlardan biri hesabınızdaki para. Ve bu paranın beş yıl boyunca her ne yaşarsanız yaşayın marka ismini ayakta tutabilecek rakam olması. Hesabınızda bu parayı görmek istiyorlar.

Yıllar içinde şahit olduğum şeyler çok acı oldu. İnsanlar tüm varlıklarını kaybetti. Gerekli sermayeniz yoksa krediyle yapacağınız iş, borçları ve ardından yıkımı getirecektir.

Risk almadan başarı gelmez, risk almaktan korkmamak gerekir” vb. sözleri duymuşsunuzdur. Gerçekten risk almadan başarı olmaz mı?

Amacınız kariyerinizi ve servetinizi riske atarak, bitirmek değil. Başarı şansınızı en üst seviyeye çıkarmak. Asıl yapılması gereken riski doğru değerlendirmek ve en aza indirgemektir.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Blog Yazarı Olmak!

Merhaba,

Çocuk yaşlarda, günlük tutma deneyimi kazanan her yazan olarak, doğada yürümenin, kalem ve kağıda dokunmanın verdiği hislerin, yaratım sürecine etkisiyle; digital dünyada ekrandan geçerek kalplere ulaşacak kelime ve görsel seçimler “yazar”lık anlayışını, nasıl bir noktaya taşıyacaktı.

Geçmişten, güne gelinceye kadar yayın anlayışının hızla değiştiği mavi kürede, yeni isimler verilerek meslek grupları digital dünyada yerini buluyordu.

Digital dünyadaki yazarlık anlayışı için, yani Blogger olmak için öncelikle bir tane kişisel Blog sitenizin olması gerekir. Yıl 2013’ü gösterirken Google da mevcut email adresinden Blog sayfası açarak aktif göreve başlamıştım.

Bence, yazıyor olmanın verdiği duygunun içinde halen bir şeyler eksikti. Sahi, yazınca yazar olunuyor mu?

Öğrendikçe anlayacaktım… Kelimelerin büyüleyici dansı için iki büyük sanatı öğrenmek gerektiğini.

Digital dünyayı tanıdıkça tema ve iletişim açısından farklı siteler olduğunu öğrendim. Bu keşif sırasında WordPress’le tanıştım. Ücretsiz bir sayfa açarak kalabalığa karıştım. Birkaç arkadaşta edinmiş oldum. Ne var ki halen bir şeyler eksikti.

Aldığım eğitimler, okuduğum kitaplar ve uzun vadede gerçekleşecek yazarlık için egzersizler, bilgiyle değişirken, tüm dünyaya ulaşması için sayfalara çevirmen ekledim.

Son 5,5 yıla önemli bir hastalık damgasını vururken, yeni bir alan da öğrenime açılmış oldu. Sağlık…

Yaşam çarkının tüm paydaları aktif halde çalışırken, tekerlek hedefe kitlenmiş yolunda giderken, karşılaştığım manzarada durup dinlenmek ve anın keyfini sıcak bir içecekle çıkarmak huzur veriyordu.

Peki, Blogger olarak hizmet ettiğim Blog sayfasında, neler yapmam gerekiyordu.

Merak, Sabır, Azim, Araştırmak, Argüman toplamak ve tüm bunları okumak. Düzenli aralıklarla yazı yazmak için zamanınız olmalıydı.

Bu düzen içerisinde Blog takipçi sayısı artarak minik adımlarla ilerliyordu. Oluşan durumun sorusunu, sormadan geçemeyeceğim. Amaç üzerinde büyüyor muyuz?

Sosyal Medya hesaplarında satın alınan robot takipçi ve yorumcular düşünüldüğünde elimizde organik pek de bir şeyin kalmadığı, sanal büyümelerin, başarıların boy gösterdiği, parayla satın alınabilen kavramlar oluştu.

İnsanların birde popüler kültür beklentisi yok mu? Koç ünvanı alarak ya da ruhani öğretmen olarak dersler mi, vermem gerekiyordu. Günümüz anlayışı bu şekilde işliyor. Aynılaşmak. Bu nedenle bu meslek içi boş insanlar doğurdu.

Ya da yazarlıkla ilgili; “Ne zaman kitap çıkıyor?” “Kitap mı yazıyorsun?” “Kitapsız yazar mı olur?” gibi devamı gelen sorulara maruz kalıyordum.

Yazdığım ya da yazacağım kitabı merak edenler, Blog’da yazdığım yazıları yakından uzağa kaç kişi okudu?

Konumuza geri dönecek olursak ; Ya da geride durarak farkındalıkla, bilginin kitaplar aracılığıyla okuyucusuyla buluşmasını mı sağlamalıydım.

Kitapları seçtim… Kitapların toprağında büyüyerek, kitaplar okulundan mezun oldum.

İyi bir yazar, okuma sanatını öğrendikten sonra, ancak yazma sanatına geçebilir. Sanat sevgisiyle büyülü sözcükler uyum içinde dans etmeye başlar.

Digital dünyada bilgi kirliliği hızla ilerliyor. Doğayı bilinçsizce mahvedenler, digital alanda da yerini almış görünüyor.

Okumak, ülkemizde ve mavi kürede ihtiyaç listesinde 258. sırada yer alıyor. Okumayı hayatın temel etkinliği olarak görmek gerekli. Kitap “okumaya ayrılan süre” Türkiye’de günde 7 dakika.

Kitaplar, moda, kozmetik ürünler, güzellik araç gereçleri, tekstil ürünlerinin, önüne geçerek listede ilk sırada yerini alamıyor. Sektöre yatırılan para ortada.

Düşünmektense, sosyal medya reklamlarıyla hızla tüketen bir canavar kitlesinin olduğunu gözlemlemek, işin açıkçası tüylerimi ürpertiyor. Her yeni gün yeni küresel tüketim markaları sektörde hızla çoğalırken, açlık, şiddet, savaş artarak devam ediyor. Denklemde bir hata olmalı.

Günümüzde KitapSever Blog sayfalarına ihtiyaç her geçen gün artıyor. Kitap satışı, yayıncılık, sahaf ve kitapevlerinin durumu ortada. İnternet sayfalarından ulaşılan bilgilerinde. Bizler okuduğumuz kitapların farkındalık satırlarını sizlere ulaştırdıkça gelecek nesiller aydınlanacak. Çünkü okuma kültürü kayboluyor. Bizim gibi bu kültürün son mirasçıları odalarını kitapla doldurarak sağlıklı beslenerek beynin gıdasını sağlıyor.

Hiç düşündünüz mü, digital dünya bir anda çökse bilgilere nasıl ulaşacaksınız?

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Sen Orada Mısın?

Merhaba,

Sevgi bir biçimde gelecekse, içeriden gelmek zorundadır. Sen orada mısın?

Biz kendi en yüksek halimize erişerek, başka bir insanın kendi en yüksek haline erişmesine yardım ederiz. Gelişim, başkasının derslerine değil, kendi derslerimize odaklanmamızdan kaynaklanır. Mucizeler kursu bize şunu öğretiyor: “ Herhangi bir durumda eksik olan şey, ancak sizin vermemiş olduğunuz şey olabilir…”

Sevgi, tanımlamakta bile büyük güçlük çektiğimiz bu şey, yaşamın tek gerçekten ve devamlı olan deneyimidir. Korkunun karşıtı, ilişkilerin özü, yaratıcılığın aslı, gücün inceliği, kim olduğumuzun karışık bir parçasıdır. Mutluluğun kaynağı, bizi birleştiren ve içimizde yaşayan enerjidir.

Sevginin bileğiyle, eğitimle ya da güçle hiçbir ilgisi yoktur; davranışın ötesindedir o. Yaşamda kaybolmayacak tek armağandır aynı zamanda. Eninde sonunda, gerçekten verebileceğimiz tek şeydir. Bir yanılsamalar dünyasında, hayaller ve boşluklar dünyasında, sevgi gerçeğin kaynağıdır.

Bununla birlikte, tüm gücü ve görkemine karşın, yakalanması, anlaşılması zordur. Bazıları yaşamlarını sevgiyi arayarak geçirir. Onu asla bulamayacağımızdan, bulmuşsak kaybedeceğimizden ya da sürmeyeceğinden korkarak pek hesaba katmayacağımızdan korkarız.

Ancak, birbirimize duyduğumuz sevgiye yüklediğimiz koşullardan kurtulduğumuzda, huzuru ve mutluluğu bulabiliriz.

Elisabeth Kübler Ross

Neyse ki gerçek sevgi mümkündür, umduğumuz sevgiyi hissedebiliriz. O vardır, ama bizim sevgiye yaklaşım biçimimizde değil. O, kusursuz eş ya da en iyi arkadaş bulma hayalinde yaşamıyordur. Aradığımız bütünlük, burada bizimle ve içimizde, şimdi, gerçeklikte yaşamaktadır. Yapmamız gereken tek şey anımsamaktır.

Yaşamın bir armağan olduğunu hissedenler burada mı?

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bir Değerlendirme Kılavuzu “İnsan Bedeni”

Bedeninizde, en derin felsefenizden daha fazla bilgelik vardır.

Friedrich Nietzsche

Merhaba,

Kendi yazılarınızı ya da başkalarının ürünlerini değerlendirmek kolay değildir. Yanlışları, öykünün size kendinizi nasıl hissettirdiğini, eksikleri tespit etmek güç olabilir. Bazen bir öykünün etkilerini ölçmek ve sorunlarını belirlemek için en iyi yöntem “Bana kendimi, vücudumun verdiği tepki göz önüne alınırsa, nasıl hissettirdi?

Herhangi bir fiziksel etki hissettim mi, yoksa beyinden başka bir şeyi ilgilendirmeyen zihinsel bir süreçten mi geçtim?

Damarlarımda akan kan hızlandı mı?

Ayak parmaklarım hoşnutluk ya da korkuyla kıvrıldı mı?

Şayet sorular olumsuzsa, bedene hitap eden bir şey, fiziksel bir tehdit ya da duygusal gerilim unsurlar eksiktir.

Zamanla, profesyonel bir öykü değerlendirmecisi olarak bir yazının bende yaratabileceği duygusal ve fiziksel etkileri hissedebilmeye alıştım. Öykünün kalitesini belirlemek için bedenin bilgeliğine güvenmeye başladım. Şayet öykü sıkıcı ve kötüyse bedenim çöker ve sayfaların her biri tonlarca ağırlığa ulaşır. Gözlerim sayfaları tararken kafam düşüp duruyor ve uyumak için silkiniyorsam önümdeki metnin kötü olduğunu anlarım.

İyi anlatılmış, katartik bir öyküyle duygusal ve fiziksel rahatlama yaşayınca bedenim uyanır, aydınlanır, mutlu olur ve beynin zevk merkezlerinde bir takım sıvılar salgılanır; Aristoteles’in deyişiyle “doğru düzgün keyif”alırım.

İyi bir romana dalıp gittiğimizde aslında başka bir bilinçlilik durumuna geçeriz.

Öyküler organlara farklı düzeylerde hitap ederler ve Hint çakra sistemine yansıdığı gibi duygusal gelişimin bir hiyerarşisi vardır. Bunların, bedendeki birçok görünmez ama oldukça gerçek yaşam merkezleri olduğuna ve çoğunun omurga çevresinde yer aldığına inanılır. Her biri farklı bir işlevi üstlenen yedi başlıca çakra vardır, bunlar bedenin yabani arzularından ruhun en yüce amaçlarına doğru yükselirler. Çakra yüzük ya da daire anlamına gelir ve çakralar önemli organların yakınlarında bulunan yüzük benzeri enerji merkezleri olarak bilinir. Kişinin ruhsal durumuna bağlı olarak açılıp kapanabilen lotus çiçekleri biçiminde resmedilmişlerdir. Bir kişinin gelişim ya da en azından gelişim ihtimali aşamalarının haritasını oluştururlar; çünkü hayatta kalmak, cinsellik ve güç gibi hepsi belden aşağıda bulunan ilk üç seviyeyi çok az insan aşabilir. Bazıları yürek çakrasına gelip sevgiyi yaşayacak kadar şanslıdır. Başka güdülerin ifadesine izin veren boğaz çakrasına pek az insan ulaşır. Yazarlar ve sanatçılar bu gruptan olabilirler. Altı çakranın ruhsal aydınlanmasıyla “üçüncü göz” açılabilir ve bazen psişik yetenekler elde edilebilir. Çok az sayıdaki kutsal insan için yedinci ya da taç çakra açılır ve kişiyi bütünüyle uyandırarak kutsal zarafetin suyuyla yıkar.

Değişim ve gelişim aşamaları için metaforlar sağlayan bu simgeler, bir karekterin gelişiminin haritasını çıkarmakta kullanışlı olabilirler. Kimileri duygusal gelişim merdivenini alışıldık düzende çıkmak yerine, farklı etkiler ve birçok olası kombinasyonla değişik seviyelerdeki birkaç ya da fazla çakrayı açmak üzere basamak atlatabilirler. Bazı çağdaş Hint bilgelerine göre, Hitler’in güç ve boğaz çakları çok açıktı ve bu durum onu, sesiyle askeri güçleri uyandırabilen ve duyguları hareketlendirebilen etkili bir konuşmacı yapıyordu; ama diğer çakraları muhtemelen sımsıkı kapalıydı.

Teoriye göre birçok yöntemle uyarılabilen çakraların her biri belli renkler, kokular ve seslere duyarlıdır. Sağlıksız çakraların, gong titreşimleri, çanlar, davullar ve trompetlere maruz bırakılarak açılabileceği ya da temizleyebileceği varsayılır.

Bir öykü nadir olarak bize en derin seviyede ulaşır ve yeni bir dünya görüşü ya da yaşamak için yeni bir neden sağlayabilir; belki de öykünün bize gerçeği ulaştırabilmesi için hazır olmamız gerekmektedir.

Benim gibi sanatçı ve öykücü olmayı ve gizemin bir parçası haline gelip başkaları için bu olasılığı yaratmayı istemelerine hiç şaşırmamalı.

Bir şarkıcı ya da sanatçının sarsıcı performansını veya güçlü bir dramatik deneyimi izleyince hangi hislere kapılıyorsunuz?

Özellikle keyif aldığınız ya da sizin için bir anlam ifade eden bir öykü düşünün. Organlarınızı nasıl etkiledi?

Bedeniniz, korkutucu ya da yaşamı tehdit eden durumlara nasıl tepkiler verdi? Bu deneyimi kapsayan kısa bir öykü yazın.

Hangi türden sahneler sizi daha çok duygulandırır veya sizce en güçlü fiziksel tepkileri uyandırır?

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yeni Düşüncenin En İyi Uyarıcısı Alfabedir!

Merhaba,

Yine güneşli bir gün ve yine alışkanlıkları değiştirecek fırsatlar yüzümüze gülümserken, benim gibi kendine saygı duyanlar gelişimleri için katmanlarından arınıyorsa; bir amaca bağlı kalmanın yolunda ilerlerken bilgiyle yükselme fırsatı bulmuş demektir.

“Bilgi böyle işler . Bileşik faiz gibi birikir .”

Gelelim yazarlık konusunda gelişirken, tarihin tozlu sayfalarında kazı çalışması yaparken yazı hakkında öğrendiklerime.

Dün paylaştığım Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi, Maryanne Wolf’un kitabına ait Blog yazımı anımsayanlar için güçlü soruyu tekrar hatırlatmak isterim.

Bir alfabe farklı bir beyin inşa eder mi?

Uzmanlarından öğrendiği cevabı birlikte gözden geçirelim.

Klasik uzmanı Eric Havelock ve psikolog David Olson insanı düşünmeye sevk edici bir hipotez ortaya atmıştır. Buna göre, Yunan alfabesinin verimliliği düşüncenin gerçek içeriğinde eşi menendi bulunmaz bir dönüşüme yol açmıştır. Alfabenin verimliliği insanları sözlü bir geleceğin gerektirdiği çabadan kurtarıp özgürleştirerek, “yeni düşüncenin”düşünülmesini kamçılamıştır.

Sözlü bir kültürün eğitimli üyelerinin kollektif bilgilerini muhafaza etmek adına tamamen kişisel ezbere ve üst-bilişsel stratejilere yaslanmak zorunda kaldıkları bir durum tahayyül etmeye çalışın. Ne kadar etkileyici olursa olsun, bu tür stratejilerin bir bedeli vardır. Bazen incelikle bazen kaba şekilde de olsa anı, formüller, strateji ve ritme bağımlılık; söylenebilecekleri, hazırlanabilecekleri ve yaratabilecekleri kısıtlıyordu.

Alfabe ve diğer yazı bu kısıtlamaların çoğundan kurtulmuş, böylece daha fazla insan tarafından neler düşünülüp yapılabileceğinin sınırlarını genişletmiştir. Peki, Yunan alfabesinin benzersiz bir katkısımı dır yoksa daha fazla insan için yeni düşünce düzeylerini kolaylaştıran bizatihi yazı edimi midir?

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Beyniniz Kimin Elinde?

İnsan beynini gerçekten eğitecek tek bir şey vardır; beynin insanın kendisi tarafından isteyerek kullanılması.

Albert L. Lowell

Merhaba,

Dün akşam okuduğum kitapları raftaki bölümlerine kaldırırken, tüm kitaplığı tekrar düzenledim. Düzenli olarak, haftalık okunanlar yerini alırken, işçisi olduğum kütüphane dostlarla çoğalıyor.

Okuduğum kitaplar her yıl artarken, hedefimde olduğumu görmek yüzümü güldürdü. Buna Koçluk tekniğinde , Derin Koçluk deniyor.

Derin düşünme, sorgulama araştırma sürecinde amacını, vizyonunu, değerlerini belirlemek. Yaşamında derin, anlamlı, köklü bir değişim başlatmak. Orta ve uzun vadelidir, biraz daha soyut, içsel inançlar, temel yaşam felsefesini sorgulama odaklıdır.

Oldukça zorlu bir süreç belirtmeliyim. Kendi kendine koçluğun en güzel yanı farkındalık. İnsanın farkındalık seviyesini ya da eşanlamlı olarak bilinç seviyesini artırır. İnsanın ne yapması gerektiğini bilmesi kadar güzel bir şey yok. Ve bunun için çalışıyor olmam. Her gün 4 ya da 5 saat bunun için yeterli.

Empati ve dinleme sürecine gelince, bu uygulamayı kitaplarla yapıyorum.

Yazınsal kültür algısı oluşunca beyniniz yeniden formatlanıyor. Bilinçlenme eşiğinden geçerken değişim başlıyor. Tüm bunlar doğru okumalar sayesinde gerçekleşiyor.

Yazarak ifade etmenin güzelliğini yaşayan olarak mutlu olduğumu belirmeliyim.

Ayrıca yazılan her hangi bir konu, herhangi bir enerjinin yaşadığı herhangi bir şeyle örtüşebilir. Kimse için özel bir yazı yazmıyorum. Öğrendiklerini kendi düşünceleriyle bezeyerek kitaplarla ifade eden olduğumu hatırlatmalıyım.

Amaç farkındalık olunca; Gelelim gün için ayırdığım Bay Ölüm, Ali Bektan’a ait kitabın işaretlediğim bölümlerine. Yeniden, okumak için, gecenin sessizliğini seçtim. Sizlere ulaşacak satırlarda sessizlikte seçildi.

Nikola Tesla ismini aşağı yukarı herkes bilir. Tesla’nın yaptığı icatlara bakarsak, gelmiş geçmiş en zeki bilimadamıdır diyebiliriz.

Kablosuz elektrik aktarımı ve dünya çapında telsiz başardığı projeler arasında. Ama bundan daha önemli bir şey daha var. Tesla iyonosferden dalgalar göndererek bir deprem silahı icat etmişti. Bu silahı ilk olarak Manhattan üzerinde deneyen Tesla 4.2 şiddetinde bir depreme yol açmıştır. Daha sonra Tesla’nın ölümüyle bu silahın ne olduğu bilinmiyor. Bugün üzerinde çalışmalar sürüyor ve geliştirilmiş bir şekilde silah olarak kullanılıyor. Merkez üssünün Alaska olduğunu belirtelim.

Şimdi düşünün. Tesla 1930’lu yıllarda böyle bir silah keşfetmiş. Ölümünden sonra da bu proje Amerikan hükümeti tarafından insanlıktan gizli bir şekilde geliştirmiştir.

Sizce 1930’lu yıllarda 4.2 şiddetinde deprem yaratabilen bir silah, günümüzde nasıl işler başarır?

Amerika 1993 yılında, sözde İyonosferin davranışlarını incelemek için; özde deprem ve iklim değişikliğine yol açan silahı geliştirmek için HAARP projesini başlattı. Günümüzde Amerika bu silahı deprem ve iklim değişiklikleri yaratmak için kullanmaktadır.

Hollywood kelimesinin ne anlama geldiğine bir bakalım. Hollywood kutsal tahta demektir. Aztekli pagan rahiplerinin kullandığı bir araçtır. İnanışa göre rahipler bu araçla karşısındakini transa sokup hipnoz edebilir. Hollywood’un da yaptığı tam olarak budur. Büyük kitlelerin karanlık bir ortamda, beyaz perde karşısında hipnoz etmektir. Şunu hiç düşündünüz mü? Neden popüler kitapların filmleri çekiliyor? Buna çoğu kişi “para için olsa gerek” diye cevap verecektir. Elbet de kazanmak da bu işin amacı, ancak temel amaç bu değil. Temel amaç insanları kitap okumaktan uzak tutmak. Çünkü kitap, insana hayal gücünü kullandırır. Olayları, kişileri kendi kafasında canlandırdığı şekilde yaşar. Yani kısaca, kitap okuyan insan düşünür!

Birilerinin istediği düşünen insan değil, izleyen insandır. O yüzden bugün sektöre ayrılan para, kitap sektörüyle kıyaslanamaz durumda.

Hollywood nasıl fikir aşılıyor, hiç düşündünüz mü?

Gündemi meşgul eden, uzaylılarla ilgili örnek verelim.

Uzaylılar varsa sizce neye benziyor?

Eğer bir gün uzaylılar dünyaya saldırırsa insanlığı kim koruyacak?

%95’in cevapları hemen bulmuş olmalı. Uzaylılar, yeşil kısa boylu, alüminyum kıyafetli. Müthiş silahları var.

Peki, bu fikirler aklınıza nereden yerleşti? Hayatınızda hiç uzaylı gördünüz mü? Ya da gerçek bir uzaylı görüntülendi mi?

Amerika’ya dönüyor gözler. Kurtarıcı rolünü oynadığı için.

Kafanızı iki elinizin arasına alarak, gün içinde en çok ne yaptığınızı sorgulayın…

Gelecekte ne olacağını bugün ne yaptığınız belirleyecek.

Sevgiyle,

Yasemin Emre