Sayılar Ve Rüyalar, İbnü’l Arabi

İşte bu öyle bir ilimdir ki zati müşahededen kalbe doğar. Bu müşahadeden sır, ruh ve nefs üzerine feyz ve bereket yağar.

İbn Arabi

Merhaba,

Sayılar ve Rüyalar şeklindeki başlık, ilk bakışta sayı ile rüya arasında ne gibi bir ilişki olabilir, sorusunu anımsatabilir. Hz. Mevlâna’nın Mesnevi‘deki farklı bahisler arasında nasıl bir irtibat olduğunu izah için kullandığı kunduracı teşbihi, İbnü’l-Arabî’nin sayı ile rüyaları nasıl bir irtibat üzerinden ele aldığını anlamaya yardımcı olabilir. Bu teşbih, ehlullahın birbirinden farklı mevzuları ele alırken nasıl bir esasa dayandığını göstermesi bakımından ufuk açıcıdır. Bir kunduracı dükkânına giren kişi, kunduracıda olduğuna dair genel bağlamı hatırında tutarsa kendisı kundura ustası olmasa da gördüğü iğnenin, tahtanın, derinin, çekicin, ipin… her şeyin bir şekilde kundurayla bağlantısı olduğunu anlar. Ayrıntılarda kaybolmaz. Buna binaen Mevlâna, ehlullahın eserlerinin temel niteliğini “vahdet dükkânı” diye betimler.

İbnü’l Arabi’nin görüşleri, günümüzdeki matematiksel felsefenin üç ana akımından biri kabul edilen Platonik görüşe daha yakındır. Bu görüş, matematiksel doğruluğun mutlak dışsal ve ebedî olduğunu ve insan yapısı kriterlere dayanmayıp matematik nesnelerinin kendilerine özgü ve zamanla sınırlı olmayan bir varlığa sahip olduklarını savunur.


Günümüz bilgisayarlarının insana sağladığı ‘ muazzam olanaklar, bilişim çağı olarak nitelenen çağımızı şekillendiren sanal ağların meydana getirdiği bu kadar imkân, iletişim görsel unsurların 0,1 ‘lerden oluşan ikili sayma sistemine dayandığı gerçeği, bunu bilen günümüz İnsanında bile hayret uyandırmaktadır. Bilgisayarların sağladığı hızlı analiz imkânlarıyla uzayda seyreden gezegenler, göktaşları, patlayan yıldızlar, kara delikler, atmosferde oluşacak fırtına bulutları, yerküredeki su ve hava hareketleri, okyanuslardaki dalgalanmalar ve buna benzer nice olgu, temel fizik yasalarından hareketle matematik hesaplarla ekranda oluşturulup incelenmektedir. Bu hesaplarla, kendi masamızın üzerinde elimizin altında gerçek dünyamızı sayısal verilerle karşılayan sanal bir dünyayı oluşturabiliyoruz. O verilere yapılacak bazı müdahalelerle gerçek dünyadaki değişimleri anlamaya ve kontrol altında tutmaya çalışıyoruz.
Bilgisayar ekranındaki görüntüler, ikili sayma sisteminin bir temsili ve sureti olduğuna göre içinde bulunduğumuz ve evren dediğimiz şey, acaba ilâhî kelimelerin yansıtıldığı muazzam bir bilgisayar ekranı olabilir mi? Evren hakiki bir boyutun sanal bir yansıması, temsilî bir sureti olabilir mi? Gördüğümüz varlıklar dış gerçekliğinin ötesine işaret eden görüntü, rüyet, rüya ve onun sanal gerçekliğine sahip olabilir mi?

Âlem dediğimiz şeyi anlama, hem sayıların işaret ettiği nice gerçeklikleri anlama hem de bir varlık hazretinden daha üst bir mertebeye intikal ederek o sembolün işaret ettiği hakikati anlama çabası, yani ta’bir değil midir aslında? Bu yönüyle sayı ve rüyalar, İbnü’l-Arabî düşüncesinde semantik olarak genişletilen iki kavramdır, Hem insan üzerinde neler olup bittiğini anlamanın hem evrendeki gizemi gözleyip değerlendirmenin, yani ta’birin yapıldığı alanlardır. Bu yönüyle konuyu, varlıktaki vahdete işaret ettiği irfan ve metafizik açılımlarıyla kutsal bir aydınlanma metodu olarak ele alır.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki İbnü’I-Arabî’nin bunu yaparkenki amacı bizim bildiğimiz anlamda bir matematiksel faaliyet değildir. Zira ifadeleri, nicel bir metodun ürünü değildir. Ehl-i keşf ve tecelli olarak nitelediği ehlullahın kutsal aydınlanma tarikiyle eşyayı ve varlığı okuma becerisidir.

Zamanımızdakiler rüyaya dair bir şey duyduklarında rüyanın mertebesi konusunda son derece bilgisiz olduklarından tümden reddetmeseler de bunların uykuda gerçekleşen hayaller olduğunu söylerler. Halbuki rüyasını ta’bir edebilen kişi, bu yolla elde ettiği bilgiyi başka hiçbir şeyle idrak edemez. Çünkü rüya nübüvvettin bir cüz’üdür. Bu yüzden Resulullah (s.a.s) ashabına, “ Aranızda rüya gören var mı?” diye sorardı.

Kutb-ı irfan Muhyiddin (Fütühat)

Tarihte rüya hakkında yazılmış eserlere bakıldığında rüyanın mahiyetini araştırmaya başlamadan çok önce insanın rüya ta’biriyle ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Rüya ta’biri konusunda ilk metinler MÖ. 5000’li yıllarda Asurlular tarafından yazılmıştır. Konuyla ilgili günümüze ulaşan en eski eser, British Museum’da bulunan ve M.Ö. 2000’li yıllara ait olduğu tahmin edilen Eski Mısır’dan kalma bir papirüstür. Burada 200 çeşit rüya ta’birine yer verilmektedir.


Rüyaları tıpkı masal ve mitoslar gibi semboller dili olarak niteleyen Erich Fromm, bunun unutulan bır dil olduğunu belirtmiştir. Çağdaş insanın unuttuğu bu dilin yeniden hatırlanmasının gereğini ortaya koymak İçin Fromm, Rüyalar Masallar Mitoslar adlı eserini yazmıştır. (Bu eseri de blog da paylaştım)

Rüya ta’biri, tasavvufî gelenekte misal âlemi denilen nuranî âleme ait ilimlerden sayılmaktadır. Hz. Yakub ve ardından Hz. Yûsuf (a.s) rüya ta’bir ilminin piri kabul edilmektedir.

Hz. Peygamber’in (s.a.s) hem kendi gördüğü rüyaları ta’bir ettiğine, hem rüya gören sahabenin rüyalarını yorumladığına dair hadisler mevcuttur.

Uyanık iken meydana gelen idrak rü’yet ile gerçekleşirken, uykuda gerçekleşene rüya denilir.

Rüya bir tür görüş, idrak ve anlayış ifade eder. Kelimenin sözlük anlamlarından biri de göz (basar) ile veya kalp (basiret) ile görme anlamına gelir.

Hz. Peygamber’in (s.a.s) rüyaların mahiyetine ilişkin hadisinde rüyalar şöyle tasnif edilir: “Rüya üç kısımdır. Biri insanoğlunu üzmek için şeytandan olan korkulandır; bir kısmı kişinin uyanıkken zihnini meşgul ettiği şeylerdendir, bunları uykusunda görür; bir kısmı rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırk altı branşından biridir.”

Buna binâen, İslâmî kaynaklarda genellikle üç türlü rüyadan bahsedilir.


a. Sâdık veya sâlih rüyalar: Hz. Peygamber bu tür rüyaların peygamberliğin kırk altıda biri olduğunu haber vermiştir. Allah’tan birer müjde konumundaki (büşrâ minellah) bu tür rüyaların kaynağı ilâhî olduğundan doğru ve gerçek rüyalardır. Bu tür rüyalar vâsıtasıyla bazı olaylar tahakkuk etmeden önce keşfedilip haber verilir.


b. Nefsanî rüyalar: İlgili hadiste, “hadîs-i nefs” diye ta’bir edilen beyin, duyu organları ve İç organlardan kaynaklanan düşler. Bu tür rüyalar, hatıraların, gündelik yaşamda tatmin olunamayan arzuların hayâlde canlanmasından ibarettir.

Psikanalizde Freud’un rüyalara ilişkin değerlendirmeleri bu tür rüyalarla ilgilidir. Psikanalizde rüyaların aşkın bir boyutu olduğu ile daha ziyade C. G. Jung ilgilenmiş, kendi gördüğü rüyalar dahil rüyalardaki semboller ve kolektif bilinç üzerinde durmuştur.


c. Şeytanî rüyalar: Şeytanın etkisiyle (tahvifu’ş-şeytan) insanda meydana gelen çağrışım ve bu tesirin meydana getirdiği hayâl ve sanrılardır.

Birinci türden rüyalar ilâhî bir kaynağa sahip olduğundan, zaman üstü bir boyuttan yansırlar. Dolayısıyla dünyada henüz meydana gelmemiş olaylar için bir işaret ve öngörü ifade ederler. Buhârî’nin rivâyetinde nübüvvetten bir parça olan bu tür rüyaların yalan olamayacağı kaydı vardır. Ancak iki ve üçüncü tür rüyaların böyle aşkın bir kaynağı olmadığından, gören kişinin bilinçaltını ve sanrılarını göstermenin ötesinde birinci türdeki gibi bir gerçekliği yoktur. Nefis veya şeytandan kaynaklanan bu tür karmaşık düşlere
Kur’an “adgâs u ahlâm” demektedir.

İbnü’lArabî’ye göre idrak için asıl olan duyudur ve uyanıkken duyu ile gerçekleşen idraktir. İnsanın hayâl yetisi, idrâkin gerçekleşmesinde duyuya tâbidir. İbnü ‘l-Arabî’ye göre Allah’ın rüya ile görevli bir meleği vardır. “er-Rûh” diye isimlendirilen bu melek, en yakın yüce boyutun (:semau’d-dünyâ) altındadır. İnsan, uyuduğunda bu melekle irtibat kurar ve onun elindeki sûretleri yine bu meleğin verdiği feyz ile kendi hayâlinde idrak eder. Böylece evrenin ekranı levh-i mahfûzdan yansıyan bilgiler öncelikle yüce âlemlere, oradan insana yansır. İnsan uyanıkken dış duyularıyla meşguldür. Bu yüzden uyanıkken bu mertebe ile irtibat kuramaz.

İbnü’l-Arabi ye göre rüyadaki şeyin gerçekleşmesi, ta’birine bağlı olunca, rüyanın kimselere anlaşılmaması önem kazanmıştır. Bu nedenle “rüyanın akıllı ve dost olan kimseye anlatılması” gerektiğini belirtmektedir.

Bilindiği gibi Yusuf Suresi’ndeki diyaloglarda bunu işaret etmektedir.

İdrakte asıl olan duyu olduğuna göre, vahiy neden duyu düzeyinde değil de rüya ile hayal mertebesinde başlamıştır?

Harflerin İlmi, İbn Arabi

Allah seni ve bizi desteklesin, bilmelisin ki, münazele iki failin fiilidir. Başka bir ifadeyle münazele (karşılıklı inme) iki failden meydana gelen bir yerleşmek veya konuk olmak için -dilediğini söyleyebilirsin- onu arar. Ararken yolun belli bir yerinde karşılaşırlar. İşte her birinden gerçekleşen talep nedeniyle bu karşılaşma ‘münazele’ diye isimlendirilir. Gerçekte burada kulun ‘inmesi’ yükselmesi. Onu inme’ veya ‘iniş’ diye isimlendirmemizin nedeni, kulun bu çıkmayla Hakka konuk olmayı (nüzûl) talep etmiş olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Güzel söz Allah’a yükselir, salih amel onu yükseltir.‘ Bu anlamıyla salih amel, güzel sözü Allah’a götüren bir Burak’tır ve onun vasıtasıyla Allah’a konuk olur.

Marifet Ve Tecelli, İbn Arabi

Merhaba,

Bir Kitabullah-ı a’zamdır seraser kainat

Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.

İbn Arabi‘ye göre, harfler birer soyut gösterge değildir. Harfler de diğer varlıklar gibi bir “ümmet”tir; onların da peygamberleri vardır; onların da şeriatleri vardır; onların aralarında da avam, havas, havassü’l-havas olanları vardır. Harfler de tıpkı insanlar gibidirler. Bu konuda şöyle demektedir: “Ey dostum bilki harfler de ümmetlerden bir ümmettir. Onlar da muhataptırlar ve mükelleftirler. Harfler arasında da kendi cinslerinden peygamberler vardır. Onların da İsimleri vardır; ancak bunları bizim yolumuzdan giden keşf ehli olanlar tanırlar.”


“İşte bunlar harflerin âlemleridir. Her âlem için kendi cinsinden bir peygamber (resul) vardır; aynı zamanda bir de şeriatları vardır, onunla Allah’a İbadet ederler. Onların da latif ve kesif varlıkları vardır. İlâhî hitap onlar üzerinde sadece emirdir; onlarda yasak (nehy) yoktur. Onlar arasında da avam vardır; havas vardır ve havassü’l-havas vardır; ayrıca havassü’l-havassın da hülasası vardır.”


“Bu kâinat bir kitaptır, “büyük bir Kur’an”dır; buna karşılık Kitap da bir kâinattır. Bu iki kitap ya da bu iki kâinat arasında bir de aracı vardır: İnsan. İnsan, kuşkusuz insan-ı kâmil, her iki kâinatın tabiatına katılmaktadır. Dolayısıyla hem Kur’an’ın hem de âlemin tercümanı olmak durumundadır. İbn Arabi “tercüman” terimini çok sevmektedir. Nitekim Tercümanü’l-Eşvak
(Arzuların Tercümanı) diye bir şiir kitabı vardır.

Evrensel zuhur, Allah’ın ayetlerinin açılımıdır. İbn Arabi’ye göre, “mevcudat, Allah’ın kelimeleridir.”
Kelimeler ise, harflerden teşekkül eder. Alfabedeki yirmi sekiz harf, Ekberî kozmolojisine göre, varoluşun yirmi sekiz derecesine tekabül etmektedir.


Bu konuyla bağlantılı olarak Rene Guenon da şöyle demektedir: “Bütün alemleri kuşatan “Arş” kolayca anlaşılacağı üzere, yuvarlak bir şekil ile tasvir edilir.

Merkezde “Ruh” vardır. “Arş” çemberin üzerine yerleşmiş sekiz melekçe tutulur: İlk dördü dört ana esas noktada, öteki dördü dört yan noktada bulunur. Bu sekiz meleğin adı, sayısal değerleri göz önüne alınarak bir yığın harf grubundan sağlanmıştır, öyle ki bu isimlerin tamamı alfabedeki harflerin tamamını oluşturur.

Doğal olarak burada 28 harflik bir alfabenin söz konusu olduğunu belirtmeliyiz. Ama Arap alfabesinin ilk önceleri İbrani alfabesinin harflerine tamamen denk düşen, 22 harfi olduğu söyleniyor.

Ebced Hesabı sekiz sözcükten meydana gelir:

  1. Ebced
  2. Hevvez
  3. Hutti
  4. Kelemen
  5. Sa’fas
  6. Karaşet
  7. Sehaz
  8. Dazığ

Bu sekiz kelime, Arş’ı tutan sekiz meleğin adıdır. Bununla birlikte bu kelimelerle ilgili daha başka yorumlarda vardır.

Bir diğer rivayete göre, Ebced’den itibaren diğer kelimelerin Hz. Adem’e indirilen Suhuf’ta yer aldığı belirtilmektedir.

Harfler arasında Elif’in özel bir yeri vardır. Elif bütün harflerin kutbudur. Bütün harfler ondan türemiştir. “Harflerin ilminin geleneksel verilerine göre, Allah evreni/kainatı harflerin ilki olan Elif ile değil, fakat ikinci harf olan Ba ile yarattı.”

İbn Arabî okuyucusuna bir de şöyle tavsiyede bulunuyor: “Yüce Kur’an’ın denizine dal, eğer nefesin genişse. Yoksa Kur’an’ın zahiri anlamını açıklayan müfessirlerin kitaplarını mütalâa etmekle yetin; o denize dalma, yoksa helâk olursun. Çünkü Kur’an denizi çok derindir.” Yine şöyle devem ediyor: “Bu yolda en küçük derece, bilmediğin şeylerde teslim olmaktır; en yüksek derece ise, onun doğruluğunu kesinlikle tasdik etmektir. Bu iki makamın dışındakiler ise bir mahrumiyettir. Nitekim, bu iki makamla nitelenenler mutlu kimselerdir. ” İbn Arabî kendisi ve kendisi gibilerin nezdinde işlerin keşif yoluyla olduğunu açık ve seçik bir şekilde belirtmektedir.

Allah Tealâ şöyle buyuruyor: “Güzel sözler O’na yükselir. ” (Kur’an, Fatır, 35/10). 0 söz, kelimenin şeklinin aynısıdır, çünkü onlar Allah Tealâ için teşbih edilmiş şekillerdir; şayet o sözler küfür kelimeleri olsa, o zaman o sözler sahibine döner; onların vebali o sözleri konuşanın üzerinedir, o kelimelerin üzerine değildir. İşte bu nedenle Şâri’, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İnsan bazen, kendisinin hiçbir sakınca görmediği, fakat Allah’ın gazabını gerektiren öyle bir kelime söyler ki, öyle sözler konuşur ki, o sözlerle birlikte yetmiş yıl kadar uzak olan Cehennem’in çukuruna iner. “

Sözlü harfler ve zihinsel harfler ebedidir…

Havada dolaşan bu sözlü harfler var olduktan sonra onlara ölüm ulaşamaz; yazılı harfler böyle değildir; çünkü yazılı bir harfin veya bir kelimenin şekli değişikliğe uğrayabilir ve yok olabilir; çünkü onlar değişikliği ve yok oluşu kabul eden bir yerde bulunurlar. Sözlü şekiller ise, değişikliği ve yok oluşu kabul etmeyen bir yerde bulunurlar. İşte bu nedenle, sözlü harfler için “beka”, daimilik ve ebedilik söz konusudur. Dolayısıyla hava, gökyüzü bütünüyle alemin sözüyle dopdoludur. “Keşf” sahibi kimseler onları daimi duran suretler olarak görürler.

Zihinsel harflere gelince, onlarda baki harflerdir, çünkü onların şekillerinin varoluşu duygu aleminde değil, berzah alemindedir. O harflerin fiili, etkisi, sair harflerin fiilinden, etkisinden daha kuvvetlidir, fakat o harflerin hayali ya da zihinsel varoluşlarının sultanı, gücü iyice olgunlaşınca, zihninde onları tasarlayan kimse onlarla ittihad eder; birleşir; ve onların dışında başka şeylere o kimsede geniş bir yer kalmaz; bu nedenle o kimse onları zihninde hazır etmesi için, onların özelliğinin ne olduğunu bilir ve sonra onların etkisini görür. Ve eğer insan, o harflerin kendisine ne verdiğini bilmezse, bunun nedeni şudur, çünkü o etki/fiil varoluş (vücûd içinde meydana gelmektedir, oysa o kişinin o konuda bir bilgisi ya da bir haberi bile yoktur. Aynı şekilde, her mertebedeki harflerin sair şekilleri de böyledir. Bu zihinsel harfle (el-harfii’l-miis tahzaru) ilgili etkiyi/fiili, “himmet” ve “sıdk” hakkında hiçbir bilgisi olmayan bazı kimseler çeşitli şekillerde yorumlamaktadırla oysa durum öyle değildir. “Himmet”, zihinsel harf için ruh olsa bile, zihinsel şeklin bir varlığı (el-ayn) yoktur. Bu durum (ha: ret), yazılı ve sözlü bütün harfler için geçerlidir.

Kalp ve İlahi Hazret

Öyleyse biliniz ki kalp cilâlanmış parlak bir aynadır; hiçbir zaman pas tutmaz. Ancak bir gün bile kendi haline bırakılırsa o zaman paslanır. Nitekim Peygamber aleyhisselam şöyle buyurmaktadır: “Hiç kuşkusuz kalpler de tıpkı demirin paslandığı gibi paslanırlar. Bu hadisin devamında şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki kalbin cilası, Allah’ı zikretmek ve Kur’an’ı tilavet etmektir, okumaktır. ” Fakat bu, onun yani Kur’an’ın zikrü’l-hakîm olmasından dolayıdır. Buradaki pastan maksat kalbin üzerinde hurma renginde bir şeyin oluşması değildir; fakat eğer kalp Allah’ın ilminden bedel olarak sebepler ilmine bağlanırsa ve Allah’tan başka şeylerle meşgul olursa, işte kalbin Allah’tan başkasına bağlanması kalbin üzerinde meydana gelen bir paslanmadır. Çünkü böyle bir bağlanma ve meşguliyet o kalp üzerinde Hakk’ın tecelli etmesine engel olur.

Sayfa 242

Kalbler ebeni olarak, fıtraten temiz kalmaya, cilalanmış vaziyette, şaf, tertemiz olmaya devam eder. Dolayısıyla İlahi Hazretin tecelli ettiği her kalp, kırmızı yakut olması yönünden, zatı tecellidir. İşte, olgunlaşmış, keşif sahibi, alim bir kalp de böyledir.

“Onu idrak etmek ancak” O’nun cömertliğiyle, keremiyle ve bağışıyla mümkündür.

Allah bize onu anlamayı nasip etsin. Allah öğretendir. Amin.

Harflerin İlmi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kur’an-ı Kerim Meali Yaşar Nuri Öztürk

İnsanlar iyiyi ve güzeli emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap’ı okuyup durmaktasınız. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?

Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 44

Merhaba,

Annem, yirmili yaşlarımda kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i korunaklı bir kılıf içinde diğer dua kitaplarıyla birlikte hediye etmişti.

Anne tüm kalbimle teşekkür ederim. Nurlar içinde uyu…

Muhyiddin İbn Arabi, Harflerin İlmi adlı eserinde şöyle yazar:

Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Biz ona şiir öğretmedik. Hem şiir Ona gerekli de değildir. ” Hiç kuşkusuz şiir, genel bilgi, icmal, simgeler, lügaz ve tevriye mahallidir. Oysa biz ona hiçbir şeyi remizli söylemedik, hiçbir şeyi üstü kapalı anlatmadık. Başka bir şeyi kasdettiğimiz hiçbir şeyi ona hitap etmedik. Hitabı ona icmalî olarak toplamadık. “Onun söyledikleri ancak
Allah’tan gelen bir hatırlatma ve apaçık bir okumadır.”
(Kur’an, Yasin, 36/69). Çünkü biz onu kendimize cezbettiğimizde, o onu müşahede etmiştir. Biz onu ondan gayb ettik ve onu bizim yanımızda, bizimle birlikte hazır ettik. Böylece biz “onun kulağı ve gözü” olduk. Sonra, onu tekrar size iade ve oluş karanlıklarında onunla hidayet yoluna eresiniz” diye. Dolayısıyla, “biz onun size hitap ettiği dili olduk.” Sonra, biz ona müşahede ettiği şeyi kendisine hatırlatan bir hatırlatıcı indirdik. O ise, onun için bir “zikir”dir, bir hatırlatmadır; ve bir “Kur’an”dır, bir okumadır; yani bizim yanımızda onun müşahede ettiği şeylerin toplamıdır; bu ise “apaçık”tır, ona zahirdir, çünkü o mukaddes ve münezzeh yaklaşma esnasında müşahede ettiği ve apaçık gördüğü şeylerin aslını bilmektedir. Bu duruma Hz, Peygamber nail olmuştur. Bizim için ise, mahallin temizliği, güzelliği ve takva nisbetinde, ondan bir pay, bir nasip vardır.

Sayfa 91

Hiç kuşkusuz bizim nezdimizde keşif yoluyla şu bilgi vardır: Kuşkusuz Furkan Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem nezdinde, ayetler ve sureler birbirinden ayrılmamış bir vaziyette topluca (mücmel) hasıl olmuştur. İşte bu sebeple, Hz. Peygamber, Cebrail aleyhisselam kendisine Kur’an’ı İndirdiğinde, onu bir an önce almak için “acele ediyordu”. O zaman kendisine şöyle denildi: “Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce (senin nezdindeki) Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Rabbim benim ilmimi artır” de!” (Kur’an,Taha, 20/114)6 Yani Onun vahyi sana mufassal bir Kur’an olarak tamamlanmadıkça, sen ona mücmel olarak ulaşırsın, fakat senden o Kur’an o şekliyle anlaşılmaz. Öyleyse, onun manalarına dair mücmel olarak sahip olduğun hususlarda mufassal olarak ilminin artırılmasını talep et. Sırlar bakımından, Hak Tealâ burada şu hususu işaret etmiştir: “Biz bu Kur’an’ı mübarek bir gecede indirdik. Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. ‘ (Kur’an, Duhan, 44/3-4) Burada Allah Tealâ “onun bir kısmını” demedi. Kur’an’ın tümünü indirdik dedi. İşte b

Sayfa 199

Robert Winston, Tanrı’nın Öyküsü adlı eserinde söyle yazar:

Muhammed’in 610 yılı Ramazan ayının on yedisinde yaşadığı deneyim bu gereksinimi en tatmin edici biçimde karşıladı. Geceleyin bir melek onu uykusundan uyandırdı ve ona ikra, yani “oku” dedi. Tıpkı Musa gibi o da okuyamayacağını söyledi. Ve tıpkı TANRInın kutsal kitaplarda adı geçen pek çok peygambere yaptığı gibi, melek Muhammed’i zor kullanarak ikna etti, vücudunu korkunç bir güçle sıkıp onu soluksuz bıraktı. Muhammed korkudan tir tir titredi. Sonunda Muhammed’in dudaklarından birkaç sözcük çıktı Tanrının Araplara ilk buyruklarını iletti.

Sayfa 264

Tanrının elçisi olarak seçilmenin gurur ve sevinç verici olduğunu düşünebilirsiniz. Ama bu deneyimi yaşayanlar onu insanı serseme çeviren, burnunu sürten sarsıcı bir deneyim olarak görmüştür.

“Kitapların Anası”Okunması Zor Bir Kitap Mı?

Kuran, Peygamber’in zamanında tam olarak yazıya geçirilmedi. Kurra adı verilen bir grup bilgin tarafından ezberleniyor ve ezbere okunuyordu. Bizzat Hz. Muhammed tarafından denetlenen bu kişiler Hz.Muhammed’in sözlerini korumak için özen ve sebatla çalışıyordu. Tıpkı Yahudilerin kutsal kitabı gibi, Kuran’ın da ne zaman tam olarak ne zaman yazıya geçirildiği belli değildir. Bu iş Hz.Muhammed’in ilk halifesi Ebu Bekir ya da üçüncü halife Osman bin Affan zamanında yapılmış olabilir. Yazıya tam olarak ne zaman geçirilmiş olursa olsun, Kuran bugünkü halini 650 yılı civarında almıştır. Tıpkı Yahudilerin Tora’yı Tanrının sözleri Olarak görmesi gibi, Müslümanlar da Kuran’ı Tanrının Hz.Muhammed’e iletilmiş sözleri olarak kabul ederler.

Kuran’ın sözleri Arapça yazılmak zorundadır. Gerçekten de, her Müslüman onun sözlerini orijinal dilinde ezberler ve okur, çünkü bu sözlerin çevrilmesi anlamlarının bozulması riskini yaratır. Hiçbir çevirinin Kuran’ın hakkını veremeyeceği, sık sık söylenir. Bence, gayrimüslimlerin İslamı tam olarak anlamalarının bu kadar zor olmasının sebebi budur.

Kur’an-ı Kerim’in kolay anlaşılır bir çevirisini bulmak zor. Yaşar Nuri Öztürk mealin önsözün de söyle yazar.

Yirmiye yakın Türkçe mealin bulunduğu ülkemizde, bizim mealimize ihtiyaç var mıydı? Biz, ihtiyaç vardı kanaatine ulaştığımız içindir ki, bu meali hazırladık. Kanaatimizi desteklemek için hiç kimsenin yaptığına, yazıp çizdiğine dil uzatmak, eleştiri getirmek niyetinde değiliz, Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğiz; Bazı meallerde, Kur’an ruhuyla Arap dilinin verilerine asla uymayan çeviriler vardır. Bunların bir dökümünü yapmak bile yetmiş-seksen sayfa yazmayı gerektirır. Çok üzücü tablolara vücut veren bu “indî” çeviriler, tarih içinde tekrarlana gelmiş geleneksel Kur’an dışı kabullerin meallere aktarılmasının sonucudur. Bazı yerlerde Kur’an değil; örf, mezhep hatta hüraf konuşturulmuştur.

Meallerin hemen tamamında dil problemi vardır. Bu dil problemi, Elmalılı Hamdi Yazır gibi büyük bir üstadın mealinde, Arapça ve Farsça bilmeyenlerin anlamalarını zorlaştıracak kadar ağırdır. Bu ağırlığı ortadan kaldırmak için “sadeleştirme” adı altında yapılanlar ise bizce meali Elmalılı’nın malı olmaktan çıkarmış bulunuyor. Ne kadar ehliyetle yapılırsa yapılsın, o sadeleştirmeler, ortaya çıkan meali, bilimsel-akademik anlamda Elmalılı’nın eseri saymamıza engeldir.

Meal, Kur’an metnine en küçük bir ekleme yapılmadan vücuda getirilmiş bir çeviri olmalıdır.

Yaşar Nuri Öztürk

Kur’an’ın hiçbir dile tam bir çevirisi yapılamaz. Hiçbir çeviri, ne kadar mükemmel olursa olsun, Kur’an değildir. Çeviri, çeviridir.

Havas İlmi, Allah Teala’nın güzel isimleri ile gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse diğer semavi kitaplardaki duaların belli bir ölçü ile tertip edilmesidir.

İmam-ı Yafii Havas ve Esrarı (Ayetler Ve Duaların Sırları), adlı eserinde Kur’an okumanın fazileti hakkında Allah Resulü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor der:

Kur’an okumaya devam eden bir mü’min turunca benzer. Hem tadı güzeldir, hem de kokusu. İmanı olduğu halde Kur’an okumayan bir kimse de kokusu olmayan bir meyve gibidir. Bile bile günah işlemeye devam eden ve aynı zamanda Kur’an okumayı da ihmal etmeyen bir kimse reyhan çiçeği gibidir. Kokusu güzel fakat tadı çok acıdır. Hem günah işlemeye devam edip, hem de Kur’an okumakla da ilgisi bulunmayan kimse zehirli bir bitki gibidir. Ne kokusundan hayır gelir, ne de tadından faydalanılır. Kokusu fena, tadı ise acıdır.

Sayfa 35

Ey Rahman ve Rahıym Allah’ım! Bu temizliği benim için hayırlara vesile kıl ve mübarek bir temizlik eyle. Amin…

Muhakkak ki Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’ini bütün maddi ve manevi hastalıklara şifa, paslı kalplere de cila kılmıştır. O öyle bir nurdur ki, hiçbir nur O nura benzemez. O öyle bir yol göstericidir ki, O’nun önderliği ile kalpteki bütün nefsanilikler atılır ve insan böylece Hakk’ı bulmak üzere yola çıkan ulu bir kervana katılır.

Kur’an-ı Kerim’in mana ufuklarında nice sırlarının parlak ışıklarını kavramak ve ilmini artırmak dileğiyle.

Allah öğretendir…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Mesnevi Terapi, Aşk Terapi, Nevzat Tarhan

Merhaba,

2015 yılı Haziran ayı. Kanser teşhisim konulmuş. 7 saat süren ameliyatım gerçekleşmiş, iyileşme dönemine geçtiğim, fakat sorgulamalarımın yeni başladığı önemli dönem. Yürüyüş yaparken Suadiye D&R ziyaretim ve ulaştığım kitaplar.

Bilgi çağını bilgelik çağına dönüştürürken yol göstericimiz Mevlana olacaktır. Çünkü o ruhsal yapımızdaki şifrelere dokunuyor, bizde var olan duyarlılığı harekete geçiriyor.”

İnsanlık Mevlana’yı yeniden keşfediyor. Çünkü onun öğretisi yaşadığı zamana hapsedilmeyecek kadar evrensel.

Aşk Terapi, aşka ilişkin tüm soruları başta Mevlana’nın Mesnevi’si olmak üzere Doğu’nun bilgeliğini taşıyan eserlerden yola çıkarak cevaplıyor.

Aşk bir sonsuz arayıştır.

Aşksız olma ki ölü olmayasın

Aşkla öl ki diri kalasın.”

Ölmeyeceğimizi bilseydik gerçekten tutkuyla sevebilir miydik?

Tasavvuf hangi öğretiden beslenerek, var olmuştur?

Tasavvufla ilgili kitapları okuduktan sonra, insanlığın geçmiş tarihine uzandıkça sorunun cevaplarını bulmaya başladım.

Belki sizlerde bu soruyu kendinize sorarak her türlü kitabı okuyarak, hangi tür kitapları okumanız gerektiğini anlamak istersiniz.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amacıyla.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Hayat Rehberiniz Mesnevi, Melih Ümit Menteş

Merhaba,

Özgürlüğü mü, tercih edeceksin yoksa konforu mu?

Kendini mi keşfedeceksin, yoksa toplumun beklentileri içinde kaybolmayı mı seçeceksin?

Manevi ergenlik sürecinde insanın verdiği en büyük psikolojik savaş, endişe, korku ve suçluluk duygularına karşı yürüttüğü mücadeledir.

Konfor alanımızdan çıkarak manevi ergenlik sürecine atılmanın getirdiği o ezeli kaygı Mevlana’nın “Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede” diyerek işaret ettiği büyük bedeldir.

Tasavvuf anlayışında, yaratılışta özde bir üstünlük reddedilmiştir. Kişiler birbirlerinden farklı yaradılışları olsa da, özde hepsi mükemmeldir. Bu anlayışa göre yaradılış, mükemmelin farklı yetenekler çerçevesinde yansımasıdır. Bir başka deyişle, insanlar arasında özde farklılıklar yoktur. Ruhani olgunluğu hedef alan tasavvuf anlayışı, bu olgunluğun dünyadaki gayretimizle elde edileceğini kabul eder. Biz tercihlerimize ve yaptıklarımıza göre dereceli üstünlüklere ulaşırız. Bu anlayış binlerce senelik bir kabüldür.

İnsanlar özlerinde ne idiyseler ona dönerler.

Hayatlarımızı mutluluğa veya yıkıma götüren tercihlerimizdir.”

Yıl 2014 kitapla tanışarak, “Hayat Rehberiniz Mesnevi” ile satırlarda yolculuk yapmıştım.

Not aldığım birçok yer var. Sizlere keşfedecek bir şeyler kalsın istedim.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amacıyla.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İnsan-ı Kamil’in Hakikati, CemalNur Sargut

Merhaba,

Her tür kitap okuyarak, insan hangi tür kitap okuması gerekli olduğunu öğrenir. Yıllardır değerli dostlarla yaptığım yolculuk, nereden gidersem gideyim, yol doğru olunca, insan olmaya çıktı.

Bu gece tasavvuf konusunda çalışmaları olan, kürsü sahibi değerli yazarların kitaplarını paylaşmak istedim.

CemalNur Sargut’un kitaplarıyla 2014 yılında tanışmıştım. Gecikmiş paylaşım, blog da okurlara ulaşsın.

“Ey Adem, çık cennetten gir dünyaya! Tacını, kemerini, sarığını aşk yolunda kaybet! Dert çek, belalara uğra, yarın biz seni bu değerli yurda yüz bin lütuf elbisesi ve her türlü şerefle şeçilmişlik kaynağı ve saflığın sahipleri olan, yüz yirmi bin küsur peygamberin huzurunda şahitlerin önderi olarak tekrar getireceğiz. Sonra yaratıklar bilecekler ki, Adem’in suretini kahır sıfatıyla cennetten nasıl çıkardıysak, lütuf sıfatıyla geri döndürürüz. Biraz sıkıntı çek, sonra birkaç gün içinde hazineye kavuş. ” buyuruyor.

Görülüyor ki, Adem Bakara Suresi’nde anlatıldığı gibi yaratılmışlığın gayesi ve aşkın tecellisidir.

Tasavvuf sohbetleri “Kuran ile Var Olmak” yazarın ilk okuduğum eseri.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak İçin.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Marifet ve Tecelli, İbni Arabi

O halde idrak tektir: Bir insan bu tek idrakle gerçeği bulunduğu halde idrak ederse, bu idrak “basiret” diye isimlendirilir, çünkü bu bilgi kesin bilgidir. Bu idrakle duyuda ortaya çıkan bir nispeti idrak ettiğinde, bu idrak ‘görme’ diye isimlendirilir.

Merhaba,

İbni Arabi der ki: “Yol, hakikatin kendisidir.” Yolculuk, yolcunun yol üzerindeki iş ve eylemidir. Yolun üzerinde bulunmak ve yürümek önemli… Hedefe doğru yürürken hesapta olmayan engeller çıkabilir, yorgunluk ve hastalık oluşabilir. Yolcu tökezleyip düşebilir, ümitsizlik baş gösterebilir. Yolcu hedefine ulaşamasa ve yolculuk esnasında ölse bile, hicret niyeti onun kurtuluşuna vesile olur. Yolculuk mutluluktur. Öyleyse mutluluk yolun kendisidir.

Bu yolculuk tasavvufta, masivadan Allah’a hicret etmektir. (Masiva; Allah’tan başka her şey). Tasavvufî yürüyüşte bazen; akıllı ‘’biraz düşüneyim“ derken, aşk delisinin sıçrayıp karşıya geçtiği olur. Çünkü işleyen yasa, hukukun determinizasyonu değil, hakikatin kuantumudur.

İbn Arabi’nin bilgi görüşü insanın bilgi sürecindeki etki durumundan edilgenliğe doğru intikal ettiği bir süreçtir. Başka bir anlatımla insan hakikati aramaya çıkarken, hakikati edilgen ve “bekleyen” bir şey olarak düşünürken sürecin içinde bu algı değişir. Fark edilir ki insanı kendine çeken ve ona hakikati gösteren bizzat Allah’ın kendisidir.

“Allah öğretir.”

İbnü’l-Arabî’yi tarihin en önemli ve etkin düşünürlerinden birisi yapan Fütûhât-ı Mekkiyye’yi bir cümleyle nitelemek isteseydik onu mebde ve mead (başlangıç ve son) arasında insanın serüveni olarak niteleyebilirdik. Vakıa bu eser, bir sefer ve yolculuk kitabıdır: başlangıcı Allah, nihayeti Allah olan ve her şeyden önemlisi de her merhalesi Allah ile yapılan bir yolculuk! ‘Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz ve Allah ile/sayesinde seyrediyoruz’ düsturu tasavvufun insan-Allah irtibatı düşüncesinin ana fikridir.

Marifet ve Tecelli, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle

Yasemin Emre