Kur’an-ı Kerim Meali Yaşar Nuri Öztürk

İnsanlar iyiyi ve güzeli emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap’ı okuyup durmaktasınız. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?

Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 44

Merhaba,

Annem, yirmili yaşlarımda kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i korunaklı bir kılıf içinde diğer dua kitaplarıyla birlikte hediye etmişti.

Anne tüm kalbimle teşekkür ederim. Nurlar içinde uyu…

Muhyiddin İbn Arabi, Harflerin İlmi adlı eserinde şöyle yazar:

Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Biz ona şiir öğretmedik. Hem şiir Ona gerekli de değildir. ” Hiç kuşkusuz şiir, genel bilgi, icmal, simgeler, lügaz ve tevriye mahallidir. Oysa biz ona hiçbir şeyi remizli söylemedik, hiçbir şeyi üstü kapalı anlatmadık. Başka bir şeyi kasdettiğimiz hiçbir şeyi ona hitap etmedik. Hitabı ona icmalî olarak toplamadık. “Onun söyledikleri ancak
Allah’tan gelen bir hatırlatma ve apaçık bir okumadır.”
(Kur’an, Yasin, 36/69). Çünkü biz onu kendimize cezbettiğimizde, o onu müşahede etmiştir. Biz onu ondan gayb ettik ve onu bizim yanımızda, bizimle birlikte hazır ettik. Böylece biz “onun kulağı ve gözü” olduk. Sonra, onu tekrar size iade ve oluş karanlıklarında onunla hidayet yoluna eresiniz” diye. Dolayısıyla, “biz onun size hitap ettiği dili olduk.” Sonra, biz ona müşahede ettiği şeyi kendisine hatırlatan bir hatırlatıcı indirdik. O ise, onun için bir “zikir”dir, bir hatırlatmadır; ve bir “Kur’an”dır, bir okumadır; yani bizim yanımızda onun müşahede ettiği şeylerin toplamıdır; bu ise “apaçık”tır, ona zahirdir, çünkü o mukaddes ve münezzeh yaklaşma esnasında müşahede ettiği ve apaçık gördüğü şeylerin aslını bilmektedir. Bu duruma Hz, Peygamber nail olmuştur. Bizim için ise, mahallin temizliği, güzelliği ve takva nisbetinde, ondan bir pay, bir nasip vardır.

Sayfa 91

Hiç kuşkusuz bizim nezdimizde keşif yoluyla şu bilgi vardır: Kuşkusuz Furkan Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem nezdinde, ayetler ve sureler birbirinden ayrılmamış bir vaziyette topluca (mücmel) hasıl olmuştur. İşte bu sebeple, Hz. Peygamber, Cebrail aleyhisselam kendisine Kur’an’ı İndirdiğinde, onu bir an önce almak için “acele ediyordu”. O zaman kendisine şöyle denildi: “Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce (senin nezdindeki) Kur’an’ı okumakta acele etme ve “Rabbim benim ilmimi artır” de!” (Kur’an,Taha, 20/114)6 Yani Onun vahyi sana mufassal bir Kur’an olarak tamamlanmadıkça, sen ona mücmel olarak ulaşırsın, fakat senden o Kur’an o şekliyle anlaşılmaz. Öyleyse, onun manalarına dair mücmel olarak sahip olduğun hususlarda mufassal olarak ilminin artırılmasını talep et. Sırlar bakımından, Hak Tealâ burada şu hususu işaret etmiştir: “Biz bu Kur’an’ı mübarek bir gecede indirdik. Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. ‘ (Kur’an, Duhan, 44/3-4) Burada Allah Tealâ “onun bir kısmını” demedi. Kur’an’ın tümünü indirdik dedi. İşte b

Sayfa 199

Robert Winston, Tanrı’nın Öyküsü adlı eserinde söyle yazar:

Muhammed’in 610 yılı Ramazan ayının on yedisinde yaşadığı deneyim bu gereksinimi en tatmin edici biçimde karşıladı. Geceleyin bir melek onu uykusundan uyandırdı ve ona ikra, yani “oku” dedi. Tıpkı Musa gibi o da okuyamayacağını söyledi. Ve tıpkı TANRInın kutsal kitaplarda adı geçen pek çok peygambere yaptığı gibi, melek Muhammed’i zor kullanarak ikna etti, vücudunu korkunç bir güçle sıkıp onu soluksuz bıraktı. Muhammed korkudan tir tir titredi. Sonunda Muhammed’in dudaklarından birkaç sözcük çıktı Tanrının Araplara ilk buyruklarını iletti.

Sayfa 264

Tanrının elçisi olarak seçilmenin gurur ve sevinç verici olduğunu düşünebilirsiniz. Ama bu deneyimi yaşayanlar onu insanı serseme çeviren, burnunu sürten sarsıcı bir deneyim olarak görmüştür.

“Kitapların Anası”Okunması Zor Bir Kitap Mı?

Kuran, Peygamber’in zamanında tam olarak yazıya geçirilmedi. Kurra adı verilen bir grup bilgin tarafından ezberleniyor ve ezbere okunuyordu. Bizzat Hz. Muhammed tarafından denetlenen bu kişiler Hz.Muhammed’in sözlerini korumak için özen ve sebatla çalışıyordu. Tıpkı Yahudilerin kutsal kitabı gibi, Kuran’ın da ne zaman tam olarak ne zaman yazıya geçirildiği belli değildir. Bu iş Hz.Muhammed’in ilk halifesi Ebu Bekir ya da üçüncü halife Osman bin Affan zamanında yapılmış olabilir. Yazıya tam olarak ne zaman geçirilmiş olursa olsun, Kuran bugünkü halini 650 yılı civarında almıştır. Tıpkı Yahudilerin Tora’yı Tanrının sözleri Olarak görmesi gibi, Müslümanlar da Kuran’ı Tanrının Hz.Muhammed’e iletilmiş sözleri olarak kabul ederler.

Kuran’ın sözleri Arapça yazılmak zorundadır. Gerçekten de, her Müslüman onun sözlerini orijinal dilinde ezberler ve okur, çünkü bu sözlerin çevrilmesi anlamlarının bozulması riskini yaratır. Hiçbir çevirinin Kuran’ın hakkını veremeyeceği, sık sık söylenir. Bence, gayrimüslimlerin İslamı tam olarak anlamalarının bu kadar zor olmasının sebebi budur.

Kur’an-ı Kerim’in kolay anlaşılır bir çevirisini bulmak zor. Yaşar Nuri Öztürk mealin önsözün de söyle yazar.

Yirmiye yakın Türkçe mealin bulunduğu ülkemizde, bizim mealimize ihtiyaç var mıydı? Biz, ihtiyaç vardı kanaatine ulaştığımız içindir ki, bu meali hazırladık. Kanaatimizi desteklemek için hiç kimsenin yaptığına, yazıp çizdiğine dil uzatmak, eleştiri getirmek niyetinde değiliz, Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğiz; Bazı meallerde, Kur’an ruhuyla Arap dilinin verilerine asla uymayan çeviriler vardır. Bunların bir dökümünü yapmak bile yetmiş-seksen sayfa yazmayı gerektirır. Çok üzücü tablolara vücut veren bu “indî” çeviriler, tarih içinde tekrarlana gelmiş geleneksel Kur’an dışı kabullerin meallere aktarılmasının sonucudur. Bazı yerlerde Kur’an değil; örf, mezhep hatta hüraf konuşturulmuştur.

Meallerin hemen tamamında dil problemi vardır. Bu dil problemi, Elmalılı Hamdi Yazır gibi büyük bir üstadın mealinde, Arapça ve Farsça bilmeyenlerin anlamalarını zorlaştıracak kadar ağırdır. Bu ağırlığı ortadan kaldırmak için “sadeleştirme” adı altında yapılanlar ise bizce meali Elmalılı’nın malı olmaktan çıkarmış bulunuyor. Ne kadar ehliyetle yapılırsa yapılsın, o sadeleştirmeler, ortaya çıkan meali, bilimsel-akademik anlamda Elmalılı’nın eseri saymamıza engeldir.

Meal, Kur’an metnine en küçük bir ekleme yapılmadan vücuda getirilmiş bir çeviri olmalıdır.

Yaşar Nuri Öztürk

Kur’an’ın hiçbir dile tam bir çevirisi yapılamaz. Hiçbir çeviri, ne kadar mükemmel olursa olsun, Kur’an değildir. Çeviri, çeviridir.

Havas İlmi, Allah Teala’nın güzel isimleri ile gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse diğer semavi kitaplardaki duaların belli bir ölçü ile tertip edilmesidir.

İmam-ı Yafii Havas ve Esrarı (Ayetler Ve Duaların Sırları), adlı eserinde Kur’an okumanın fazileti hakkında Allah Resulü (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor der:

Kur’an okumaya devam eden bir mü’min turunca benzer. Hem tadı güzeldir, hem de kokusu. İmanı olduğu halde Kur’an okumayan bir kimse de kokusu olmayan bir meyve gibidir. Bile bile günah işlemeye devam eden ve aynı zamanda Kur’an okumayı da ihmal etmeyen bir kimse reyhan çiçeği gibidir. Kokusu güzel fakat tadı çok acıdır. Hem günah işlemeye devam edip, hem de Kur’an okumakla da ilgisi bulunmayan kimse zehirli bir bitki gibidir. Ne kokusundan hayır gelir, ne de tadından faydalanılır. Kokusu fena, tadı ise acıdır.

Sayfa 35

Ey Rahman ve Rahıym Allah’ım! Bu temizliği benim için hayırlara vesile kıl ve mübarek bir temizlik eyle. Amin…

Muhakkak ki Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’ini bütün maddi ve manevi hastalıklara şifa, paslı kalplere de cila kılmıştır. O öyle bir nurdur ki, hiçbir nur O nura benzemez. O öyle bir yol göstericidir ki, O’nun önderliği ile kalpteki bütün nefsanilikler atılır ve insan böylece Hakk’ı bulmak üzere yola çıkan ulu bir kervana katılır.

Kur’an-ı Kerim’in mana ufuklarında nice sırlarının parlak ışıklarını kavramak ve ilmini artırmak dileğiyle.

Allah öğretendir…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İlkel Mitoloji, Tanrı’nın Maskeleri 1, Joseph Campbell

Thomass Mann, mitolojiden esinlendiği dörtlemesi Yusuf ve Kardeşleri’nin başında, “geçmişin kuyusu çok derin; belki de dipsiz daha doğru” diye yazmıştı. Sonra da şöyle diyordu: “Ne kadar derinden seslenirsek, geçmişin derinliklerine o kadar iniyor ve o kadar aşağılara batıyoruz. İnsanlığın ilk temellerini daha çok buldukça, tarih ve kültürünün kavratılmazlığı daha çok anlaşılıyor.” İlk işimiz bunun doğruluğunu sorgulamaktır. Bu amaçla sorunun önce psikolojik yönünü keşfedeceğiz; insanın psikosomatik sisteminde mitos ya da ritüelin kökenlerine bağlanabilecek yapı ya da dinamik eğilimler bulunabilir mi? Ancak bundan sonra arkeolojik ve etmolojik kanıtlara dönerek, mitolojik kavrayış yeteneğinin keşfedilebilecek ilk biçimlerini öğrenmeye çalışabiliriz.

Joseph Campbell

Merhaba,

Bütün dünya mitolojilerinin karşılaştırmalı İncelemesı, İnsanlığın kültürel tarihini bir bütün olarak ele almaya bizi zorlamaktadır. Ateşin çalınışı, tufan, ölüler ülkesi, bakirenin doğurması ve dirilen kahraman gibi temalar bütün dünyaya yayılmıştır ve her yerde yeni yeni bileşimler içinde görünürler; oysa ki kaleydoskop içindeki parçalar gibi, yalnızca belli sayıda ve hep aynıdırlar. Eğlence amacıyla anlatılan masallarda, açıkçası bir oyun ruhuyla hafife alınan bu tür mitsel konular, dinsel bağlamlarda da işlenmektedirler; ama buralarda yalnızca yaşanmış doğrular diye görülmeyip, kültürün bütününün canlı tanığı olduğu gerçekliklerin açıklanması olarak da anlaşılmaktadırlar. Dinler hem tinsel yetkesini hem de tensel güçlerini bunlardan türetirler. Bu tür mitolojik motifleri ayinlerinde yaşamayan; kâhinleri, ozanları, tanrıbilimcileri ya da filozofları eliyle yorumlamayan; sanatında yansıtmayan; şarkılarında övmeyen ve yaşama güç katan düşlerinde coşku içerisinde denemeyen insan topluluğu yoktur. Türümüzün tarihi, gerçekten, ilk sayfasından beri, yalnızca alet yapan insanın ilerleyişinin bir açıklaması değildir; daha trajik bir biçimde, kâhinlerin zihinlerinden parlak hayallerin dökülmesinin ve dünyalı toplulukların dünyasal olmayan sözleşmelere can verme çabalarının tarihidir. Her toplum doğaüstü tasarımın kendine düşen mühür ve damgasını almış, onun kahramanlarıyla iletişim kurmuş ve halkının günlük yaşamında ve deneyimlerinde bunu kanıtlamıştır. Kendi geleneksel tapınaklarında gözleri kapalı secde edenler, başkalarının ayinlerine ince eleyip sık dokuyarak ve küçümseyerek yaklaşırlar. Dürüst bir karşılaştırma hepsinin aynı mitolojik motiflerle örüldüğünü hemen ortaya koyar. Bu motifler, yerel gereksinimlere göre değişen biçimlerde seçilmiş, örgütlenmiş, yorumlanmış ve ritleşmiltir; ama dünyadaki her toplum tarafından da saygıyla karşılanırlar.

Burada, tarihsel olduğu kadar etkileyici bir psikolojik sorun da ortaya çıkıyor, insan, görüldüğü gibi, genel mitsel kalıtımların düzenlemesi olmadan evrendeki yaşamını sürdüremiyor. Aslında, insanın kendi yaşamının doluluğunun, mantıklı düşüncesiyle değil kendi yerel mitolojisinin derinliği ve genişliğiyle doğrudan orantılı olarak oluştuğu görülüyor. Toplumları harekete geçiren, uygarlıklara temel olan, her biri kendi güzelliğine ve kendini zorla kabul ettiren bir kadere sahip olan bu asılsız temaların gücü nereden geliyor? Ve neden insan, yaşamına temel olacak somut bir şey aradığında dünyayı dolduran gerçekleri değil de, anımsanamayacak kadar eski imgelemlerin mitoslarını seçiyor? Hatta neden dünyanın sunduğu nimetlerden şükranla yararlanmayı seçmek yerine gazap dolu bir Tanrı adına yaşamı kendisi ve komşuları için cehenneme çeviriyor?


Çağdaş uygarlıklar, gelenek anlamındaki kendi yerel görüşleriyle birbirlerine tinsel anlamda kapalı mı kalacaklar yoksa artık bunun aşılabileceği daha geniş bir temele ve İnsan anlayışının uyumuna varabilecek miyiz? Birkaç kültürün mitoslarının, enerji sağlayarak, yaşam dürtüsü vererek ve yönlendirerek, bilinçli ya da bilinçsiz, bizim üstümüzde etkili oldukları bir gerçek; öyle ki bizim düşünen akıllarımız uyuşsa bile, birlikte yaşadığımız ya da babalarımızın birlikte yaşadığı mitoslar belirli bir noktada, bizi başka uçlara doğru yönlendiriyor olabilir.


Şimdiye kadar hiç kimse son yılların karşılaştırmalı simgecilik, din, mitoloji ve felsefe alanlarındaki yeni açılımları toparlayarak tek bir resim oluşturma çabasına girişmedi.

Son on yılların zengin arkeolojik bulguları, filoloji, etnoloji, felsefe, sanat tarihi, folklor ve din alanlarındaki yoğun çalışmalarla elde edilen etkileyici açıklamalar, basitleştirmeler ve İlişkilendirmeler; psikolojik araştırmaların son vargıları; Asyalı birçok bilim adamının, keşiş ve edebiyatçının değer biçilemez katkıları, İnsanlığın tinsel tarihi için temel bir birlik görüntüsü oluşturabilecek biçimde bir araya geliyor, Konumuzun bu oldukça dağınık alanlarında, elde bulunan verileri sunduğu hazine ötesinde aşırı bir çaba harcamadan, mitoloji biliminin bütünlüğünün membra disjuncta‘sı bir araya getirilebilir. Onümüzdeki sayfalarda tanrıların ve kahramanların doğal tarihine ilişkin ilk taslağı yazmaya girişiyorum; son biçimini aldığında bütün kutsal varlıkları içerecek aynı zoolojinin bütün hayvanları ve botaniğin bütün bitkileri içermesi gibi. Hiçbirini yalnızca çok kutsal ve dokunulmaz şeyler olarak ya da bilimsel çerçeve dışında kabul etmiyorum. Bitki ya da hayvan krallıklarının görülür dünyasında olduğu gibi, tanrıların görülebilir dünyasında da yasalarla belirlenmiş bir tarih, bir evrim, bir dizi değişim vardır; bu tür yasaları göstermek de bilimin hedefidir.

İlkel Mitoloji psikolojimize damgasını vuran kalıtımsal veya öğrenilen tepkiler taftışmasından başlayarak İÖ 600.000’lere giden ilk insan kalıntılarından yola çıkar ve insanlığın yarattığı çeşitli kültürlerin kökenini sorgular. Ortak mirasımızı kavramada bitki veya hayvanla beslenen toplumların ödedikleri kefaret, ölümsüz tanrıça ve kurban bakire, Adem ve ikinci Adem İsa, şaman ve rahibin temsil ettiği toplumsal yapılar bağlamında, bireyin toplumsallaştırılması ve nirvana arayışı içinde çözümlenir ve bizi insan yapan tarihimize doğru yolculuğa çıkar.

İlkel Mitoloji, Tanrı’nın Maskeleri 1, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Hint Mitolojisi, Purana Edebiyatı Yazıları

Merhaba,

Hint Mitolojisinin önemli kaynakları arasında yer alan Puranalar hangi devirde meydana getirildikleri konusunda birtakım şüpheler bulunmaktadır. Ancak genel kanı onların, Epik dönem olarak adlandırılan ve Hint mitolojisinin en renkli döneminin ürünleri olduğudur. Mahâpurana olarak adlandırılan ve on sekiz kitaptan oluşan bu hacimli mitolojik kaynağın kökenini araştırmak elbette zordur. Ayrıca on sekiz Purâna’nın yanı sıra Upapurâna olarak adlandırılan ikinci bir seri daha vardır. Bu seride de on sekiz eser yer almaktadır, Mitolojik kaynak olan bu büyük eser grubunda yer alan her bir çalışma Epik dönem tanrılarından birine atfedilmiştir. Bu çalışmaların başlıklarında yer alan Purâna kelimesinin ilk görüldüğü yer ise Vedik dönem eserleridir. Bu eserlerde Purâna kelimesi İtihâsa kelimesiyle birlikte kullanılır. “Purâna” sözcüğü ile anlatılmak istenen gerçekte “Purânam âkhyânam” (eski hikâye)’dır. Eski edebiyat içinde, Brâhmanalar, Upanishadlar ve Buddhist metinlerde sözcüğü genellikle İtihâsa ile birlikte görürüz. Ancak “İtihâsalar ve Purâqalar” veya İtihâsapurâna eskiden beri böyle adlandırılsalar dahi az çok bize kadar ulaşan destanlar ve Puranalar kadar gerçek kitaplar oldukları anlamına gelmezler. Bu çalışmaların incelenmenin tanrıları memnun ettiği kabul edilir, aslında İtihasapurana beşinci Veda olarak da adlandırılır. Genellikle yakın akraba olduğu söylenen Atharvaveda’dan hemen sonra gelir.

Kadim zamana ait hikaye kolleksiyonu olan Puranalar, geleneğe uygun olarak ortaya çıkış dönemlerinde sözlü olarak yayılmışlardır. Puranalar’ı sözlü olarak aktaran Sutalar’dır. Vedik dönem sonrasında sutalar hem savaş arabacısı hem de ozandılar.

Hindu mitolojisi; tanrılar, ifritler, yarı tanrılar, insanlar ve hayvanlar gibi sosyal hayata dair tüm unsurları metaforik olarak içerisinde barındıran muazzam bir birikimin mistik ve olağanüstü bir üslubunu içerisinde barındırmaktadır. Bilindiği üzere Hint’e ait ilk mitolojik kaynaklar, Hint-Avrupa’nın en eski yazılı metinleri yani Vedalar aracılığıyla günümüze değin ulaşmıştır. Tarihsel süreçte Ârilerin Hint alt kıtasına gelişi ile ilişkilendirilerek MÖ 1700-1500’lü yıllara dayandırılan Vedik kültür kendini, Hint bilimi literatüründe “Vedik Mitoloji” olarak tanımlamıştır. Zamanla Hint düşünce ve edebî dünyasındaki gelişim ve değişim sürecinin bir sonucu olarak Epik dönem yani “Epik Mitoloji” kavramı da ortaya çıkmıştır.

Purânalar adlı koleksiyon ise Epik Mitolojik devrin bir uzantısı olarak kabul edilmekte olup bazen Epik-Puranik dönem olarak da nitelendirilmektedir. Puranalar; Hindu yaşam tarzına ait dinî ve ahlaki öğreti, gelenek-görenek, ibadet şekilleri, mitolojik kültür ve tanrı anlayışını aktarması sebebiyle, ilgili kültürel mirasın paha biçilmez bir değerini oluşturmaktadır.

Mitoloji, efsane, tanrılar, tanrıçalar, Hindu öğretiler, toplum düzeni, kast ve hatta yoga ile ilgilenen herkesin beğenisini kazanabilecek bu eser, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Rigveda Samhita,F. Max Müller

Campbell bir Hindu metnindeki şu kavrayışa hayrandı : “Gerçek birdir, bilgeler ona değişik isimler verir.” Tanrı’ya atfettiğimiz tüm isimler ve suretler, tanım itibariyle dil ve sanatın ötesine geçen o nihai gerçekliğin işareti olan birer maske derdi. Mit de Tanrı’nın maskesidir görünen dünyanın ötesinde olan şeyin bir metaforudur. Ancak mistik gelenekler değişir, derdi. Ama bizi onu yaşama eyleminin ta kendisi konusunda daha derin bir farkındalığa davet etme konusunda uyum içindeler. Campbell’ın kitabında affedilmez günah dikkatsizlik, gözünü açmama, farkına varmama idi.

Yaratıcı Mitoloji, Joseph Campbell

Merhaba,

Rigveda ismi ister akademik ister günlük kullanımda olsun kendini uzun süre önce kalıcı olarak kabul ettirdi. İsmin eksiksiz resmi hali aslında Rig Veda Samhita‘dır. Sanskrit dilinde veda sözcüğü “bilgi”, özellikle de “kutsal bilgi” demektir ve bu yönüyle de onu bazen “bilgelik”veya ‘”hikmet” olarak karşılamak daha doğru olabilir. Modern Slovakçada veda hâlâ “bilgi” demektir. Sözcüğün Hint-Avrupa kökünü “bilmek” anlamındaki Almanca wissen’de, “ince zeka ve nükte” anlamındaki İngilizce wit’te yine görebiliriz. “Veda” sözcüğü yalın haliyle yalnızca Rigveda için değil, Hinduluğun önde gelen öbür kutsal metinleri Yajurveda, Samaveda ve Atharvaveda için de kullanılır. Rigveda, çevirmen Ralph T. H. Griffith’in deyişiyle, bu dört kitabın “en eskisi, en önemlisi ve genel anlamda en ilgi çekenidir.” Rig, “övgü, şükür” anlamına gelen Sanskrit sözcüğün doğru sayılabilecek harf çevirisidir ve “Mantra” -şükür ve dua— öğesinin büyük önemini yansıtır. Denebilir ki “Mantra” ve onun eşlikçisi “Brahmana” (“eleştirel düşünme” veya “akılcı tefekkür”), Veda öğretisinin ve felsefesinin, ama özellikle de Rigveda’nın özünü oluşturur: “Bilgeler seslerini ilahilerle duyururlar”

Yukarıda yapılan ayrım -şükür ve dua olarak Mantra ile eleştirel düşünme veya akılcı tefekkür olarak Brahmana- Rigveda’nın geleneksel yorumlarını da biçimlendirmiştir. Brahmanalar bazı Vedalara getirilen geleneksel yorumlardır ve ilahilerdeki betimlemeleri ve imgelemi düz yazıyla açıklar, ayinleri tarif eder. Genelde “Orman Metinleri” başlığıyla çevrilen Aranyakalar ise Mantraları ve bazen “mistik” olarak nitelendirilen ritüelleri yorumlar. Yorumların en bilinenleri, gerçekte kendi başına birer eser olan Upanişadlardır. Bu eserlerdeki kozmolojik ve felsefi fikirler Vedaların dili üstüne kuruludur ki, o fikirlerin bazı bakımlardan nüve olarak Rigveda’da zaten bulunduğunu görürüz. Veda, Brahmana, Aranyaka ve Upanişadlar şruti biçimli ilhamlar olarak adlandırılır; bunun Sanskrit dili edebiyatındaki karşılığı, “hatırlanan” anlamındaki şmirti, Batılı okuyucunun en iyi bildiği şmirti örneği de Bhagavad Gita‘dır.

Tevrat ve Kur’an gibi kutsal kitaplarda olduğu gibi, anılan kaynaklar Hint kültüründe birer anıt olarak yer almışlardır ve bundan dolayı onlar ortodoks olmayan geleneklerin de müfredatın da birer parçasıdır. Sözgelimi, Mohandas K. Gandhi özyaşamöyküsünde büyüdüğü yıllarla ilgili olarak, Max Müller’in Hindistan: Bize Ne Öğretebilir isimli kitabını ve Teosofi Cemiyeti’nin yayımladığı Upanişadlar çevirisini “ilgiyle okuduğu»nu anlatır ve şöyle devam eder: “[Okuduklarım] Hinduluğa bakışımı geliştirdi, onun güzelliklerini içimde yeşertti. Fakat başka dinlere karşı içimde bir önyargı da uyandırmadı.”

Aşağı yukarı İsa’dan önce 1500 ile 500 yılları arasındaki çağa Hindistan’da Vedalar Çağı denir. Bu ad, bu çağ üzerine bilgilerimizi borçlu olduğumuz ve hepsine birden Vedalar denilen ve çağın değişik dönemlerinde, kimlikleri bilinmeyen pek çok yazarın katkısıyla oluşmuş kutsal metinlerden gelmiştir. Veda sözcüğü Sanskrit dilinde ‘bilmek anlamına gelen ‘vid kökünden türetilmiştir. Anlamı ‘bilgelik, bilgi, kutsal yazıt, tören bilgisi’dir. Bir başka anlamı ise doğrudan Tanrı’dan gelen veya Tanrıların ilettiği sözlerdir. Veda ilahilerinin, kitaplarının, ‘Tanrısal ilhamın etkisindeki’ bazı peygamberler, ozanlar aracılığıyla iletildiği kabul edilir ve kutsal olarak görülürdü.
Başlıca dört Veda kitabının ilk olan Rigveda, insanlığın en eski dinsel metinleridir.

Bu kitapta Rigveda ilahileri içinde önemli yere sahip olan Marut Tanrıları ile birlikte İndralya, Agni’ye adanmış ilahilerin; o dönemlerde yapılmış çalışmalara da göndermeler yaparak hem Sanskrit transkripsiyonu, çeviri metni hem de etimolojik, dinsel anlamı hakkında emsalsiz yorumu bulunmaktadır.

Rigveda Samhita, İnsanlığın İlk Dinsel Metinleri, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak, Grace Halsell

Akron Üniversitesi tarafından yapılan 1996 tarihli Din ve Siyaset Anketi, Hıristiyan yetişkinlerin %31’inin, dünyanın bir Armagedon Savaşı’nda son bulacağı inancına katıldığını ve buna kuvvetle inandığını ortaya koymaktadır. Bu durum 62 milyon Amerikalının söz konusu inanç sistemini kabul ettiği anlamına gelmektedir.

John Green , Akron Üniversitesi Profesörü

Aşikar ki, Eski Ahit’teki eski peygamberlerinize ve Armagedon’la ilgili önceden haber verilmiş alametlere geri dönüp baktığımızda, acaba olacakları görecek nesil biz miyiz diye merak ediyorum… İnanın bana, (bu kehanetler) açık bir şekilde yaşamakta olduğumuz şu günleri tasvir ediyor.

BAŞKAN RONALD REAGAN,
1983’TE AMERİKA-İSRAİL HALKLA İLİŞKİLER KOMİTESİ’NDEN
TOM DİNE İLE YAPTIĞI BİR SÖYLEŞİDEN

Merhaba,

Grace Haldell söyle yazıyor: Beyaz Saray’da personel şefiydim. Eski Ahitt’ kıssaları dışında Orta Doğu hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Başkan Jimmy Carter ve Ronald Reagan’la birlikte Armagedon, yeniden doğmak ve özellikle de Cennet’e yükselebilen kimseler hakkında daha çok şey duymuştum. Bizlerin Kıyameti görecek nesil olduğumuzu ve özellikle şu anda yaşamakta olan insanların insanlık tarihini yok etmekle emrolunmuş kişiler olduklarını kendinden geçmiş bir vaziyette söyleyen Evanjelistleri bulmak için TV kanallarını tarardım.

Çocukluğumda geceleri, gökyüzünde olduğunu farzettiğim bir Tanrı’ya diz çökerek ibadet ederdim. Tanrı’yı küçük beynimin kelimelerle tanımlayabileceğinden çok daha büyük bir varlık bilirdim. Dinlediğim hikayeleri benimser ve uzun zaman aklımda tutardım. 1980’lerde, bu benimsediğim şeyin ne olduğunu öğrenmek istedim. Bu amaçla Jerry Falwell rehberliğinde iki kez kutsal topraklara yolculuk yaptım. Yolculuklarım Kehanet ve Siyaset (Prophecy and Politics) adlı bir kitabı ortaya çıkardı. Şimdi neredeyse yirmi yıl sonra Hristiyan olmanın ne anlama geldiğine bir kez daha bakmak istedim. Yeni araştırmam beni yerinde ve geçerli sorular sormaya yöneltti: Jerry Falwell gibi bir Hristiyan, niçin dünyanın sonu için dua ediyor? Yeni bir gökyüzü ve yeni bir yeryüzüne açılmak için bu dünyayı toptan yok etmek zorunda mıyız?


Armagedon inancı hakkındaki bu araştırmaya, yolun henüz başındaki birinin sorabileceği sorularla başladım.


Bazıları, hiçbirimizin bu dünya hayatında bir uzman ve yetkili ağız olacak kadar uzun yaşamadığını, yaşamın ve ölümün ne olduğunu anlamada her birimizin birer çömez olduğunu söylerler. Yaşlananlarımız için bile, ömür öyle kısa ki, amatör kalıyoruz. Sorularım ve cevaplarım hepimiz yani yolun başındakiler için.

Tanrı bugün biz yaşayanlardan Yeryüzü Gezegenini yok etmemizi mi istiyor, hatta istemenin ötesinde böyle bir emir mi veriyor?

Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tarihçinin Kayıtları’na (Shi Ji) göre Hunlar, Pulat Otkan

Merhaba,

Atatürk’ün direktifi ile 1934’te Sinoloji kürsüsünün kurulmasının ardından Türkiye’de başta Prof. Dr. Muhaddere Nabi Özerdim olmak üzere Sinoloji alanında önemli bilimsel çalışmalar ortaya konmuştur. Prof. Dr. Pulat Otkan da Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli Sinologlardan biridir. Akademik kariyeri boyunca Orta Asya tarihiyle ilgili önemli çalışmalar yapmış ve birçok öğrenci yetiştirirmiş olan Otkan’ın bu kitabı, kariyeri boyunca yapmış olduğu çalışmaların en önemlilerinden biridir.


Si Maqian’in başyapıtı olan ve Çin historiyografyasının abide eseri kabul edilen Tarihçinin Kayıtları (Shi Ji) adlı-eseri sadece Çin tarihi açısından değil, Çin ile ilişkilere sahip olan bütün bölge ve dünya tarihi açısından da büyük öneme sahiptir. Özellikle yazılı kaynakların son derece kısıtlı olduğu Hunların tarihi Ve Türk tarihi açısından, söz konusu eser elimizde bulunan en önemli kaynak durumundadır. Tarihçinin Kayıtları, kendisinden sonra yazılan Çin’in resmi hanedan kayıtları için bir örnek teşkil etmiş, Çin tarihyazımı bu büyük eseri bir model olarak kabul etmiş ve sonraki yüzyıllar boyunca da bütün resmi hanedan kayıtları bu model üzerine inşa edilmiştir. Türk tarihi söz konusu olduğunda ise elimizdeki en eski yazılı kaynak yine Tarihçinin Kayıtları‘dır.


Pulat Otkan, ShiJi içerisinde Hunlar ile ilgili en önemli monografileri Türkçeye çevirmiş ve notlandırmıştır. Kitabın giriş kısmında Hunlar’la ilgili bölümler, devamında ise Tarihçinin Kayıtları İçerisinde yer alan Hunlar’la ilgili bölümlerin çevirileri bulunmaktadır. Metinde Çincenin iki yaygın transkripsiyon sistemi olan Wade-Giles ve Pinyin birlikte kullanılmıştır; bu nedenle okuyucunun aynı sözcüğün farklı yazımlarıyla karşılaşması mümkündür. Kitabın sonundaki ekler bölümünde bu iki sistemi ve karşılıkları içeren bir tablo okuyucunun dikkatine sunulmuştur.
Pulat Otkan’ın uzun yıllar boyunca üzerinde çalıştığı bu eser ne yazık ki vefatıyla birlikte tam olarak bitirilememiştir. Bu durum mevcut eserin kıymetini eksiltmemekte ancak eğer tamamlayabilmiş olsaydı Otkan’ın yapacağı ilaveler, kendi düzeltmeleri ve notlarından bizi mahrum bırakmaktadır.

Tarihçinin Kayıtları, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kaybolan Millet, Dest-i Kıpçak Medeniyeti, Murad Adji

çünkü Gök de hayatın kendisi gibi değişkendir.

Merhaba,

Tarih nedir? Tarih yazıcılığına ne kadar önem verilmektedir? Resmi tarih yeniden değerlendirilebilir mi? Gizli ve açık siyasetin emrinde olan tarih yazıcılığında devamlılık, gerçekçilik ve güvenilirlik konuları zaman zaman tartışılan veya hiç tartışılmayan kalıplaşmış tezler oluşturmuştur. Tarihi hafızası olmayan bir toplumu yönetmek daha kolaydır. Bu sebeple resmi tarih yazıcılığı kadim zamanlardan beri önemsenmiştir. Resmi tarihin değerlendirilmesi asırlar içerisinde kalıplaşmış ve adeta dogma haline geldiği için sorgulanması daha da zorlaşmıştır. Gerçek alimlerin birçoğu, yaşadığı dönmede çok sıkıntı çekmiş, eleştirilmiş, önemsenmemiş, hatta cezalandırılmamıştır.

1937-1938 yıllarında, Sovyetler Birliği bilim dünyasından aydın kesimin imha edilmiş olması, sürgüne gönderilmesi ve çaresizleştirilmesi konusunda pek çok örnek verilebilir; Böyle zor dönemlerde bir bilim insanının davranışı, tercihleri çok şey ifade eder ve etmelidir. Sovyet döneminde mağdur edilen bilim insanlarının itibarları, ancak Sovyet Birliği’nin dağılmasından sonra iade edilmiştir.

Sovyetler Birliği döneminde imkansızı başaran Murad Adji, çok yönlü bir akademisyen: coğrafyacı, felsefeci, tarihçi, Türkolog, araştırmacı, yazar… O Rusya’dan önceki Bozkır tarihini anlatmaya çabalamakta ve bu gayretine sebatla devam etmektedir. Rusya’nın geçmişi ile kadim ve çağdaş bilimsel kaynakları bir bütünlük içerisinde tahlil ederek, Rusya tarihini yeniden değerlendirme cesaretini ortaya koyuyor.

Kendi köklerini unutmuş ve kendini kaybetmiş bir Türk’ün hayatını anlatan bu kitap, Ben Kimim? ve Köklerim nedir? soruları ile başlamaktadır.

Kaybolan Millet, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Türklerin Saklı Tarihi, Murad Adji

...toplum manası olmayan bu sözlere inandığı için yavaş yavaş çürüyor.

Merhaba,

Bu kitap, emperyalist Batı cephesinin dayandığı Avrupa merkezli tarih anlayışının gizlediği gerçekleri aydınlığa çıkaran muazzam bir çalışmanın ürünüdür.

gerçekten, yazar üç yıl inzivaya çekilip 1.500 e yakın kaynak inceleyerek ortaya çıkardığı bu eserde 3 bin yıllık Avrupa tarihi mi, Türk uygarlığının geçmişi mi, Büyük Kavimler Göçü mü anlatılıyor? Söylemek güç. O da, öteki de… Ancak geçmişi karartılmış, akrabalık bağları kopmuş, köklerini unutmuş bir milletin anayurdunu, inancını ve insanlığa kazandırdığı değerleri konu alırken, tarih hırsızlarının Türk’ten çaldıklarını da ifşa eden uzun, dertli, ama görkemli bir öykü bulacağımız kesindir.

Asırlardır sömürgeci siyaset güden Batı’nın, neden böyle olduğunu, tarihi süreç içinde nasıl bu hale geldiğini ortaya koyması bakımından da eser önemli bir özelliğe sahiptir. Atatürk‘ün dediği gibi: “Uyuyan milletler ya kaybolup giderler ya da köle olarak uyanırlar.”

Türklerin Saklı Tarihi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle, Yasemin Emre

Türk Mitolojisi, Prof. Dr. Bahaeddin Öğel

Oğuz destanında da görüldüğü gibi, Türk mitolojisindeki kahramanların hatunları, umumiyetle Tanrı tarafından gönderilmiş kutsal kadınlardı. Türk mitolojisindeki erkek insani, kadın ise ruhani bir kisveye bürünmüşlerdi.

Merhaba,

Her insan topluluğundan insan olmaz. Dolayısıyla millet olmanın özellikleri vardır. Tarihin derinliklerinden beri ortak yaşanmışlık, kederde ve sevinçte birliktelik ve varlık yokluk mücadeleleri verme; bu tecrübelerle ortak kültür oluşturma milletleri oluşturur. İşte mitoloji ortak kültür değerlerinden ve millet olmanın hatta büyük millet olmanın özelliklerindendir.

Türklerin yazılı ve sözlü olarak köklü ve zengin bir mitolojisi vardır. bu zenginliklerin tespiti, kayda alınması ve sonraki nesillere ulaştırılması son derece önemlidir. Prof. Dr. Bahaeddin Öğel‘in ömrünü vererek iki cilt biçiminde hazırladığı “Türk Mitolojisi” başlıklı eseri, Türk mitolojisinin tespiti, kayda alınması ve gelecek nesillere ulaştırılmasına gerçekten güzel bir örnektir. Gerçek anlamda geçmişe ve geleceğe ışık tutmaktadır.

Bugünkü milletler arasında da, köklü bir mitolojiye sahip olanlar veya olmayanalar vardır. Mesela Alman ve İskandinavya kavimleri, çok geniş ve eski bir edebiyata sahiptirler. Bunun için de bu milletler, tarihi metoda büyük bir önem vermişlerdir. Ne yapalım ki bizim de çok eski bir tarih ve edebiyatımız vardır.

Kitabın 1. cildi efsanalere ayrılmış.

  • Tarihlerde geçen ve özel olarak eskiden yazılmış Türk efsaneleri.
  • Halk ağzından derlenmiş efsaneler. Hun, Göktürk ve Uygurlarla ilgili efsaneler toplama ve inceleme.

Türk mitolojisinin motiflerini içinde toplayacak olan 2. cilt ise, devlet destanlarının, halk arasındaki kalıntıları ile izleri ve kökleri üzerinde durulmuştur. Halktan gelmeyen veya halka dayanmayan devlet destanlarının değerleri, daha azalmış olur. Eğer devlet mitolojisinin motifleri, halk destanları ile masalları içinde yaşamış ise, konunun ruhunun boyutları, çok daha büyük ve görkemli olacaktır.

Mehmet Bahaeddin Öğel, Orta Asya Türk Tarihi alanlarında uzman Türk tarihçidir.

Türk Mitolojisi, Kaynakları ve açıklamaları ile destanlar okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Asya’nın Uyanışı, Rene Gousset

Tekrar edelim, bu beşeri coğrafya meselesi içtimai bir mesele haline gelmiştir. Yerleşik ile göçebenin birbirlerine karşı duydukları duygular, aynı modern bir şehirde bulunan kapitalist bir cemiyet ile proleteryanın birbirine duyduğu duygunun aynısıdır.

Merhaba,

Özellikle 20.yüzyıl, dünyada küçük devletlerin istiklallerine kavuştukları bir dönemdir. Büyük İmparatorlukların kalıntılarından küçük küçük milli devletler meydana gelmiştir. 1924’te Le Reve İl De L’asie adıyla Rene Grousset tarafından neşredilen bu eser, emperyalist güçlere karşı bu küçük devletlerin bağımsızlık mücadelelerini ihtiva etmektedir.

Yazar birçok tahminlerinde isabetli olduğu gibi, kitabın hemen tamamında İngiliz aleyhinde olduğu görülmektedir. I.Dünya Savaşı sonrası Fransa ve diğer müttefiklere karşı oyun oynanmasını kabul edememektedir. Asya’nın Uyanması adlı bu kitapta, Türk Tarihi bakımından da çok önemli hususlar bulunmaktadır. Bugünkü “Filistin Meselesi” ve “Orta Doğu Buhranı”nın temeline inilmiş olması ve sebeplerinin açıklanması ayrı bir öneme haiz bulunmaktadır.

1885 yılında Fransa’da doğan Rene Grousset, Doğu araştırmaları konusunda bir hayli üne sahiptir. Uzun yıllar Doğu Dilleri Okulu’nda tarih ve coğrafya dersi vermiştir. Grousset‘in diğer eserleri arasında Asya Tarihi, Uzak Doğu Tarihi, Haçlılar ve Kudüs Frank Krallığı Tarihi, Bozkır İmparatorluğu, Dünya Tarihi bulunmaktadır. Rene Grousset 1952 yılında Paris’te ölmüştür.

Meselenin iç yüzü nedir?

Asya’nın Uyanışı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemine Emre

Sümerlilerde Tufan’Da Türkler, Muazzez İlmeyi Çığ,

Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cür’et gösteren adamlar olmalıyız.

Mustafa Kemal Atatürk

Merhaba,

Önce din kitaplarında yazılan sonra da çiviyazılı metinlerde okuna Tufan olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmış, “Sümerlilerin dili”nin “Türk dili”ne benzediği, onların Orta Asya’dan gelmiş olabileceği üzerinde durulmuş; ama kimsenin aklına “Tufan Efsane”sinin kaynağının Orta Asya olabileceği gelmemiştir. İlk kez James Churchwar‘ın Cilderen Of Mu adlı kitabında, Babilliler tarafından yazılan bu Tufan olayının 12 bin yıl önce Doğu Asya’dan başlayarak kuzeybatıya doğru uzanan büyük su taşkınlıklarından kalan anılar olduğunu ve bu Tufan sonucu Orta Asya’da birçok şehir ve kasabanın en az 12 bin metre derinliğe gömüldüğünü yazmışsa da, nedense bu, kimsenin ilgisini çekmemiştir. Bugün arkeologlar, Orta Asya’da yapılan kazılarda, 13-15 metre derinlikte yerleşme kalıntıları buluyor.

Muazzez İlmeyi Çığ, Tufan felaketinin hangi coğrafyada olduğunu tartışarak kanıtlarıyla kendi tezini açıklıyor.

Sümerlilerde Tufan’Da Türkler, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Anunnakiler, Gök Türk

Biz daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız.

Mustafa Kemal Atatürk

Merhaba,

1800’ler den beri arkeologları seferber edip; elde edilen bulguları, tabletleri doğru yorumlayan ülkeler bugün birer süper güç haline dönüşmüşlerdir.

Tabletlerde ne açığa çıkmıştı ki Osmanlı’nın kadim şehirleri büyük devlet arasında apar topar paylaşılmıştı? Tarihin akışını değiştiren şehirlerden Babil’i Ruslar kazarken Musul’u İngilizler, Khorsabad’ı niçin Fransızlar kazmıştır? Niçin bu ülkeler birbirlerinin kazı alanlarına karışmayıp elde elttikleri bulguları hep kendilerine saklamışlardır?

Bu kadim şehirlerin talanından 150 yıl sonra bile neden 2003’te ABD Irak’ı işgal ettiğinde yaptığı ilk işlerden biri Bağdat Müzesini basıp 15 bin parçayı götürmekti? Çoğu Sümer tarihini anlatan en az 6 bin yıllık çivi yazısı tabletlerin tamamı neden çalınmıştı? Anunnakilerin bilgisini, kronolojisini anlatan metinler ve Büyük Tufanı anlatan hikayeler neden ABD için bu kadar önemliydi? Bu yağmayı yapanlar sokaktan geçerken taş alıp vitrini indirenler değildir. bunlar kulaklık takan koordineli çalışan, çift kilitli kapılardan geçebilen, müzenin gizli bölmelerini bilen kişilerdir.

Ülkemizin önde gelen Anunnaki araştırmacılarından biri olan Gök Türk, son zamanlarda dünyada en çok konuşulan bu uzaylı türünü kapsamlı bir incelemeye tabi tutmuştur.

Birçok araştırmacı, Anunnakilerin Güneş Sisteminin bügünlerde keşfedilmeyi bekleyen en dış gezegeni Ninbiru/Planet X’ten 445 bin yıl önce dünyamıza geldiklerini ve bir sebeple 4 bin yıl önce gezegenimizden ayrıldıklarını savunmaktadır. Bu görüşü paylaşanlara göre Anunnaki tanrıları bu yüzyılda geriye dönmekte, Mezopotamya bölgesi onlar için hazırlanmaktadır. Fakat acaba gittiler mi?

Anunnakiler, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle, Yasemin Emre

Gök Tanrı Dini, Ergun Candan

Yerle gök arasında kutsal bir kapı varmış. Çift başlı kartal bu kapıyı tutarmış.

Merhaba,

Sırlar saklanmalı ve açıklanmamalıydı…

Ama geçmişe ait anıların unutulmasına da izin verilemezdi!

Sonunda bir çözüm bulundu…

Biz zamanlar Dünya’da yaşayan iki büyük uygarlık arka arkaya yaşanan büyük tufanlarla tarih sahnesinden silinmiş, sadece çevre kıtalara göç edenler hayatta kalabilmişlerdi.

İnsanlar yaşanan bu iki büyük yıkımın sonunda her şeye yeniden başlamak zorunda kalmışlardı. Yüzyıllar süren göler sonunda bizim kıtalarımızda yeni yerleşim birimleri oluşturulmuş ve buralarda insanlık yeni bir devreye hazırlanmaktaydı.

Binlerce yıl süren o muhteşem günler çoktan geride kalmış, insanlık artık aşağıya iniş sürecine girmiş, her geçen gün o eski bilgeliğin yerini yeni başlayan Demir Çağ’ın yaşam standartları almaya başlamıştı.

O büyük trajedi ve sonrasında yaşananlar gelecek kuşaklara aktarılmalı ve bu yaşananlar gelecekte de hatırlanmalıydı. O büyük Mu Kültürü unutulmamalıydı. Gelecekte birçok dine kaynaklık yapacak ve inisiyelerin yolunu aydınlatacak olan “Altın Çağ”a ait anılar ve bilgiler uyokolup gitmemeliydi.

Ancak ortada bir sorun vardı… Mu’ya ait bilgiler açık olarak aktarılamazdı. Çünkü insanlık farklı bir çağa doğru ilerlemekte ve bu çağda artık bilgilere yer olmayacaktı. Aksi takdirde tüm gidişat allak bullak olur ve insanlık aşağıya iniş sürecine geçemezdi. Bir taraftan da tüm olup bitenler ve Mu’ya ait bilgilerin hiç değilse bir kısmının aktarılması gerekiyordu.

Sırlar nasıl saklanacak… Nasıl açıklanacaktı?

Hem açıklanmalı, hem de saklanmalıydı… Ama bu öyle bir saklama olmalıydı ki, saklayalım derken tamamen unutulup gitmemeliydi.

Bu hayli zor bir işti… Adeta içinde çıkılmaz bir sorun gibi görünüyordu.

İşte o gece Ra-Mu’nun başkanlığı yaptığı ve yüzlerce Naacal rahibinin toplandığı o büyük mecliste buna bir çare arandı. Sırlar nasıl açıklanacak ama nasıl saklanacaktı? Naacal rahiplerinin ve seki Mu halkının hiç alışıkm olmadıkları bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. O güne kadar hiç böyle bir durumla karşılaşmamışlardı.

Mu’da böyle bir şeye ihtiyaç yoktu. Herşey apacıktı. Bilgiler herkese aynı şekilde apaçık aktarılabiliyordu. Şuursal yapıları buna uygundu. Şimdi ise farklı bir kıtada farklı bir sürecin içine girilmişti. “Altın Çağ”ın aydınlığı artık yavaş yavaş kararacak “Demir Çağ”ın karanlığı tüm dünyayı saracaktı. bu insanlığın aşamalı iniş sürecine gireceği anlamına geliyordu. bu çağda insanlık açık bilgiden uzak kalacaktı. Bunu en iyi bilenler bu toplantıya katılan rahiplerdi.

Kıtaları yaşanılan büyük tufanın sonunda parçalanmış ve geriye sadece küçük ada parçaları bırakarak okyanusun derinliklerine gömülmüştü. Ardından da Atlantis aynı kaderi yaşamıştı.

Bu büyük trajedilerin yaşanmasından önce çevre kıtalara göçler düzenleyenler bu geldikleri yerlerde her şeye yeniden başlama zorundaydılar. Yeni yapılar, mabetler kuracaklar ve geçmişin anılarını burada yaşatarak geleceğe aktaracaklardı. Ama en büyük zorluk bu anıların üstünü örterek anlatmakta yaşanıyordu. Hem anlatacaklar hem de saklayacaklardı. Açıkça değil, üstü perdelenmiş bir şekilde.

Ve sonunda bir yol bulundu.

Yaşanılan ve geçmişe ait inisiyatik bilgilerini hikayeleştirerek anlatacaklardı.

Böylelikle mitolojiler oluşturulmaya başlandı. Semboller öyle seçilmeliydi ki tamamen anlaşılmaz ve gelecekte insanların hiçbir şey anlamayacakları gibi olmamalıydı. Ama bir okunuşta da anlaşılamayacak kadar kapalı olmalıydı.

Bu ilk kez denecek olan bir uygulamaydı. Ezoterizmin ilk adımları işte bu şekilde atılmaya başlanıyordu.

Şimdi o günlere geri dönüyoruz…

Atalarımızın Gök Tanrı Dini, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Türk Mitolojisi, Antony E.Ocean

Dünyada hemen her milletin mitolojisi vardır elbette; fakat Türklerin, mitolojinin ötesinde kahramanlık destanları mevcuttur. Türk’ler tarih yazıcılığı yapmasa da kahramanlarıyla ve kahramanlıklarıyla destanlar yazmışlardır.

Merhaba,

Dünyada kökeni, geçmişi ve kahramanlıklarıyla; tarihin her döneminde, tarih sahnesine çıkan bir millet olarak Türkler, çok büyük bir kültürel zenginliğe ve kadim bir mirasa sahiptir. Öyle ki onların etkileşim içinde olmadıkları medeniyet hemen hemen yok gibidir.

Elbette böyle bir itibara ve şöhrete sahip olan bir millet kültürel bir mirasa da sahip olacaktır. Her ne kadar ilk dönemlerde Türkler tarih yazıcılığı yapmasa da kahramanlarıyla ve kahramanlıklarıyla destanlar yazmışlardır. İşte Türk mitolojisinin omurgasını söz konusu bu destanlar teşkil eder. Destanlar, efsanevi devirlerden sonra ki zamanlarda doğarlar ve pek çok mitolojik unsurları ihtiva ederler. Fakat Türk destanları dünya mitolojisinin aksine gerçeğe en yakın olanlarıdır.

Destanları ortaya koyan millet yani toplumdur.

Destan, bir ferdin, bir sanatkarın değil, milletin ortak dehasının ve zekasının ürünüdür. Ortaya koyucusu ortak deha olduğu gibi, değerlendirilmesi de ortak zevkin süzgecinden geçmiştir.

Türk destanları, meydana geldikleri tarihte, ait oldukları milletin ortak ülküsünü belirtirler. Bu özelliklerinden dolayı, millet hayatında önemli yer tutarlar. Milletin kendilerine güven duymalarını sağlar ve yeni nesillerde milli şuurun gelişmesinde yardımcı olurlar. Zaman içinde uzaklaşılan milli benliğe, dönüşü kolaylaştırırlar.

Dikkatle incelendiğinde Türk mitolojisi gerek İslamiyet’ten önce gerekse İslamiyet’in ektisinde olduğu süre boyunca destanlardan ibaret olduğu görülür. Zaman zaman manzum şekilde yazılan bu destanlar, dünyada başka hiçbir mitolojide olmayan bir yapıya ve huviyete sahiptirler. Burada ana tema yiğitlik ve kahramanlıktır.

Destanlar, halk dilinde asırlarca yaşadıktan sonra yazıya geçirilmiştir. Bu zaman içinde destanlar Türklerin, duygu, düşünce, görgü, hayal ve hatıralarıyla zenginleşir. Tarihin ister istemez birbirine benzeyen nice kahramanları ve kahramanlık olayları, bu destanlarda birbiriyle kaynaşmış ve tarih içinde Türk fazilet ve kahramanlığını özetleyen bir örnek olmuştur.

Türkler “töre” adını verdikleri sözlü yasalar gibi destanlarına da sadık kalmış ve onları nesilden nesile sözlü ve daha sonra yazılı bir şekilde aktararak korumuşlardır. Bugün, Türk mitolojisi bütün zenginliğiyle bu sayede vücut bulmuştur.

Mitoloji Eski Yunanca’da ” geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi” gibi bir anlam barındırmaktayken, zamanla Doğu dillerinde efsane, Batı dillerinde ise mit anlamı kazanmıştır.

Mitoloji kelimesinin Türkçe karşılığın söylen bilimi veya söylence bilimidir.

Türk Mitolojisi, kitabı isimleri güç kuvvet anlamına gelen Türklerle ve efsaneleriyle tanıştırıyor. Yaradılış Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Atilla Destanı, Bozkurt ve Ergenekon Destanları, Türeyiş ve Göç Destanları, Alper Tunga Destanı, Şu Destanı gibi destanlar farklı coğrafyalarda ; ama aynı kahramanlar tarafından yazılmıştır. Türk Mitolojisi baştan sona cesaretle örülen serüvenler ve kahramanlıklarla dolu, derin destanlar bütünüdür.

Türk Mitolojisi, Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Hepiniz Türksünüz, Gene D.Matlock

Türkler ve Hindular tüm dinleri insanlığa miras bıraktılar. Ancak onlar sadece bir yerde oturup Tanrı’ya (Yaratılış) tapınma yöntemleri icat etmediler. İnsanın itikatları, bütün insanlığın ruhlarının en derinlerinde yaşar. Bedenlerimizin, ruhlarımızın, davranışlarımızın ve akıllarımızın bir uzvu gibidir. Aslında onlar bizim kendi bedenlerimiz, ruhlarımız, davranışlarımız ve akıllarımızdır.

Merhaba,

Aslen Amerikalı bir araştırmacı olan ve daha önce de tarih ve ruhsal konularda kitapları bulunan Gene Matlock’un kitabı yazmaktaki esas amacı ise, Hıristiyan inancının temellerini oluşturan ve kadim Türklerin Tengri (Gök Tanrı) dinine ait olduğunu öne sürdüğü “Haç”, “Kutsal Teslis”gibi kavramların daha içrek anlamlarını ortaya koyarak, bunu kendi önermesi olan “spiritüel bilim” ile insanlığın hizmetine sunmak. İnsan ırkının bu yolla kurtulabileceğine ve dünyanın, ucuna gelip dayandığı felaketleri böylelikle etkisiz hale getirebileceğine inanıyor.

Matlock’un bir diğer hedefi, Türk Uluslar, Hindistan, Katolik ve Meksika arasındaki “gizemli” bağlantıları ortaya koymak olmasına karşın buldukları şüphesiz ki Türkleri daha çok ilgilendiriyor ve zaten ilgilendirmeli de. Çünkü bu kitapta yazanlar Türklerin, yüzyıllar boyu dayatıldığı şekliyle ve Avrupalı bilimadamlarının, araştırmacıların, yazarların iddia ettiği gibi, yerleşik kültüre sonradan geçerek geç modernleşen göçebe bir etnik grup olmadığını söylemesinin yanında, aksine onların dünyadaki insan ırkının, dört büyük dinin ve belli başlı büyük kültürlerin kurucuları olduğunu destekleyen kanıtlar sunuyor.

Son dönemde, özellikle Haluk Tarcan , Kazım Mirşan gibi değerli araştırmacıların Türklüğün kökeni üzerine yaptığı çalışmalar ve ortaya çıkan Öntürkler (Protürkler) gibi kavramlar da benzer bir paralellikte ilerliyor. Kitap açısından bir başka önemli nokta ise işte burada ortaya çıkıyor. Bu iddialar dünyada her geçen gün (fazla yüksek sesle olmasa da) telaffuz edilmesine karşın Türkçe’de bu konuda çok fazla eser bulunmuyor. Bu kitap sözü edilen iddiaları destekleyen ve hatta daha değişik boyutlara taşıyan belki de ilk kitap.

  • Tarih yeniden mi yazılacak?
  • Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
  • Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
  • 12 bin yıl önce Kuzey Sibirya’da gelişmiş bir uygarlık ani bir kutup kaymasıyla buzlara gömüldü mü?
  • Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
  • Hz. ibrahim, Hz. Musa, Haz. İsa, Haz. Muhammed ve Buda Türk müydü?
  • “Işık doğudan geliré ne anlama geliyor?
  • Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?

Kitapta soruların cevabını bulurken, tarihi araştırmalarla bizlere değerli eserler veren uzmanlarla tanışma imkanı doğuyor. Bunlardan biri Murad Adji diğeri ise Prof. Dr. Bahaedddin Öğel.

Ayrıca Türk kültürünü dünyaya yayan doğuştan filozof ve şair olan Erke Han ile tanıştırıyor. Çünkü Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.

Gerçekler bizden saklanmaya çalışılsa da gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir özelliği var.

Hepiniz Türksünüz, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak için.

Yazarlar sizleri okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Eski Türk Mitolojisi, Jean-Paul Roux

Ben ki, Tengriye benzerim, Tengriden geldim” diyen Bilge Kağan, bir başka yerde ise “Ben ki, Tengriye benzerim, Tengri tarafından görevlendirildim” der. Halka hükümdarlarını veren odur. Tonyukuk Yazıtında görüldüğü üzere, Tengri “Sana bir kağan verdim” der. Tahta çıkma törenlerinde, hükümdar ile gök arasındaki ilişki ritüellerde görülür: Hükümdar keçeden bir halının üzerinde havaya kaldırılır…

Jean-Paul Roux

Merhaba,

Gecenin sakinliği hücrelere yansırken; tüm enerjiler dinlenmeye çekilmişken ; şifa bekleyen hastalar için eller gökyüzüne Tengri’ye yönelmişken; annem huzurla uykuya dalmışken; dışsal sorumlulukların hepsi tamamlanmışken; merkeze kendine dönme zamanı.

Sessizliği dinlerken yaşamın en etkin ilacı olan kitaplarla yola devam…

Yıllar, yıllar önce bir sohbet esnasında cümle içerisinde “Tanrı” kelimesini geçirmiş olmamdan rahatsızlık duyan arkadaşım “Tanrı denmez” dedi.

Gülümsedim….

Gelin, Eski Türk Mitoloji tarihine dönelim. Kültürümüzü yakından tanıyalım. Bakalım ne diyormuşuz, ve dahasını yeniden öğrenelim.

Jean-Paul Roux Fransız oryantalist ve Türkolog 1925 yılında Paris’te doğdu. Orta-Asya ve Türk kültür tarihi üzerine yaptığı alan çalışmalarıyla tanındı.

Jean-Paul Roux kitabın arka kapağından söyle sesleniyor:

Eski Türk halklarının dinlerini ve mitolojilerini kesin ve güvenilir bir biçimde ana hatlarıyla betimlemek için vakit henüz çok erken. Dinleri, tek tanrı ya da en azından diğer tanrılardan daha üstün olan bir gök tanrı inancına dayanmaktadır. Fakat ayrıca insanüstü güçlere de inanmakta, hayvanlara ilgi duymakta ve şüphesiz totemizme meyletmekteydiler. Dinleri, dünyanın başlangıcı ve sonuna fazlaca eğilmezken, daha çok büyük şahsiyetlerin doğumunu ve boyların oluşumunu açıklamaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, genellikle bir hayvanla bir insanın birleşmesi ya da bir ışığın müdahalesi…

Giriş bölümünde ise:

“Tarihteki ilk Türk İmparatorluğu milâdî takvime göre ancak
6. kurulmuştur. Elbette daha önce de Türkler mevcuttu, muhtemelen bu tarihten çok daha önceleri, çünkü tarihi ait yazılı belgeler büyük farklılıklar içermektedir. Ne var ki, bizler yalnızca M.Ö. ki dönemde değil, M.S. 5. yüzyıla kadar ki dönemde bozkırlarda bir görünüp bir kaybolan göçebe devletlere ilişkin pek fazla bilgiye sahip değiliz. Çin kaynaklarında yer alan kısa bilgiler ve genellikle Çince çevriyazı olarak mevcut tek tük sözcükten, Türklerin türemiş olabilecekleri halkların etnik kimliği ve dilleri konusunda güvenilir bilgiler elde etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bir söylen ya da dinsel olaydan hareketle, bir topuluğun Paleolitik-Türklere veya Proto-Türklere mensup olabileceğini düşünürken, çok dikkatli olmak lazım. 6. yüzyıldaki Türklerin M.Ö. 2. yüzyılda Çin sınırında büyük bir devlet kurmuş olan Hiung-nuların soyundan geldiğine inanan Çinliler ister haklı isterse haksız olsunlar, kesin olan bir şey vardır, o da Hiungnuların, hükümdarlıklığı altında Türkçe konuşan bazı boyları topladıkları ve mutlaka ardıllarının kültür ve düşünce yapısı üzerinde çok etkili olduklarıdır. Hiung-nulardan kalan ve bugüne kadar, şüphesiz kökü daha eskilere dayandığı düşünülen tek sözcük, gök Tanrı’nın adı olan Tengri’dir. Gerçi bu, söz konusu olan dinin çok eskilere dayandığına işaret eder, ancak Türklere mi yoksa Moğollara mı ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Çünkü bu sözcük her iki dilin ortak söz varlığına aittir. Buna rağmen, biz her ne kadar Hiung-nularda Türk ögesinin baskın olduğu yolundaki görüşe meyletsek de, Türkler yerine daha başka etnik grupları örneğin Altaylı ya da Hint-Avrupalı oldukları düşünülen Wusunlar ya da Tung-huların mirasçıları, belki de Moğolların ataları olan Wu-huanlar, Sien-piler söz konusu olduğunda, bu şüphemiz daha da artmaktadır, Büyük ihtimalle, milâdî takvime göre 260 yılı dolayında Baykal Gölü civarından Çin sınırına göç etmeye başlayan Tabgaçlar (T’o-pa) Türk idiler. Kao-kiu Ting-linglerde de durum aynıdır; bu boyun bir kolundan daha sonra Tien-leiler (Töles) ve ardından Uygurlar türemiştir.”

“Rivayete göre T’u-küeler ya da Türkler, Hiung-nulara bağlı bir gurubun ardılıydılar. Bunlar Altay Dağlarında kendi içlerine kapalı bir biçimde yaşıyor ve Avarları (Juan-Juan) kendilerine vasal yapmışlardı.”

Türklüğün özüne inmek ve kültürünü tanımak isteyenler için kitabı buraya bırakıyorum.

Okuma listesinde yer alan Eski Türk Mitolojisi, Jean-Paul Roux kitabının ulaşmasında emeği geçen, İstanbul, Eylül Kitabevi Ve Sahaf’a teşekkür ederim..

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

“Psikolojik,Kültürel Ve Dini Boyutlarıyla” RÜYALAR, Kelly Bulkeley

Her rüyada en az bir adet erişilemeyen nokta- sanki bir öz vardır, bu öz bilinmeyenle irtibat noktasıdır.

Sigmund Freud

Merhaba,

Sağlık paydasında, Annemin yaşadığı sürecin çekilen fotoğrafları, kelimelere dönüşürken; her anın detayı yazılarda yerini aldı. Yaşamın en önemli paydası olan “sağlık” konusunda içsel ve dışsal gediklerimizin farkında olduk…

Şu an Annemin başucunda Reiki müziği eşliğinde yaşam enerjisini kullanarak hücrelere şifa alırken; huzurla nefes veriyoruz.

Annemin rüyalarının anlamını çözmek için paylaşım listesindeki kitapla şifa almaya devam ediyoruz.

Freud‘un The Interpretation ofDreams (Rüyaların Yorumu) adlı kitabı, yayınlanmasından bu yana geçen yüz yıl içerisinde, rüya araştırmaları ve insan beyninin anlam üretme kapasitesinin incelenmesinde verimli bir kaynak olmuştur. Rüyalar, din, kültür, tarih ve ruhun dinamik bir karşılıklı etkileşimle birleştiği yaratıcı hayali mekân hakkında, eşsiz bir anlayış sunmaktadır. Bu kitabın amacı bu yaratıcı mekânı incelemek, Freud‘un ifadesiyle “rüya merkezi“nin gizemli derinliklerini anlamaya çalışmaktır. Rüyalar, dini araştırmalar, antropoloji, tarih ve psikoloji bilginlerinin kışkırtıcı yazılarından oluşan bir koleksiyonu bir araya getirmektedir. Yirmi üç bölümde en önemli teoriler, en çekişmeli tartışmalar ve gelişmekte olan bu alandaki en heyecan verici yanlar vurgulanmaktadır. Rüyalar, araştırmacılar, öğretmenler, öğrenciler ve genel okuyucular için aynı şekilde, çağdaş rüya araştırmalarının sunabileceği en iyi tek ciltlik ansiklopediyi sağlamaktadır.


Kitap, üç geniş tematik kısım halinde düzenlenmiştir: Gelenekler, Bireyler ve Yöntemler. Her ne kadar her bölüm bu üç temaya da temas ediyorsa da, üç ana kısım hangi bölümlerin esas olarak (l) rüya inançları ve belirli bir kültürel geleneğin uygulamaları; (2) belirli bireylerin rüya deneyimlerini ve (3) rüya görmenin kökenini, işlevini ve amacını araştırmak ve anlamak için kullanılan yöntemlere odaklandığını belirtmektedir.

Rüyalarla ilgili detaylı kazı çalışması yapanlara, rüya merkezinin gizemli derinliklerini anlamak iyi gelecektir.

Psikolojik, Kültürel Ve Dini Boyutlarıyla” RÜYALAR, Kelly Bulkeley eserini buraya bırakıyorum. Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Mitler, Rüyalar Ve Gizemler, Mircea Eliade

Şiir, dili yeniden yaratma çabasıdır; diğer bir deyişle, mevcut geçerli dili, gündelik hayatın dilini feshetme ve yeni, özel ve kişisel, son tahlilde gizli bir anlatım tarzı icat etme çabasıdır.

Mircea Eliade

Merhaba,

İnsanın evrendeki benzersiz varoluşunun sırrını açıklayabilecek iki farklı “gerçeklik” olduğunu söylüyor bize Eliade: Mitler ve Rüyalar. İki farklı dünya bu… Mitler Âlemi ve Rüyalar Âlemi. Peki, aslında ikisi de bir yalana dayanmıyor mu? Yani gerçek-olmayana? Gerçeğin arayışında gerçek olmayandan ne umabiliriz? Mitler, geleneksel, arkaik insanın, “ilkelin” dünyasına açılan bir kapı… Rüyalarsa “modern” insanın bir takıntısı. Meseleyi geleneksel ve modernden açınca, belki de fark etmeksizin son yüzyılın hattâ son birkaç yüzyılın en önemli olaylarından birine temas etmiş oluyoruz: İki uygarlığın bir tarafta geleneğin temsilcisi Doğu ile diğer tarafta modernliğin temsilcisi Batı’nın karşılaşması ve hesaplaşması.

Mitler, Rüyalar Ve Gizemler, Mircea Eliade kitabını taslak olarak buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


Bir göz at!

Ebedi Dönüş Miti, Mircea Eliade

“Adaletin kabul edilmediği ve masumiyetin utanç verici olduğu,kötülerin iyilere düşmanca zarar verdikleri, düzenin, yasanın ve askeri disiplinin gözetilmediği, inançların görevini yerine getirmediği, kadınlara ve çocuklara merhamet gösterilmediği bir zamandır bu” diye yazar Lactancia.

Ebedi Dönüş Miti, Mircea Eliade

Merhaba,

Gerçekliğin “Merkez Semboliz” e katılmakla nasıl elde edildiğini gösteren olaylar: Şehirler, tapınaklar, evler “Dünya’nın Merkezi’yle bir tutulduklarında nasıl gerçek oluyorlar?

Arkaik insanın davranışı gözlemlenirse, şu olay göze çarpar; Ne dış dünyadaki nesnelerin, ne de insan faaliyetlerinin tek başlarına değeri yoktur. Bir nesne ya da bir eylem değer edinir ve bunu yaparken gerçek olur, çünkü öyle ya da böyle onları aşan bir gerçekliğe katılır. Onca taş arasında, sadece bir taş kutsal olur, dolayısıyla o an varlık’la dolar, çünkü hiyerofaniyi (kutsalın tezahürü) oluşturmuş ya da mana’sı belli bir sembolizmi sergilemiş ya da mitsel bir davranışı anmış olur.

İkamet etme ya da “yaşamsal alan” olarak kullanılma amacı taşıyan her toprak ilk önce “kaos”tan “kozmos”a dönüştürülür; yani ayin sayesinde gerçek hale geldiği bir “şekil” kazanmış olur. Elbette, gerçeklik arkaik zihniyet için güç, etkililik ve süre olarak tezahür eder. Bu yüzden tam anlamıyla gerçek, kutsallık’tır; çünkü kutsallık mutlak olarak vardır, etkili bir şekilde eyler, yaratır ve eşyanın sürüp gitmesini sağlar. Sayısız kutsama, mekanların, nesnelerin, insanların vs. ilkel insanın gerçek olana takıntısını ve varlığa olan susamışmışlığını ele verir.

Şehirlerin ve tapınakların göksel arketiplerine olan arkaik inanca paralel olarak, belgelerle çokça teyit edilmiş başka bir dizi inanç vardır: bu inançlarda “Merkez”in itibarı vardır. Merkez‘in mimari biliminin sembolizmi şu şekilde ifade edilebilir:


1. Kutsal Dağ —ki burada Gök ve Yer buluşur— Dünya’nın merkezindedir ;


2. Her tapınak ya da saray —bunun uzantısı olan her kutsal şehir ya da kraliyet ikamet yeri— bir “kutsal dağ”dır ve böylece merkez olur;


3. Bir Axis Mondis ( Latince dünyanın ekseni) olduğuna göre, Kutsal kent ya da tapınak Gök, Yer ve Cehennemin kesişme noktası olarak kabul edilir.

Yerin merkezi olan cehennem ve göğün “kapısı” aynı eksen üzerinde bulunurlar ve bir kozmik bölgeden başka bir kozmik bölgeye geçiş bu eksen üzerinde gerçekleşir. Tarihöncesi dönemde, aynı teorinin belli belirsiz var olduğunu kabul etmek İçin belli nedenlerimiz olmasaydı, Semang pigmelerindeki bu kozmik teorinin gerçekliğine inanmakta tereddüt ederdik. Mezopotamya inançlarında merkezi bir dağ Göğü ve Yeri birleştirir; bölgeleri endi aralarında bağlayan “Ülkelerin Dağı”dır bu.

Her Doğu kenti dünyanın merkezinde bulunuyordu. Babil bir Bab-ilanı’ydi yani “tanrıların kapısı”ydı, çünkü tanrılar oradan yeryüzüne iniyorlardı.

Aziz kentler ve yerler kozmik dağların tepelerine benzetilir. Bu yüzden Kudüs ve Sion Tufan’da su altında kalmadılar. Diğer yandan, İslam geleceğine göre dünyanın en yüksek yeri Kabe’dir, çünkü “kutup yıldızı” onun Göğün merkezinin karşısında olduğunu gösterir.

Son olarak, Kozmosun merkezindeki konumlarından dolayı kutsal tapınak ve kent kozmik bölgenin -Gök, Yer ve Cehennem -her zaman buluştuğu noktadır.

Dolayısıyla “Merkez” bizzat kutsal alan, mutlak gerçekliğin alanıdır. Aynı şekilde, mutlak gerçekliğin bütün diğer sembolleri (Hayat Ağacı ve Ölümsüzlük, Gençlik Pınarı, vs.) de bir Merkezdedirler. Merkeze götüren yol “zor bir yol”dur (dûrohana) ve bu gerçeğin bütün düzeylerinde doğrulanır: Tapınağın zor aşılan çemberlerle çevrilmiş olması (Baraburdur’da olduğu gibi); mübarek yerlerin ziyareti (Mekke, Hardwar, Kudüs, vs.); Altın Post, Altın Elma, Hayat Otu’nun kahramanca seferlerinin tehlike dolu yolculukları; labirentlerde kaybolmalar; kendine doğru, varlığının “merkezine” doğru yol arayanın karşılaştığı zorluklar, vs. Yol çetin, tehlikelerle doludur, çünkü aslında bu yol dindışı olandan kutsal olana bir geçiş ayinidir; geçici ve aldatıcı olandan gerçekliğe ve ebediliğe; ölümden hayata; insandan ilahlığa. “Merkeze” ulaşmak bir kutsanmaya, bir intisaba eşittir; dün dindışı ve aldatıcı olan bir varoluşun yerini gerçek, sürekli ve etkili yeni bir varoluş almıştır.

Yaradılış eylemi tezahür etmemiş olandan tezahür etmiş olana bir geçişi, ya da kozmolojiden bahsetmek gerekirse Kaos’tan Kozmos’a bir geçişi gerçekleştiriyorsa; Yaratılış, anlamının tüm genişliğiyle bir “merkez”den gerçekleştiyse; dolayısıyla cansızdan canlıya kadar varlığın tüm çeşitleri yalnızca tam anlamıyla kutsal bir alanda varoluşa kavuşabiliyorsa , demek ki, kutsal kentlerin sembolizmi (“dünyanın merkezleri’), şehirlerin kuruluşunu yöneten uzamsal veri (geometrik) teorileri, bunların inşa ayinlerini açıklayan görüşler bizim için şahane bir şekilde aydınlanmış oluyor.

Geçmişe, geriye dönerek, insanlığın içinde bulunduğu durumun kazı çalışmasını yaparak; okuyarak, araştırarak, bugünü ve içinde bulunduğumuz durumun nedenlerini daha iyi anlayabiliriz.

Dinler tarihi alanına yaptığı önemli katkılarıyla hem dünyada hem de Türkiye’de tanınan Mircea Eliade’ın bu eseri kendisinden sonraki çalışmaları önemli oranda etkilemiştir.

Ebedi Dönüş Miti, Mircea Eliade okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Babil Simyası ve Kozmolojisi, Mircea Eliade

Bir kültürü yükseltebilecek kişi, bir olgunun anlamına o olgunun dış görünüşlerinin, alışıldık biçimlerinin ötesine geçerek ulaşan kişidir. Diğerleri, o yoğun konformist kitle, ideolojileri ne olursa olsun ölü biçimlerin zorbalığını sürdürmekten başka bir şey yapmazlar…

Mircea Eliade

Merhaba,

“Tehlikelidir, kırılgandır, dikkat boyalıdır, imdat çıkışı, park edilmez, giriş yoktur, giriş, çıkış” vb. gibi gözün ve elin ulaşabileceği edatlar. Yüzyıllar öncesinden kalan tabletlerden aldığımız mesajlara, sembol okumalarına bakacak olursak günümüz mesajlarını ve yazılı düşünce boyutunu nasıl değerlendirirsiniz?

Sizce tüm bu edatlar geleceğe hangi bilgiyi ve bilinç düzeyini aktarıyor olabilir?

Farkındalık sorularını düşünürken, Babil diyelim…

Tüm kitaplarını büyük keyifle okuduğum öğretmenim Joseph Campbell: Babilli Hamurabi (İÖ 1750 civarı) çok ünlü Sami savaşçı kralların ikincisiydi. Yaratılış 10: 8-12’de Nemrut “Rabb’in önünde yiğit bir avcı” olarak anılan monarkın o olabileceği düşünülmüştür. Babil’in güneş tanrısı Marduk Destanı onun hükümdarlığı dönemine aittir. Marduk’un kadim denizin yaşlı tanrıçası Tiamat’ı yenmesi, dünyanın o bölgesinde bundan böyle evrensel doğa tanrıçası yerine siyaseten kabul edilmiş kabile tanrılarına sadakat gösterebileceğini belirleyen olaydı.

Mircea Eliade’nin Simge, Mit, Kültür kitabında ise şöyle yazar: insanoğlunun gelişimini anlama uğraşında bir devrim yaratacağını çoktan anlamıştır. Büyük buluşların -metalurji, tarım, takvim, yasa, vb. insanoğlunun varoluşunu önemli ölçüde şekillendirdiği zaten bilinmektedir. Ancak bu dönüşümün içsel dinamiği ile bunun kozmosa olan açılımları anlaşılamamıştır. Gerçekten de her yeni büyük buluşla birlikte insanoğlu ampirik bilgilerinin ufkunu genişletip yaşama olanaklarını yenilemekle, kalmamış, yeni bir kozmik düzey keşfetmiş, başka gerçeklik düzeni deneyimlenmiştir. Zihinsel sıçrayışı kışkırtan şey metaller keşfi değildir; İnsanoğlunun başka bir kozmik düzey bulmasına, yani o zamana kadar bilinmeyen ya da anlamsız görünen gerçekliklerle ilişkiye girmesine yardım eden şey bu madenlerin “varlığı” olmuştur. Başka bir değişle metalurji tarım vb. gibi insanoğlunun Kozmos hakkında yarattığı imgeyi değiştirmesine yol açar, bu yüzden de insanoğlunun durumunu kökten değiştiren zihinsel sentezleri doğurur. Sonraki keşiflerce aşılan ya da geçersiz kılınan bu zihinsel sentezler, insanlığın psişik ve tinsel evriminin gerçek etmenleridir. Bu noktanın altını iyice çizmek gerek, çünkü modern bilim bu keşiflerin hem kozmolojik anlamlarını hem de deneysel değerlerini son derece ihmal etmiştir. Söz konusu olan var olma kavgasında yeni, sıradan bir araç (maden, tarım vb.) değildir, daha çok o zamana kadar insanoğlunun ne düzeylerini ne de ritimlerini bildiği başka bir Kozmosun açığa çıkarılmasıdır. Bu “açığa çıkarma” sözcüğünü etimolojik anlamıyla anlamak gerekiyor, insanın önünde yeni bir kozmik düzen “açılır”, insan buraya somut olarak, deneysel olarak girer. Bunun yanısıra metallerin “varlığı” sayesinde, Örneğin “metalik döngülerle” ya da maden filizlerinin “büyüdüğü” yer olan “toprak ananın dölyatağı” ile büyülü biçimde ilişki kurmasını sağlayacak yolu keşfeder. Metalin insanoğlunun deneyimleri arasına girmesi bile onun yapısını kökten değiştirmiştir, çünkü Kozmos konusundaki bütün zihinsel sentezlerini değiştirmiştir.

İzmir, İnkilap Kitabevinden aldığım Zihniyetler tarihine başlangıç niteliğinde olan Babil Simyası ve Kozmolojisi Mircea Eliade’nin kitabına.

Bu çalışmada odak noktası kadim Mezopotamya kültürüdür. Kadim ve kutsal yerler aynı zamanda doğumun, yaşam ve ölümün anlamlandırıldığı ilk merkezlerdir. Babil şehri Akkadcada “tanrının kapısı”dır ve doğaüstüyle kurulan bir persfektifi içerir. İnsanlığın kozmosa bakışını ve zihinsel gelişiminin arketipini yansıtan en iyi örneklerden biridir.

İlk uygarlıklarda hayata bakışın, çalışma ve inancın, nesne ve adların bugünden farklı bir karşılığı bulunmaktaydı.

Bu kitapta Babilliler’in metalurjik törenleri, derin simya bilgileri, hekimlik ve büyü sanatları, madenlerin, taşların ve bitkilerden söz edilmektedir.

Mircea Eliade, Romanya’da doğmuş bir dinler tarihçisidir. Felsefeci, kurmaca yazarı ve üniversite hocasıdır.

Babil Simyası ve Kozmolojisi, kitabı okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre