“Psikolojik,Kültürel Ve Dini Boyutlarıyla” RÜYALAR, Kelly Bulkeley

Her rüyada en az bir adet erişilemeyen nokta- sanki bir öz vardır, bu öz bilinmeyenle irtibat noktasıdır.

Sigmund Freud

Merhaba,

Sağlık paydasında, Annemin yaşadığı sürecin çekilen fotoğrafları, kelimelere dönüşürken; her anın detayı yazılarda yerini aldı. Yaşamın en önemli paydası olan “sağlık” konusunda içsel ve dışsal gediklerimizin farkında olduk…

Şu an Annemin başucunda Reiki müziği eşliğinde yaşam enerjisini kullanarak hücrelere şifa alırken; huzurla nefes veriyoruz.

Annemin rüyalarının anlamını çözmek için paylaşım listesindeki kitapla şifa almaya devam ediyoruz.

Freud‘un The Interpretation ofDreams (Rüyaların Yorumu) adlı kitabı, yayınlanmasından bu yana geçen yüz yıl içerisinde, rüya araştırmaları ve insan beyninin anlam üretme kapasitesinin incelenmesinde verimli bir kaynak olmuştur. Rüyalar, din, kültür, tarih ve ruhun dinamik bir karşılıklı etkileşimle birleştiği yaratıcı hayali mekân hakkında, eşsiz bir anlayış sunmaktadır. Bu kitabın amacı bu yaratıcı mekânı incelemek, Freud‘un ifadesiyle “rüya merkezi“nin gizemli derinliklerini anlamaya çalışmaktır. Rüyalar, dini araştırmalar, antropoloji, tarih ve psikoloji bilginlerinin kışkırtıcı yazılarından oluşan bir koleksiyonu bir araya getirmektedir. Yirmi üç bölümde en önemli teoriler, en çekişmeli tartışmalar ve gelişmekte olan bu alandaki en heyecan verici yanlar vurgulanmaktadır. Rüyalar, araştırmacılar, öğretmenler, öğrenciler ve genel okuyucular için aynı şekilde, çağdaş rüya araştırmalarının sunabileceği en iyi tek ciltlik ansiklopediyi sağlamaktadır.


Kitap, üç geniş tematik kısım halinde düzenlenmiştir: Gelenekler, Bireyler ve Yöntemler. Her ne kadar her bölüm bu üç temaya da temas ediyorsa da, üç ana kısım hangi bölümlerin esas olarak (l) rüya inançları ve belirli bir kültürel geleneğin uygulamaları; (2) belirli bireylerin rüya deneyimlerini ve (3) rüya görmenin kökenini, işlevini ve amacını araştırmak ve anlamak için kullanılan yöntemlere odaklandığını belirtmektedir.

Rüyalarla ilgili detaylı kazı çalışması yapanlara, rüya merkezinin gizemli derinliklerini anlamak iyi gelecektir.

Psikolojik, Kültürel Ve Dini Boyutlarıyla” RÜYALAR, Kelly Bulkeley eserini buraya bırakıyorum. Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kitleler Psikolojisi, Gustave Le BON

Merhaba,

Son birkaç yazı PsikoSpiritüel çalışmalar üzerine oldu. Yıllarca kendini bu konuda geliştirme gayretinde olan bir öğrenci olarak; konuyla ilgilenenlere köprü kurma amacıyla paylaşıldı.

Daha önce sorduğum soruyu tekrar hatırlayalım, “İnsan hangisinin alanına girmez?”

Tarih, sosyoloji, psikoloji, edebiyat, felsefe, bilim, antropoloji hepsi insanı ve insanlık tarihini kapsayarak araştırmalar ve bilgiler sunar.

Gelelim kütüphaneden göz kırpan kitap paylaşımına, Kitleler Psikolojisi, Gustave Le BON.

Gustave Le BON, Fransız sosyolog ve antropolog. Toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

Tıp eğitimi aldığı halde sosyal bilimlere yöneldi.1895 yılında kendisine büyük ün kazandıran ve alanının öncü çalışmalarından biri olan Kitleler Psikolojisi” adlı eserini yayınladı.

Kitleler ancak kendilerine dayatılmış olan fikirlere sahiptirler, asla akıl yürütmeye dayalı fikirler öne süremezler.

Gustave Le BON

Medeniyetlerin değişmesinden hemen önce, meydana gelen büyük karışıklıkların, ilk bakışta, kavimlerin istilâları ve hükümdar soylarının devrilmesi gibi büyük siyasî değişikliklerin tesiri altında oluştuğu sanılır. Fakat bu hâdiseler dikkatle incelenirse, onların dıştan görünen sebeplerinin arkasında, kavimlerin düşüncelerinde husule gelen değişmelerin hakikî sebep olduğu anlaşılır. Tarihte meydana gelen asıl karışıklıklar, büyüklük ve şiddetleriyle bizi hayrete düşürenler değildir. Medeniyetlerin yenileşmesini doğuran başlıca önemli değişiklikler fikirlerde, anlayışlarda ve inançlarda oluşan değişikliklerdir. Unutulmaz tarihi olaylar, insanların iç dünyalarındaki görünmez değişikliklerin, görünen eseridir. Bu değişiklikler şayet pek seyrek olarak meydana geliyorsa, bunun sebebi, o ırkın psikolojik yapısının temelinde bulunan istikrarlı, sabit unsurların ağır basmasıdır.

Çağımız insan düşüncesinin sürekli değişmekte olduğu nazik ve buhranlı bir devre içinde bulunmaktadır.

Bu değişmenin temelinde iki esaslı olgu vardır; Birincisi, medeniyetimizin bütün unsurlarının kaynağı olan dini, siyasi ve sosyal inançların tahrip edilmiş olmasıdır, ikincisi, bilimlerde teknikte yeni buluşlarının doğurduğu, yepyeni yaşama ve düşünme şartlarının meydana gelmesidir.

Geçmişe ait fikirler her ne kadar sarsılmışsa da henüz kudretlerini muhafaza etmekte ve bunların yerini alacak olanlar ise oluş halinde bulunduklarından yeni çağa bir geçiş ve karşılıklı hali arz etmektedir.

Karmaşanın zorunlu bir hal aldığı böyle bir devirden ilerde nelerin ortaya çıkacağını şimdiden söylemek elbette kolay değildir. Bizim cemiyetimizin yerini alacak olan cemiyetler hangi temel fikirler üzerine kurulacaktır? Bunu henüz bilmiyoruz. Fakat, şimdiden tahmin edebiliriz ki, bu cemiyetlerin oluşumunda artık yeni çağda hakim olan yeni bir güç yer alacaktır. Kalabalıkların kudreti. Bir zamanlar doğru sayılan ve bugün ölmüş bulunan bunca fikirlerin ve ihtilâllerin birbiri ardınca yıktığı bunca iktidarın harabeleri üzerinde, yalnız bu güç yükselmiştir ve yakın bir gelecekte de bütün öteki kuvvetleri mutlak surette yutacağa da benzemektedir. Eski inançlarımızın sarsıldığı ve kaybolduğu, cemiyetlerimizin eski direkleri birer birer yıkıldığı halde, kalabalıkların baskısı ve nüfuzu, hiç bir şeyin baskısı altında olmayan, hükmü daima büyüyen bır güc durumuna gelmiştir. Bu bakımdan İçine girmekte olduğumuz çağ, hakikaten Kitleler Çağı olacaktır.

KİTLELER PSİKOLOJİSİ

Bir psikolojik kitlenin en çok göze çarpan özellikleri şudur: Kitleyi meydana getiren fertler kimler olursa olsun; yaşama tarzları, işgüçleri, karakterleri yahut zekâları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık durumuna gelmiş olmaları onlara bir nevi kollektifruh aşılar. Bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı fikirler, bazı hisler ancak kitle halinde bulunan fertlerde zuhur eder veya fiil sahasına çıkar. Psikolojik kitle, bir an için birbiriyle kaynaşmış, farklı (heterogene) unsurlardan toplanma geçici bir mahlûk gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek, bu hücrelerden her birinin sahip olduğu niteliklerden oldukça farklı nitelikler kazanmış bir varlık oluşturması gibi.

Kitleler Psikolojisi, Gustave Le BON’un kitapla ilgili farkındalık cümlelerini taslak olarak buraya bırakıyorum.

Kendi payınıza düşen bu kitlenin içinde neye dönüşüyor olduğunuzu gözden geçirmek. Sağlam bir psikolojiyi yıkabilecek hiçbir unsur olmadığının altını çizerek; akıl yürütme konusunda ne kadar başarılı olamadığımızı da gözden geçirmek gerek…

Akıl yürütme, muhakeme ya da uslamlama bilinen olgular ve kurallar kullanılarak yeni bilgiye ulaşılmasıdır.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Dijital Çocuk

Bir yandan çocuklarımızın internetin imkanlarından yararlanmasını desteklerken öte yandan onları dijital dünyanın tehlikelerinden nasıl koruyacağız?

Merhaba,

Şu anda oyundan çıkamam, çok önemli bir görevim var,” diyor. Oynadıkları oyun onun için her zaman çok önemli, gönül rızasıyla ara veremiyor. Uzun saatler ekrana bakmaktan bıkmıyorlar. Onlar ekran kuşağı. Hayatı bir ekrana bakarak yaşayan ve o ekran ellerinden alınırsa sudan çıkmış balığa dönecek çocuk ve gençler. Onlarla nasıl konuşacağımızı, nasıl başa çıkacağımızı, onlara nasıl sınır koyacağımızı bilmiyoruz. “Dijital yerli” çocuklarımız biz “dijital göçmen“lerden fersah fersah ilerdeler. Zorla da olsa kitap okutmalı mıyız?

Ekranların doğurduğu çocukluk çağın sorunlarını, çocukların iç dünyasını alt üst eden bir cisim yaklaşıyor ve biz bu konuda ne yapmalıyız?

Nesil çatışmasından daha başka tanımlanması gereken bir sorun yaşıyoruz.

Bugün, ufukta beliren dünya, yetişkinlerin güzergahı üzerinde değil. Olay ufkunda donmuş bir geçmiş kaydına bakıyoruz. Ufku güncel haliyle seyredebilmek için geri dönmek ve çocuklarımızın izinde yürümek zorunda kalacağız gibi görünüyor.

Salgının görece azalmaya başladığı dönemlerde en önemli sorunlardan birisi de geride bıraktığı ruhsal enkaz olacak. Yetişkinlerde depresyon ve endişe bozuklukları, çocuk ve ergenlerde ise teknoloji bağımlılığı.

Bizim için önceden çizilmiş olan güzergâhta, çok uzun süredir onlardan başka yöne doğru yürüyor olabiliriz. Arkamızdan gelmediklerini, yanımızda yürümediklerini gördüğümüzde kızıp köpürmek yerine onlara o eski lisanda seslenmemiz ve gerekirse geri dönüp onlara yoldaşlık etmemiz lazım.

Yine de gerçekçi olalım; dijital dünyadan kaçabiliriz ama ondan saklanamayız.

Dayanıklı çocuklar olumsuz duygu ve yaşantıları olumluya dönüştürürler. Dayanıklılık biraz da hatalarından öğrenmekle olur.

Çocukların hayat başarısını sağlayan ana etmenler zeka ve yüksek test puanları değil karakterle ilgili özellikleridir. Sebatkarlık, merak, vicdan, iyimserlik ve özdenetim gibi. Bunları testler ölçmüyor.

Şiddet içerikli oyunlar çocukları nasıl etkiliyor?

Şiddet içerikli oyunlar oynamak çocukların şiddet göstermesine tek başına sebep değildir. Çocuğun saldırgan davranışlarda bulunmasında ailevi faktörler, kişilik, geçmiş deneyimler, öğrenme, sosyal iletişim becerileri, psikolojik sorunlar gibi etmenler rol oynar.

İnsanı insan yapan en önemli şeylerden biri, kendisini karşısındakilerin yerine koyup hissettiklerini algılayabilmesi, onların duygusal deneyimlerini paylaşabilmesi yani empati kurabilme becerisidir. Empati, hayatta kalmamız için vazgeçilmez bir araçtır.

İnternet kullanımının yaygınlaşması yüz yüze iletişim pratiğimizi azalttı.

Şimdi hepimiz elimizdeki tableti/telefonu yavaşça yere bırakıyoruz.

Burada sözü alıyorum. Hepimizin bildiği gibi sosyal medya ile ilişkimizde bir denge tutturmamız gerekiyor. Sosyal medyanın keyif veren olumlu tarafları olduğu gibi kaçınılmaz kötü yanları da var.

Bu dengeyi yıllar önce kurmuş biri olarak, sosyal medya hesaplarını silerek sadece instagram kullanmaya başladım. Instagram’da bulunma süresini 2 saatle sınırlayarak güne böldüm. Ruh sağlığınız için en önemli karar olacaktır. Desteklediğim tek ürün ise kitaplar. Kitap paylaşımı için Instagram’a giriyorum.

Çocuklar yetişkinin söylediklerinden çok yaptıklarından öğrenir.”

Carl Jung

İnsan öğrenebilen bir varlıktır. İyi alışkanlıklar edinmek zor değildir. İyi alışkanlıklardan biride düzenli okumaktır. “Kitap okumak empati yeteneğini” geliştirir.

Ayrıca bilgi özgürlüktür…

Söyleyebileceğim en olumlu şey çocuk ya da yetişkin oda dolusu kitap gördüğünde “hepsini okudun mu?”diye şaşırarak soruyor.

Evet, okudum. Yaptıklarıyla mesaj vermeye çalışan bir BilgiSever olarak şunu belirtmeliyim: Kitap dekor olarak kullanabileceğiniz aksesuarlar değil.

Umutlarımız, hayallerimiz ve biz. Zihnimizde var olan bir biz var. Olabileceğimiz en iyi versiyonumuz. Bu benliğimizin bir adı var: İdeal Ben. İdeal ben; hedeflerimizi, olmaya çalıştığımız kişiyi ve kendimiz için belirlediğimiz hedefleri temsil eder.

Bir benliğimiz daha var; Gerçek Ben. Gerçek Ben ise; yapabildiklerimizi gerçekten olduğumuz kişiyi, davranışlarımızı, sınırlamalarımızı, zayıf ve güçlü yönlerimizi temsil eder yani gerçek bizizdir.

İki benlik arasında uyumsuzluk varsa; kendimizle iletişim kuramayız, algımız bozulur.

Peki bu denge nasıl sağlanır?

Öncelikle kendinizi tanıyın.

Kemal Sayar ve Sezin Benli’den Dijital Çocuk okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İtaatsizlik Üzerine, Erich Fromm

Özgürlük Neden Otoriteye “Hayır” demektir?

Her vatandaşa, kendi yaşamının, çocuklarının ve tüm insan ailesinin sorumluluğunu duyması için çağrıda bulunmaktayız. İnsan, şimdiye kadar yaptığı en önemli seçimin eşiğindedir: beynini ve becerilerini, cennet olmasa bile, en azından insanın olanlarını tamamen gerceklestirebileceği bir yer, mutluluk ve yaratıcılık dolu olabilecek bir dünya mı, yoksa atom bombası veya can sıkıntısı ve boşluk ile kendini yok edeceği bir dünya mı yaratmak için kullanacaktır.

Erich Fromm

Merhaba,

İtaatsizlik konusu günümüzde hayati önem taşımaktadır. İnsanlık tarihi, İncil‘e göre bir itaatsizlik eylemiyle (Âdem ile Havva) başlamıştır ve Yunan mitolojisi de uygarlığı Prometesus‘un başkaldırısıyla başlatır. Buna rağmen insanlık tarihinin, bir itaat eylemiyle; “Devletin egemenliği”, “ulusal onur”, “askeri zafer” gibi arkaik fetişlere sadakat gösteren ve onların fetişlerine de itaat edenlere, ölümcül düğmelere basmaları için emir veren yetkililere itaatin bir sonucu olarak sona erdirilmesi olasılık dışı değildir.
Bu durumda, burada kullandığımız anlamıyla itaatsizlik, mantığın ve iradenin olumlanması eylemidir. Bu aslında, bir şeye karşı değil, bir şeye yönelik bir tutumdur: insanın görebilme, gördüğünü söyleyebilme ve görmediği şeyi söylemeyi reddetme yeteneğine yöneliktir. Bunu yapabilmek için saldırgan ya da isyankâr olması gerekmez; gözünü açmaya, tamamen uyanık olmaya ve yarı uykuda oldukları için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olanların gözünü açma sorumluluğunu taşımaya istekli olması gerekir.

Karl Marx, “Tanrıların itaatkâr hizmetkârı olmaktansa kayasına zincirlenmeyi yeğlediğini” söyleyen Prometeus‘un,tüm düşünürlerin koruyucu azizi olduğunu yazmıştı. Bu, yaşamın özgürlükçü, yaratıcı ve cesur işlevlerini yenilemeye
otoritelerine itaatsizlik etmemişlerdi. Sokrates, ölerek itaat etmiş, Spinoza yetkililerle çatışmaya girmektense profesörlük pozisyonunu reddetmiş, Kant sadık bir vatandaş olmuş, Hegel devrimci gençlik sempatisini sonraki yıllarda Devlet‘in yüceltilmesi için değiştirmişti. Buna rağmen, Prometeus yine de onların koruyucu azizidir. Doğru, onlar kendi sınıflarında ve çalışma odalarında kalmışlar, piyasaya çıkmamışlardır, bunun şimdi ele almayacağım birçok nedeni var. Fakat düşünürler olarak, geleneksel düşünce ve kavramların otoritesine ve inanılan ve öğretilen klişelere itaatsizlerdi. Karanlığa ışık tutuyorlar, yarı uykuda olanları uyandırıyorlardı, “bilmeye cüret etmişlerdi”.

Düşünür, klişelere ve kamuoyuna itaatsizdir, mantığa ve insanlığa itaat eder. Çünkü mantık evrenseldir, tüm ulusal sınırları aşar ve mantığın peşinden giden düşünür, bir dünya vatandaşıdır; onun konusu, şu veya bu kişi değil, şu ya da bu ulus değil, insandır. Ülkesi, doğduğu yer değil, dünyadır.


Düşüncenin devrimci doğasını, Bertrand Russell kadar ustalıkla ifade eden başka hiç kimse olmamıştır. Russelll 19161da Principles of Social Reconstruction adlı kitabında şöyle yazmıştır:

“İnsanlar, dünyadaki herhangi bir şeyden —yıkımdan, hatta ölümden bile— korktuklarından daha çok düşünceden korkarlar. Düşünce baltalayıcı ve devrimcidir, yıkıcı ve korkunçtur; düşünce, ayrıcalığa, yerleşik geleneklere ve huzur verici alışkanlıklara karşı acımasızdır; düşünce, anarşik ve kanunsuzdur, otoriteyi umursamaz, çağlar boyu denenmiş bilgeliğe aldırmaz. Düşünce, cehennem kuyusuna bakar ama korkmaz. Sanki evrenin hiçbir şeyden etkilenmeyen efendisiymişçesine davranan insanı, dipsiz bir sessizlikle çevrili güçsüz bir zerre olarak görür. Düşünce büyüktür, hızlıdır ve özgürdür, dünyanın ışığıdır ve İnsanın en önemli övünç kaynağıdır.

Bertrand Russell‘ın karşı gelme yeteneği, soyut bir prensipten değil, var olan en gerçek deneyimden —yaşam sevgisinden— kaynaklanır. Bu yaşam sevgisi/ kişiliğinde olduğu kadar yazılarında da öne çıkar. Bu, günümüzde ender bulunan bir niteliktir, özellikle insanların bolluk içinde yaşadıkları ülkelerde nadiren görülür. Çoğu insan, heyecan verici şeyleri sevinçle, heyecanı merakla, tüketimi varlıkla karıştırır.

Russell, bir inanç adamıdır. Bu, dini anlamda bir inanç değil, mantığın gücüne duyduğu inanç, insanın kendi çabalarıyla kendi cennetini yaratabileceğine duyduğu inançtır. 1954’de yazdığı Man’s Peril from the Hydrogen Bomb adlı kitabında “ Türümüz akıldan bu kadar mı yoksun, tarafsızca sevmeyi bu kadar mı beceremiyor, kendini korumanın en basit gerekliliklerine karşı bu kadar mı kör ki, aptalca zekâsının son kanıtı, gezegenimizdeki tüm yaşamı imha etmek olacak? Çünkü sadece insanlar değil, kimsenin onları komünist ya da anti-komünist olmakla suçlayamayacağı hayvanlar ve bitkiler de zarar görecek.”

“Sonun bu olacağına inanamıyorum. Ben olsam, İnsanların bir an için çatışmalarını unutup bunu yansıtmalarını sağlardım, kendi yaşamlarını sürdürmelerine olanak tanırlarsa, gelecek zaferlerin, geçmişin zaferlerini ölçülemez boyutta aşacağını ummak için bütün nedenlerin var olduğunu görecekler. Eğer bu yolu seçersek, mutluluğun, bilginin, aklın sürekli ilerleme olanağı önümüzde serili. Onun yerine çatışmalarımızı unutamadığımız için ölümü mü seçeceğiz? Bir insanoğlu olarak insanlara sesleniyorum: insanlığınızı hatırlayın, gerisini unutun. Eğer bunu yapabilirseniz yeni bir Cennet’in yolu açılır; yapamazsanız, önünüzde ölümden başka bir şey bulunmaz.”

Bu inanç, felsefesinin de, savaşa karşı kavgasının da onsuz anlaşılamayacağı bir özelliğinden kaynaklanır: onun yaşam sevgisinden.

Goethe, çeşitli tarihsel dönemler arasındaki en temel farkın, inanç ve inançsızlık olduğunu söylemiştir ve inancın hâkim olduğu tüm çağlar parlak, mutlu ve verimli iken inançsızlığın hüküm sürdüğü çağların kaybolup gittiğini çünkü hiç kimsenin kendini yararsız bir şeye adamak istemediğini eklemiştir. Goethe’nin sözünü ettiği “inanç”, yaşam sevincinin derinliğinden kaynaklanır. Yaşamı sevdiren koşulları yaratan kültürler, aynı zamanda inanç kültürleridir; bu sevgiyi yaratamayanlar, inancı da yaratamazlar.

Eğer yok olmaktaysak, uyarılmadığımızı söyleyemeyiz.

Sonuçta, ortalama bir insan kendini güvensiz, yalnız, bunalımlı hisseder ve bolluk içinde mutsuzluk çeker. Onun için hayatın anlamı yoktur; hayatın anlamının sadece bir “tüketici” olmaktan ibaret olamayacağının belli belirsiz farkındadır. Eğer sistem ona, hayatta değerli olan her şeyi giderek daha çok kaybettiğini unutmasını sağlayan, televizyondan sakinleştiricilere kadar uzanan sayısız kaçış yolları sunmasaydı, hayatın anlamsızlığına dayanamazdı. Tersine sloganlara rağmen, iyi beslenmiş, iyi bakılmış, insanlıktan uzaklaştırılmış, bunalmış sıradan insanı yöneten bürokratların idare ettiği bir topluma doğru hızla yaklaşıyoruz. İnsana benzeyen makineler ve makineye benzeyen insansanlar yaratıyoruz. Elli yıl önce, sosyalizme yapılan en büyük eleştiri —tekdüzeliğe, bürokratikleşmeye, merkezileşmeye ve ruhsuz materyalizme yol açacağı eleştirisi— günümüz ka_ pitalizminin bir gerçeği. Özgürlükten ve demokrasiden söz ederiz ama sayıları gittikçe artan insanlar özgürlüğün getireceği sorumluluktan korkup, besili robotun kölesi olmayı seçiyorlar; demokrasiye hiç inançları yok, kararları siyasi uzmanlara bırakmaktan mutlular.


Radyo, televizyon ve gazete sayesinde yaygın bir iletişim sistemi kurduk. Yine de insanlar siyasi ve toplumsal gerçekler hakkında bilgilendirilmekten çok yanlış bilgilendiriliyorlar ve beyinleri yıkanıyor. Aslında fikirlerimizde ve görüşlerimizde bir dereceye kadar tekdüzelik var, bu eğer korku nedeniyle ya da siyasi baskı sonucu olsaydı kolay açıklanabilirdi. İşin aslı, sistemimiz tam olarak karşıt olma hakkı ve fikirlerin çeşitliliği ilkesine dayandığı halde herkes “gönüllü” olarak aynı fikirdedir.

İlköğretimden yükseköğretime, eğitim zirve yaptı. İnsanlar daha fazla eğitim aldıkları halde, daha az akıl yürütüyor, daha az muhakeme ediyor ve daha az fikir üretiyor. En iyi olasılıkla zekâları gelişti ama akıl yürütme kapasiteleri —yani yüzeyin altına nüfuz edip, bireysel ve toplumsal hayatın temelini oluşturan güçleri anlama yetenekleri— giderek zayıfladı. Düşünce, giderek duygudan ayrıldı, insanların tüm insanlığın üzerinde dolaşan atom bombası savaşı tehdidini hoşgörüyle karşıladığı gerçeği, çağdaş insanın akıl sağlığının sorgulanması gereken bir noktaya geldiğini gösterir.

İnsan, kendi ürettiği makinelerin efendisi olacağına hizmetkârı haline geldi. Oysa insan bir nesne haline getirilmez ve tüketimin verdiği tüm tatmin duygusuyla bile içindeki yaşam güçleri sürekli sürüncemede tutulamaz. Tek bir seçeneğimiz var, o da insanın tekrar makineleri denetim altına alması, üretimi bir amaç olarak değil bir araç olarak görmesi ve insanlığın gelişimi için kullanmasıdır; yoksa, bastırılmış yaşam enerjileri kendilerini kaotik ve yıkıcı bir biçimde dışavuracaklardır. İnsan, can sıkıntısından ölmektense tüm yaşamı yok edecektir.

Aslında, tanrılar yok etmek istediklerini kör ederlermiş sözünü kanıtlayacağız gibi görünüyor.

Eğer, akılcı, hümanist bir hayal için uğraşma şansı hiç yoksa, önünde sonunda yaşamının sıkıcılığından bezip bunalacak ve diktatörlerle demagogların akıldışı, şeytani hayallerine kurban gideceklerdir. Bu tamamen, bir ideal sunmayan, bir inanç istemeyen, aynısının daha fazlasını istemek dışında hiçbir vizyonu olmayan çağdaş toplumun zayıflığıdır.

Erich Fromm’un İtaatsizlik Üzerine, Özgürlük Neden Otoriteye “Hayır”demektir? eserini buraya bırakıyorum.

“Bırakın İNSAN kazansın…” diyebilmek için yaşam sevincinin derinliğini kavramak gerekir.

Yaşam sevincinin derinliği demişken, uzun zamandır tanıdığım arkadaşlar ulaşamadıklarında ilk akıllarına gelen “ölüm” oluyor. Ölümü ne kadar çabuk kabul ediyorsun değil mi? Oysa yaşamak kadar güzel ne olabilir. Varoluşu onurlandırmak adına. Neden ilk yaşamak gelmez akla!

Ölümcül bir hastalıkla mücadele eden birinin gerçeklere deyip yara almaması imkansız. Ne var ki bu yaralardan sızan ışık yaşam sevinci.

En büyük mutluluk yaşamın anlamını bulan birçok eser sahibiyle bu yolculukta karşılaşmış olmak ve yok olmaya doğru yapılan her hamleye karşı uyarılmış olmak.

İtaatsizlik Üzerine, Erich Fromm, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bir Yanılsamanın Geleceği, Sigmund Freud

Hiç kimsenin inanmaya zorlanamayacağı gibi aynı şekilde hiç kimse de inanmamaya zorlanamaz.

Sigmund Freud

Merhaba,

Belli bir uygarlıkta uzunca bir süre yaşayıp sık sık bu uygarlığın kökenlerini ve nasıl bir yol izleyerek geliştiğini keşfetmeye çalıştığında bazen karşı yöne de bir bakarak bu uygarlığın geleceğinin nasıl olacağını ve ne tür dönüşümlere maruz kalabileceği sorma gereksinimini duyar. Ama, çok geçmeden böyle bir soruşturmanın değerinin daha başından birkaç unsur tarafından azaltıldığı ortaya çıkar. Herşey bir yana, insan etkinliklerinin olanca boyutuyla değerlendirmesini yapabilecek çok az sayıda insan vardır. İnsanların çoğu, kendisini bu etkinliklerin bir tek veya az sayıda alanıyla kısıtlamaya zorlanmıştır. Ancak insan yine de, geçmiş ve şimdiki durum hakkında ne kadar az şey bilirse gelecek hakkındaki yargısı da o derecede belirsiz olma durumundadır.

Bu durumda dinsel düşüncelerin psikolojik anlamı nedir ve bunları hangi başlıklar altında sınıflandırmamız gerekir?

Soru, ilk bakışta hiç de hemen yanıtlanacak kadar kolay değil. Birkaçını yadsıdıktan sonra şu formülasyonun yanında konumumuzu alacağız: Dinsel düşünceler, dış (veya iç) gerçekliğin, kişinin henüz kendisi tarafından keşfedilmemiş yönleri hakkında bir şeyler söyleyen ve kişinin inancını gerektiren olguları ve koşulları hakkındaki öğreti ve iddialardır. Bize, yaşamda bizim için en önemli ve ilginç olan şeyler hakkında bilgi verdiklerinden özellikle üstün tutulurlar. Bunlar hakkında hiç bilgisi olmayan biri gerçekten cahildir; ama bilgi dağarcığını bu düşüncelerini ekleyerek zenginleştirmiş olan kişi kendisini çok daha varlıklı biri olarak kabul edebilir.

Dünyadaki çeşitlilikler konusunda bu türden yaygınbirçok öğreti bulunmaktadır. Her okul dersi bu öğretilerle doludur.

Atina’daki Akropol tepesine ilk kez çıkıp tapınak kalıntıları arasından mavi denizi seyrettiğimde artık olgunluk yıllarını yaşayan bir adamdım. Neşeyle karışık bir hayret duygusuna kapıldım. Bu duygu sanki şöyle diyordu: “Anlaşılan bu gerçekten doğruymuş, tıpkı okulda öğrendiğimiz gibi’ !” Eğer bunu öğrendiğimde, böylesine bir hayret yaşayabildiysem bana öğretilenlerin doğru olduğu konusunda edindiğim inancın gerçekte ne kadar yüzeysel ve zayıf olması gerektiğini bir düşünün! Ama ben bu deneyimin önemini daha fazla abartmayacağım; çünkü hayretimin o zaman anlamadığım, tümüyle öznel ve o yerin özel niteliğiyle ilgili bir başka açıklaması bulunmuş olabilir.

Buna benzer tüm öğretiler, belirtilen iddialar, için zemin oluşturularak içeriklerine iman edilmesini talep ederler. Gözlem ve kuşkuşuz çıkarsamalar temelinde yükselen daha uzun süreli bir düşünce sürecinin özetlenmiş sonucu olarak öne sürülürler. Herhangi bir kişi bu sürecin sonucunu kabullenmek yerine bu süreci doğrudan yaşamak isterse, ona bu işe nasıl başlayacağı gösterilir. Ayrıca, kaynağın coğrafya doğruları durumunda olduğu gibi herkes tarafında anlaşılır olmaması durumunda, ek olarak bu öğretilerin getirdiği bilginin kaynağı da bize her durumda gösterilir. Örneğin, dünya küre biçimindedir.

Örneğin, dünya küre biçimindedir. Bu iddia lehinde ileri sürülen kanıtlar Foucault’nun sarkaç deneyi, ufuk çizgisinin davranışı ve daima aynı yöne gidilerek dünyanın çevresinin denizden dolaşılabilmesinin mümkün olmasıdır. İlgili herkesin kabul edeceği gibi, her öğrenciye bir dünya turu yaptırmak pek pratik olmadığından okulda öğretilenlere güvenilmesini kabullenmekle yetiniriz; ama kişisel bir kamt edinme yolunun herkese açık olduğunu da biliriz.
Aynı deneyi dinin öğretilerine uygulayalım. Bu öğretilere inanma gerekliliğinin nereden kaynaklandığını sorduğumuzda kendi aralarında fark edilir derecede uyumsuz üç yanıt alırız. Birincisi, bu öğretilere ilk atalarımız inandığı için bizim tarafımızdan da inanılmayı hak ederler; ikincisi, bu konuda aynı ilkel çağlardan bize aktarılmış olan kanıtlarımız vardır; üçüncüsü, bu öğretilerin doğru olup olmadığı sorusunun herhangi bir biçimde ortaya atılması yasaktır. Eski günlerde bu derece küstah bir talep en ağır cezalara neden olmaktaydı. Günümüz toplumu bile, bu sorunun tekrar ortaya atılmasına pek iyi gözle bakmaz.
Bu üçüncü nokta en yüksek derecede kuşkumuzu uyandırır.
Her şey bir yana, böyle bir yasaklamanın tek bir nedeni olabilir. Toplumun, dinsel doktrinleri savunusunun, ardında yatan temelsizliğin iyice farkında olması. Aksi takdirde, gerekli verilerin kesin bir kanaata varmak isteyen herkesin kullanımına sunulması kuşkusuz çok kolay olurdu. Durum böyle olduğuna göre diğer iki kanıtın temelde incelenmesine, giderilmesi güç bir güvensizlik duygusuyla geçebiliyoruz. İnanmalıyız, çünkü atalarımızda öyle inanmıştı. Ama atlanılan bir şey var. Bu öncellerimiz, bizden çok daha cahildiler. Günümüzde asla kabul edemeyeceğimiz şeylere inanıyorlardı; dinin doktrinlerinin de bu kategoriye ait bulunması olasılığı aklımıza gelmektedir. Bize bıraktıkları kanıtlar, her türlü güvenilmezlik belirtisini taşıyan yazılı yapıtlardır. Bu yapıtlar çelişkiler, düzeltmeler ve yanlışlıklarla doludur ve olaylara dayanan kanıtlardan söz ettiklerinde bile, inandırıcı olamamaktadırlar. Bu yapıtların üslubunun veya hatta yalnızca içeriklerinin ilahi bir kudretten kaynaklandığının iddia edilmesi de pek yardımcı olmaz; çünkü bizzat bu iddia da gerçekliği sınanmakta olan doktrinlerden biridir ve hiç bir önerme, kendi kendisinin kanıtı olamaz.

Böylelikle şu çarpıcı sonuca varırız: Kültürel doğrularımızla sağlanan bilginin tümü arasında doğruluğu en az kanıtlanabilmiş unsurlar, tam da bizim için en fazla önem taşıması gereken ve evrenin bilmecelerini çözme, yaşamın acılarına katlanmamızı sağlama görevini üstlenmiş unsurlardır.

Bu durum, özünde çok ilginç bir psikolojik sorun taşır. Dinsel doktrinlerin gerçekliğini kanıtlamanın olanaksız oluşu konusunda söylediklerimin yeni bir şey olduğu da sanılmasın. Bu olanaksızlık tüm çağlarda, bize bu mirası bırakmış olan atalarımız tarafından da hiç kuşkusuz duyumsanmıştır. Onların birçoğu da, büyük bir olasılıkla, bizim duyduğumuz kuşkuların benzerlerini besliyorlardı. Ama üzerlerindeki baskı, bu kuşkularını dile getirmeye cesaret etmelerini engelleyecek kadar güçlüydü. O zamandan bu yana sayısız insan benzer kuşkuların cenderesine girmiş ve görevlerinin inanmak olduğunu sandıkları için bu kuşkularını bastırmaya çabalamışlardır.

Dinsel öğretilerin gerçekliğinin göz önüne serilmesi için ileri sürülen kanıtların tümü geçmişten kaynaklandığına göre, şöyle bir çevremize bakıp hakkında yargıya varmamız çok daha kolay olan çağımızın da bu türden kanıtlar sağlayıp sağlamayacağını görmek doğal olacaktır. Eğer bu sayede dinsel sistemin bir tek bölümünü bile, kuşkunun gölgesinden kurtarabilirsek, sistemin tümü inanılır olma anlamında ciddi kazançlar sağlayacaktır. Bu noktada ruhçuların etkinlikleri karşımıza çıkar. Onlar, bireyin ruhunun ölümden sonra yaşadığından emindirler. Bu dinsel doktrinin gerçekliğini hiç bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde bize gösterme çabasındadırlar. Ama ne yazık ki ruhlara ait görüntü ve sözlerin yalnızca kendi pisişik etkinliklerinin bir ürünü olduğu gerçeğini kanıtlarla çürütmeyi başaramazlar. En büyük adamlar ve en önde gelen düşünürlerin ruhlarını çağırmış olmalarına rağmen bu ruhlardan aldıkları tüm bildiri ve bilgiler o kadar aptalca olmuş, o kadar sefilce bir anlamsızlık göstermiştir ki, insan bunlarda ruhların, kendilerini çağırmış olan insan grubuna uyum gösterme yeteneği dışında inanılır bir şey bulamaz.


Bu noktada, sorundan kaçamak bir yolla kurtulmak için yapılmış ve ümitsiz bir çaba oldukları izlenimini veren iki girişimden söz etmeliyim. Bunlardan sal-\ dırgan nitelikte olanı eski, diğeriyse ustalıklı ve çağ- S daştır. Birincisi, Hıristiyanlığın ilk asırlarında yaşamış Kilise babalarından birine ait olan «Credo quia absordum deyişidir. Bu görüş, dinsel doktrinlerin mantığın yargılama alanı dışında –mantıküstü– olduğunu ileri sürer. Bu doktrinlerin gerçekliğini içimizde hissetmeliyiz, bunların kavranması gerekmez. Ama bu Credo ancak bir kişisel itiraf olarak ilgi çekebilir.Yetkin bir ifade olarak ise hiç bir şekilde bağlayıcı yönü yoktur. Ben her saçmalığa inanmak zorunda mıyım? Hepsine inanmak zorunda değilsem neden sadece buna inanmalıyım?. Mantığın terazisinden başka yargı ölçütü yoktur. Dinsel doktrinlerin gerçekliği, bu gerçekliğe tanıklık eden bir içsel yaşantıya bağlıysa bu ender deneyimi yaşamamış olan çok sayıdaki insanı ne yapacağız?

Geçmiş zamanlarda doğruluklarının kanıtı asla mümkün olmamasına rağmen, dinsel düşünceler, insanlık üzerinde olabilecek en derin etkiyi yapmıştır. Bu yeni bir psikolojik sorundur. Biz, bu doktrinlerin içsel gücünün nereden geldiği ve mantığın yargısından bağımsız olmalarına rağmen etkinliklerini neye borçlu oldukları sorusunu mutlaka sormalıyız.

Çocukluktan çaresizliğin dehşet verici izlenimi baba tarafından giderilen bir korunma -sevgi yoluyla korunma- gereksinimine yol açmıştı. Bu çaresizliğin tüm yaşam boyu sürdüğünün bilinmesi, bir babanın ama bu kez daha güçlü bir babanın varlığına bağlı kalmayı zorunlu hale getirmişti. Böylelikle ilahi bir Tanrının iyiliksever egemenliği yaşam tehlikelerinden kaynaklanan korkumuzu giderir. Ahlaki bir dünya düzeninin kurulması, insan uygarlığında büyük oranda gözardı edilmiş olan adalet talebinin yerine getirilmesini garanti eder ve dünyadaki varlığımızın gelecekteki bir yaşamla sürmesi bu arzu doyumlarının gerçekleşeceği zaman ve mekan çerçevesini belirler. Evrenin nasıl oluştuğu veya bedenle ruh arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi insanın ilgisini çeken bilmecelerin yanıtları, bu sistemin temelinde yatan düşüncelerle uyum içinde geliştirilmişlerdir. Baba kompleksinden kaynaklanan -ve çocuğun hiç bir zaman tümüyle yenemediği- çocukluğa ait çatışmaların akıl alanından soyutlanıp evrensel kabul gören bir çözüme ulaştırılmaları bireyin ruhunda çok büyük bir rahatlama oluşturur.

Yanılsama hata ile aynı şey değildir.

Bir Yanılsamanın Geleceği, Freud’ün psikanaliz yaklaşımıyla kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İki Dünya Arasında Bütünsellik Bilmecesi, Frederic Wiedemann

…Klinik psikoloji ruha karşı çıktığında iyileştirme yeteneğini de kaybetmiş olur.

Merhaba,

İnsan olmak, ilahiliğe giden yolun yarısında olmak demektir. Demek ki bizler iki dünya arasında kalmışız. Bu durumla ilgili olarak neler yapabileceğimiz sorusu, Dr. Wiedemann tarafından cevaplanıyor. İnsan maddesel yanıyla kişilik ötesi doğasını nasıl biraraya getirebiliriz? Yoksa, bu sorunun çözümü yok mudur?

Bu muammayı çözmeye en çok yaklaşmış olan düşünce ekolü, yirmi yıllık geçmişe sahip olan kişilik ötesi şuur hareketidir.

Dualitelik yaşamın baskın olduğu dünyamızda bütünselliği yakalamak zannedildiği kadar kolay bir iş değildir.

Her ekol, bütünselliği kendi disiplini içerisinde ele almış, değerlendirmiş ve psikolojik modeller şeklinde topluma sunmaya çalışmıştır.

Bu bilgilerin çoğu deneyselcilik, mantık ve sezgi ile elde edilmiş olmasına rağmen, bazı araştırmacılar insan varlığı ve bilhassa derin psikolojik kavramını daha özel ve metodik çalışmalarla ele alarak varlığın bütünselliğini meydana getiren asıl unsuruna, ruhsal yöne doğrudan yaklaşmak gereğini duymuşlardır.

Ruhsal yöne yapılan yolculuğun da pek çok yolu yöntemi mevcuttur. Bütünselliğe ancak ve ancak maddesel ve ruhsal dünyamızdaki gelişme ve bağlantımız oranında bütünselliğimizi yakalayabiliriz.

Bu kitap insanın derin psikolojisindeki ikilemi, iki farklı kesiti bilgilerini vermektedir.

Ruh ve Madde Yayınlarına ait İki Dünya Arasındaki Bütünsellik Bilmecesi Frederic Wiedeman ait eserden yine yeniden birçok şey öğrenerek, satırlar arasında yerini alacak.

Yeryüzünün giderek karardığı bu son zaman içinde, ruh bizim meşalemizdir, tanrılık potansiyelimizin taşıyıcısıdır. İnanıyorum ki, onu içkinlik ve aşkınlık arasındaki döngü olarak anlayabildiğimizde ve yaşayabildiğimizde, kabına sığmaz ve şuurlu bir yaşam sürdürebilmek için gereken en değerli anahtarı elde edeceğiz.

Kitabın amacı, bu fikrin doğuşunu sağlamaktır.

Sorular gelsin.

İçkinlik ve aşkınlık nedir?

En kaba haliyle soracak okursak: Nasıl hem bencil hem de benliksiz olabiliriz?

Kişilik ötesi ekolün önemi nedir?

Maslow ‘meta insan’ terimini ne için kullanır?

Süper şuur terimi sizler için ne ifade ediyor?

Kişilik ötesi psikologları modern psikoloji tarihinde Maslow’un tabiriyle “insan tabiatının uzak kıyılarına uzanmayı” araştırmalarının odak noktası haline getiren ilk kişilerdir. Bunun için saygınlığı hak ettiler. Fakat acaba kişilik ötesi olanla biraraya getirmeyi başarabildiler mi?

Büyük varlık zinciri nedir?

Mistisizmin bakış açısı nedir?

Kişilik ötesi psikolojide vizyonun gücü nedir?

Kişilik ötesi psikoloji, insan bütünlüğünün nasıl geliştirileceği sorusuna gerçekten bir cevap verebildi mi?

Kendi bilimsel bakış açısında kişilik ötesi psikoloji, yaşam için tek bir matris vizyonunu geliştirmektedir. Ancak böylesi cesur bir vizyonda bile yetersizlikler vardır. Kişilik ötesi uzmanlarının yararlandıkları bilimsel bakış açısı, hayatın birliği kavramını farklılaştırmayı hesaba katmaksızın geliştirme çabası içerisindedir. Bunun zararı çeşitli alanlarda görülmektedir. Bunlardan biri; Bohm ve diğer fizikçilerin, şuurun, kendi teorilerine nasıl uyum sağladığını bildirmeksizin yaşamın birliğini savunmalarıdır. Bir diğer örnek ise kuantum fiziğinin kişilik ötesi teoriyi desteklerken en çok örnek gösterilen bilim dalı tanımı gereği, sadece mikroskobik aleme uygulanabilir olması, deneyimlediğimiz makrokozmik dünyaya uygulanabilir olmamasıdır.

Evrenin herhangi bir parçası evrenin tümüyle ilgili bilgiyi içerir mi?

Panteizm nedir?

İlerleyici keşif nedir?

sağlıklı gelişim

açıklık

meditasyon

+ birkaç kişilik ötesi deneyim

———————————————

kişilik ötesi süreç

Bu denklem toplama hatası olabilir mi?

Marilyn Fergusan’un işaret ettiği gibi, kişilik ötesinin sembollerinin, zorlu bir ruhsal yolla karıştırabilmesidir. Zor elde edilen gelişmenin yerine bir yedek veya vekil olarak kullanıldığında bu “toplama hatası” ; sanki yeteri kadar beden dışı deneyim, hafta sonu atölye çalışması ve Budist mantrasını toplamak yeterliymiş gibi, kişilik ötesi süreç hakkında bir tüketici zihniyetini teşvik eder.

Kişilik ötesi süreç enteresan deneyimlerin bir bileşiği değildir. Kişilik ötesi süreç, toplamacı bir süreç olarak algılamak, zorlukları ve hatta tehlikeli boyutları görmezden gelmektir.

Sahici bir kişilik ötesi süreçte, kişi kendini birdenbire bilinmeyen bir aleme fırlatılıp atılmış halde bulabilir. Ya da ruhsal bir yolu izleyen birey, bazı değerlerin ve inançların kaybolmasına neden olan değişime ayak uyduramayabilir. Kişilik ötesi deneyim, bireyler psişik becerilerini olgunlaşmadan açtıklarında ve grotesk imgelerin baskınına uğradıklarında “insani” bir deneyim şeklinde bile ortaya çıkmayabilir. Koltuktan kalkmamak, fiziksel yolculuğun yapması gereken etkiyi nasıl mahvederse “toplama hatası” da, kişilik ötesi alemi gereğinden fazla rahat kılar; kişiyi, ölüm ve yaşam gerçekliğinin olduğu esrarlı bir dünyadan, kişisel olarak adanmaktan ve doğru guruyu kabul etmek yerine yanlış olanı benimseme tehlikesinden uzaklaştırır.

Kişilik ötesine bir tüketici zihniyetiyle yaklaşılmasını teşvik etmek, kişilik ötesi sürecin anlamını yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya bırakır.

Meditasyon ve aşkınlık süreçleri takip edilmektedir ama ne için?

Bizler psişik gücün yıkıcılığı ile yapımcılı ile yapıcılığını birbirinden nasıl ayırt edebiliriz?

Bir kişilik ötesi etik olmalı mıdır?

Şuur hallerinde değişiklik yaratan maddelerin kullanımı, kişilik ötesi gelişme sürecinin neresine uymaktadır?

İyiyi kötüden nasıl ayırt eder hale geliriz?

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Şiir Terapi, Nicholas Mazza

Gerçek şifayı kanatlarında taşıyan herhangi bir şiir, genellikle, yaratıcısını iyileştirdiği anlaşıldığı an tıbbi kariyerine başlar.

Robert Haven Schauffler

Merhaba,

Yazarak yaratan olarak sadece yazının tarihi değil, yazının psikoloji üzerinde etkilerini de araştırıyorum. Halen okuma, araştırma yolculuğu devam ediyor. Öğrenilecek ne çok şey var.

İnternetten sipariş verdiğim kitapların hem indirimli hem de kısa bir sürede ulaştırılıyor olması mutluluk verici.

KitapSever olarak kitapları okudukça, oluşan farkındalık satırlarının Blog okurlarına ulaşması da ayrı bir sevinç.

Şiir Terapi kitabıyla çok uzun zaman önce tanıştım. Benim gibi kitaplara dokunarak, koklayarak, her sayfasını parmaklarınızda hissetmek isteyenlerdenseniz, kütüphanede diğer dostların yanında yerini alsın istiyorsunuz.

Kitaptan paylaşmak istediğim bölüme gelecek olursak.

Edebiyat eserlerinin önemli bir bölümü duygusal dışavurumların fiziksel ve psikolojik sağlık üzerinde olumlu, duygusal tutukluğun olumsuz etkisi olduğunu göstermektedir. Travma sonucunda ortaya çıkan fiziksel ve ruhsal durumu geliştirmek için de yazılı ifadenin kullanımı, pek çok araştırmayla desteklenmiştir.

Jung, pek çok kavramı yeniden tanımlamıştır. Böylece bir tedavi yönteminden daha çok bir gelişim modeli yaratmıştır. Jung, ne sanata bir hastalık gibi bakmıştır, ne de sembolleri, birer semptom olarak değerlendirmiştir. Ona göre, üstü kapalı bir unsur olan sembol, bir sözün sahip olduğundan çok daha fazlasına sahiptir. Jung, bu nedenle sembolleri, bir nesnenin doğrudan sunumu olan iz’den ayırt etmiştir. Ayrıca, şiiri psikolojik analize tabi tutmak yerine, ona anlam kazandıran şaire sorumluluk yüklemiştir. Jung, dolaylı olarak tüm insanların şair olduğunu ve yaratıcılığın farklı unsurlarıyla eşsiz bir anlam sistemi dünyası geliştirdiklerini belirtmiştir. Whitmont ve Kaufmann analitik psikoloji bağlamında sanatı şu şekilde ele almıştır:

Genellikle sanatsal ürün, indirgemeci bir şekilde, sanatçının aile topluluğuna ya da çocukluk travmalarına dayandırılarak analiz edilir. Ancak ilham veren sanat, bunun çok ötesindedir: Hepimizde var olan sonsuz ve evrensel şeylerin bireysel ifadesidir.(...) Yaratıcılık, arketepik biçimlere, arketiplerin istilasına uğramadan, gerçekçi ve görülebilir bir ifade kazandırma yetisinin işe koşulmasını gerektirir. Sanatçı (...) nevrotik olduğu İçin değil; ancak ve ancak yaratıcı olduğu İçin üretir ve kendi içindeki güçlere karşı amansız bir mücadele verir. 

Adler şairin, bireyin yaşam tarzını anlama yeteneğine saygı duymuştur.

Şairlerin, içinde yaşadıkları ortamdaki etkinlikleri aracılığıyla kurdukları yakın ilişkilerde bütünüyle görünmez olarak kişisel yaşamları, davranışları ve ölümü gösterme yeteneklerine hayran oluruz. Bir gün, mutlak gerçeğe giden yolda sanatçıların, insanlığın gerçek liderleri olduğu anlaşılacaktır. Bireysel psikoloji anlayışına ulaşmamı sağlayan eserler arasında, peri masalları, Shakespeare ve Goethe doruk noktası olarak öne çıkar. 

Menü, Denemeler/ Şiirler’im sayfasından konuyla ilgili bilginin detaylarına ulaşabilirsiniz. Ayrıca yazdığım şiirleri okuyarak, sorulara cevap verme fırsatınızda olur.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Zihin Ve Doğa Arasında, Roger Smith

Dünyada olduğumuzdan dolayı anlama mahkum edilmişizdir ve o, tarihte kendine bir isim edinmeden ne bir şey yapabilir ne de söyleyebiliriz.

Maurice Merleau-Ponty

Merhaba,

Psikoloji nasıl ve neden çağdaş yaşamın sorgulanmayan bir özelliğine dönüşmüştür?

Batı’da son iki yüz yıldır veya buna yakın bir süre boyunca, insanlara yardım etme ve onları düzenleme bilgi ve arzusu psikolojik bir biçim almıştır. Psikoloji, yaşamın, bireysel kişiye, kendini bilmeye ve kendini kontrol etmeye görünüşte doğal bir şekilde değer atfeden modern yönlerinin özündedir. Psikoloji, anlama dair son derece eski özlemlerin teknesi ve kendine biçim vermenin son derece modern aracıdır.

Kendi üzerine dair düşünmenin çok sebebi olduğundan, psikolojinin de çok yüzü vardır. Bu kitap, toplumsal olaylar bağlamında ve insan olmadaki “olma” üzerine felsefi sorular ışığında, hem bilimsel araştırma hem de uygulama olarak psikolojinin çok sayıdaki biçimini açıklamaktadır. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin erken yıllarından günümüze kadar olan süreyi, geniş çaptaki ticari ve kentsel gelişme dönemini kapsamaktadır. Bu modernite çağı sırasında toplumsal yaşamın birçok alanı ve yığınlarca birey, çevreye uyumlarını gerçekleştirebilmek ve pratik yardım alabilmek için yüzlerini psikolojiye dönmüştür. Hem mesleki kişiler hem de sıradan insanlar psikologlara dönüşmeye başlamıştır. 1800’den sonra, doğa ve insan bilimlerinde bugünkü biçimlerine yakın üniversite dalları ortaya çıkmıştır; bunların arasında, esasen 20.yüzyılda olmak üzere, psikolojik ve toplumsal bilimler de vardır.

Eğer insanların nasıl yaşadıklarıyla ilgileniyorsanız veya doğa bilimlerinin her soruyu yanıtlamadığını düşünüyorsanız bu durumda, farklı insanların dünya üzerine hangi terimlerle düşündükleri son derece önemli olacaktır. Bu kitap, psikolojik terimler, hatta düşünmenin özellikle psikolojik biçimlerinin olma ihtimali hakkındadır. Böyle bakıldığında bu bir “eleştirel” tarihtir.

Tarih ve etnoloji, her ikisi de benzer şekilde, ötekini, alışıldık olmayanı anlamanın ve dolayısıyla bir bakış açısı yaratmanın yollarıdır; yani kendimizi bir tarihsel yerimiz varmış gibi görme becerisi.

Tarih, dünyayı anlaşır ve zevkli kılmaya çalışan büyük sanatlardan biridir.

Araya giriyorum. “Hah! Şimdi anladım!”diye haykırdığınız fakat düşündüğünüzde farklı açılımlar meydana gelip araştırdığınız oluyor mu? Benim çoğunlukla böyle oluyor. Okuma kültürüne olan bağımlılık, daha iyi yazma eyleminden doğuyor. Her defasında daha da fazla okuyacak argümana ulaşarak, okuma listesi uzayıp gidiyor. Bu kadar okumadan sonra halen bilmeyenim, öğrenilecek birçok şey olduğuna inanıyorum. “Tüm bunlar ne için?” diye soracak olursanız.

Tüm bunlar zihnimi, kendimi,yaşamı, yaşanılanları ve insanları daha iyi “anlamak” için…

Psikolojinin tarihini konu edinmiş kitapların büyük bir kısmı Aristoteles’le başlamaktan hoşlanır; modern psikoloji sanki doğal olarak antikçağ bilgeliğinin bir varisiymiş izlenimini vermeye çalışır.

Psikoloji, geçmişten, bilmenin ve yaşamanın çeşitli muhtemel yollarından biri olarak değil de hakikat olarak belirir.

Geleneksel yaklaşımlarda, bilimin yükselmesine dair bir öykü antikçağ ile modern dönemi birleştirir: Modern bilgi, daha önceki görüşlerin üzerinde yükselir ve doğa gerçekleriyle yüzleşmelerini sağlayarak onların yerini alır. Anlatı, gerçeği (ya da ona en fazla yaklaşanı) modern doğabilimcilerin malı yapmasıyla, çarpıcı şekilde emperyalisttir.

Bir dizi insan, tıpkı şimdi olduğu gibi, zihni anlamak için fiziksel dünya, özellikle sinir sistemi üzerine araştırmalara yönelinmesine büyük ümitler bağlamıştı. Bilimsel psikoloji gayet göze çarpan bir şekilde belirli ülkelerde sen uyurken tüm bu bilgileri edindi.

Nietzsche’nin “psikolojinin artık bir kez daha temel sorunlara giden yol”olduğuna dair beyanı kulaklarda yankılanıyor mu?

Kitapçılar ve medya, her türlü insan özelliğinin psikolojisine dair rehber kitaplar sergilemekte, öğrenciler psikoloji derslerine büyük rağbet göstermekte, dünya çapında yüz binlerce insan alenen psikolog statüsü iddiası talebinde bulunmaktadır. Bu her zaman böyle değildi. Bugün psikoloji olarak adlandırdığımız büyük kısmı son derece yakın döneme aittir.

Peki, psikolojinin esasını oluşturan çekirdek konu nedir?

Bu akıl, ruh, davranış, beyin, kişilik, söylem, zihinsel yapı veya başka bir şey midir?

Psikoloji insanın kendisini bilmesini sağlayan, kaynaklardan biri midir?

Psikoloji çalıştığımızda kendimizi çalışırız; psikolojik araştırmanın nesneleri olarak çalıştığımız psikolojik özneler bizizdir.

O halde insanların insanlara dair nesnel bilgisinin olabilmesi mümkün müdür?

Otantik bir kendilik söz konusu mudur?

Öznel duygularım diğer insanlarınki gibi midir?

Zihin ile beyin arasında nasıl bir ilişki vardır?

Yaşamımız tanrı, kader, genler, aile koşulları veya manevi sorumluluk tarafından mı belirlenmektedir?

Otokontrol uygulayabilir miyim?

Neden severiz?

Neden insanlar bireysel ve kollektif olarak farklılık gösterir ve bu neden önemlidir ?

Peki, ya ruh?

Psikoloji tarihinin bir alanın bir bilime dönülmesiyle ilgili olduğunu ilan etsek bile, bu ne tür bir bilimdir?

Şu gayet aşikardır ki, bir kişiyi anlamak için, yani insan doğasını anlamak için bir parça psikoloji öğrenmelisiniz.

Zihin ve Doğa Arasında, Roger Smith’in kitabı Bir Psikoloji Tarihi.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Demokrasi Mücadelesi, Arno Gruen

“Şiddet insan ruhunun en karanlık köşelerinden biri. Hem bireyin kendisine hem de çevresine zarar veren, sökülüp atılması gerekirken yeşertilen nefret tohumunun yol açtığı bir insanlık lekesi. “

Arno Gruen

Merhaba,

Sosyal psikolojinin en yetkin isimlerinden Arno Gruen‘ün son kitabı Demokrasi Mücadelesi, toplumsal şiddetin kaynaklarını bireyler üzerinden inceleyen önemli bir çalışma.

Şiddet yeni bir olgu değil. Şiddet, tahakküm ve mülkiyet temelinde var olduğu için tüm “büyük uygarlıkların” besleyip büyüttükleri şeyin bir parçası. İnsani değerlerin küçümsenmesinin yanı sıra dişil olanın ve çocuklarımızın çocukluğunun küçümsenmesi de buna eşlik ediyor. Gelelim, bu uygarlıkların teknik alanlardaki gelişimi, çok az sayıda insanın dünyayı Tanrı adına yıkıma terk etmesini ve ölümü zafer olarak kutlamasını sağlıyor.

Şiddetin bu ölçüsüzlüğü, kendi anlamımızı yitirme tehlikesine de yol açıyor. Böylelikle içimizdeki boşluk, ya genel duygusuzluk ve depresyonun, ya da daha fazla şiddet üretmenin kaynağı haline geliyor. Çünkü bu iç boşluk pek çok kişide, ancak hayali bir büyüklükle özdeşleşerek kurtulabileceğini umduğu bir anlam yoksunluğu yaratıyor.

Sevgisizlik beynin yapısal gelişimini etkiliyor. Fred H.Gage La Jolla’daki Salk Enstitüsünde sevgi dolu uyarımların gelişmekte olan organizmada beyin hücrelerinin sayısını artırdığını ortaya çıkardı.

Sevgisiz bir gelişim, ötekinin elinden insanlığı alan bir zorbalığa dönüşüyor.

Dünya düşman olarak algılanır, tehlikeli görüldüğünden yeniye güven duyulmaz stres durumunu dengeleyen serotonin azalır, bu da sinirliliğin artmasına ve şiddetin ortaya çıkmasına yol açar.

Yaşanan olumsuz gelişmelerin nedeni itaattir.

Duygudaşlık temelinde sahici bir kimlik geliştirebilen insanlar daha farklı davranırlar.Ama itaat duygudaşlığı bastırıyorsa bu mümkün değildir.

Peki, “Ne yapmalı?”

Demokrasi Mücadelesi, her gün gazetelerde, haberlerde, sokaklarda karşımıza çıkan şiddetin, hatta bazen içimizde yükselen öfkenin kaynağına inebilmek, onu anlayabilmek için mutlaka okunması gereken bir kitap.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Müthiş Psikoloji, Sevme Kusurları

“İnsan bilmediğinin düşmanıdır…” Farabi


Merhaba,

Dün ki yazımda, sevmeyi beceremediğimizi ve ilişkileri daha iyiye nasıl götürebileceğimizi belirtmiştim.

Günün mesajı olan Müthiş Psikoloji, Sevme Kusurları farkındalık sorularıyla sesleniyor.

Sayısız tarifi olmasına rağmen, sevgi hakkında dünyanın neredeyse tek ortak kanaati mutluluğun, huzurun ve dengenin buna bağlı olduğu…

Ne var ki doğuştan edinilmiş bir yetenek değil… Hatta doğrusu sevgi bir yetenek işi değil.

Bir bilgi, düşünce disiplini ve emek işi.

Sevgi kendiliğinden değildir, öğrenilendir. Dolayısıyla sevgisizlik de öğrenilmiş bir eylemdir.

Ortada eğer kusurlu bir sevgi biçimleri varsa, aslında orada sevgi söz konusu dahi değildir, sadece sevgi zannedilen yanılsamalar var demektir ki iyileştirmek lazım gelir.

Sevginin bilgi, emek ve düşünce disiplini olduğunu kitap boyunca hep hatırlayın.

“Sevgiyi inşa etmek için emek vermeniz gerekir. Bir sanatçı disiplini içinde bilinçli ve uyanık olmalısınızdır.”

Erich Fromm

Sizce sevmek mi güzeldir, sevilmek mi?

Bence de güzel olan sevmektir…

Şimdiye kadar sizler hangisi uğruna emek verdiniz?

Doğru sevmeyi öğrenip mutlu ve kendinden emin bir hayat yaşamayı seçenlerden misiniz?

Sevdiğiniz için kıskançlığa kapıldığınız oluyor mu?

Peki ya, sevdiğiniz için kendinizi gözden çıkardığınız, var gücünüzle fedakârlıklarda bulunduğunuz, kendinizi sorgusuzca uğruna adadığınız, benliğinizden çaldığınız zamanlar var mı?

Sevdiğiniz için hep bir şeylere katlandığınız, tahammül etmek zorunda kaldığınız, acı çektiğiniz, çaresiz hissettiğiniz oluyor mu?

Böylece giderek sevginin içinde kendiniz olmaktan uzaklaştığınızın farkına varıyor musunuz?

Bütün bunlar sevginin mutlak birer parçasıymış gibi geliyorsa size, sevgi sandığınız bir hissin içinde kayboluyorsunuz demektir.

Sevgi tahammül etmek değildir, katlanmak, adanmak ve bu yolda benliğinizi gözden çıkarmak da değildir.

Sevgi parmak izi kadar özgün ama yarattığı sonuçlar açısından evrensel bir etkidir… Bu uğurda herkesin bilgisi, emeği ve düşünce disiplini kişiye özeldir. Sevgi kendiliğinden değildir, öğrenilendir. Dolayısıyla sevgisizlik de öğrenilmiş bir eylemdir. “Ben sevmeyi seçiyorum” demek elbette etkili ve iyi bir motivasyon sayılabilir ama katiyen yeterli değildir…

Sevgi için bilgi, emek, düşünce disiplini ve uygulama çok ama çok gereklidir. Çünkü insan Farabi’nin de dediği gibi bilmediğinin düşmanıdır. Sevgi, inşa edilen bir deneyimdir…

Sevgi sandığınız kusurları hayatınızdan çıkardığınızda geriye emeğinizle büyüyen eşsiz bir mutluluk, güven ve huzur hissi kalacaktır.

Adem ve Havva miti, insanın sevgiye duyduğu ihtiyacı ve sevginin insan yaşamındaki gerekliliğini çarpıcı bir ifadeyle aktarması açısından fazlasıyla dikkate değer.

Erich Fromm’un bu mitle ilgili yorumu çok değerlidir. Detayları kitaptan ya da yazarın Sevme Sanatı kitabından öğrenebilirsiniz.

Müthiş Psikoloji, yaşamın anlamına dair ; İnsanın Anlam Arayışı, Victor Frankl, Sevme Sanatı Erick Fromm, Farabi gibi duayenlerin sözlerinden, kitaplarından büyük anlıntılar yaparak toplama bir kitap olmuş. Müthiş Psikoloji’nin kendi sesine ulaştığım an satırlarını aktaracağım.

Mucizeler Kursu ile sevgi farkındalığı kazanan biri olarak; “Sevgi sandığınız şeye dikkat edin!”derim…

Ayrıca kitapta bağımlı olup olmadığınızı anlamak için yapmanız gereken testler. Kendinizi gözden geçirebilirsiniz…

Okurla yazar arasına girmeden kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bilinç Dışı, Sigmund Freud

Merhaba,

Edebiyat demişken, Çeşme Marinaya gelmişken, D&R ziyareti olmaz mı. Kitapların kokusunu içime çektim. “Hücrelerim sendendir” dedim.

Raflarda yerini alan kitapları bir süre izledim.

Sigmund Freud’e ait “Bilinçdışı” kitabını bulmuşken, kitap davet ediyorken, satın almak istedim.

Sıcak hava bir parça yormuş olmalı ki Çeşme’de yeni açılan Alaçatı Muhallebicisi‘nde türk kahvesi içmek için bastonla mola verdik.

Sigmund Freud‘le ilk buluşma değil. Daha pek çok kitabıyla buluşarak öğrendiklerimi blog sayfasında paylaştım.

Bilinçdışı kitabı ise arka kapaktan şu şekilde sesleniyordu.

“İnsanın gündelik hayatını anlamlandırma çabası ve metafor olarak kullanılan buzdağı, olaylar karşısında akıl edebildiklerimiz buzdağının görünen kısmını oluştururken, görünenin ardında bizler için çok da açık olmayan bambaşka bir dünya söz konusudur.”

Freud insanı ele alırken “ben”i açıklamak için buzdağı temsilini kullanır. Buzdağının görünen yüzü bizler için daha tanıdık olan bilinci temsil ederken, insanın az bilinen yanı derin sular altındadır. Buzdağını tanımlamak içim suyun üzerini ve altını beraber ele almak gerektiği gibi, Freud’a göre insanı anlayabilmek için de bilinç ve bilinç dışını tamamlayıcı unsurlar olarak değerlendirmek önemlidir.”

Sigmund Freud, Avusturyalı nörolog ve psikanalizin kurucusu. Çek Cumhuriyeti doğumlu, İngiltere’de öldü.

1923’te kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938’de Naziler’in Viyana’ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya’yı terk etmek zorunda kalarak Londra’ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.

Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud’a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones’un 1953’te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud’un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.

Psikoloji alanında önemli işlere imza atan duayenin, kanser hastalığına neden yakalandığı araştırıldı mı?

Birçok uzmanın, hastalığın altında yatan nedenler Sigmund Freud’ün yaşamında bulunabildi mi?

Uzmanının cevap vermesi gereken soruları buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Normaliğin Deliliği, Arno Gruen

insanları öldürebiliyorlardı ve bunu yaparken gayet normaldiler bunu anlayamıyorum.”

Merhaba,

Nasıl oluyor da “normal” insan bu kadar çok yıkıcılığa neden oluyor?

Gözümüzü ister insanlık tarihine çevirelim, ister bugün, burada çevremize şöyle bir göz atalım, tanık olacağımız yıkıcılık, canlılar arasında yıkmak İçin tek canlı olan insana ait.

İnsan yıkıcılığı üzerine sayısız tez üretilmiştir. Sigmund Freud insanlardaki yıkıcılığın kökenini insanın doğasından var olan ölüm dürtüsüne mal ederken, bu görüşe karşı çıkan psikanalist Arno Gruen, insandaki yıkıcı ve ölümcül edimin kişinin, yanıltıcı bir iktidardan pay alma uğruna kendisine ihanet etmesinden kaynaklandığını savunmaktadır.

Normalliğin Deliliği’nde Gruen, çoğu zaman farkında olmadığımız, dostça davranışlar veya düzen sağlayan mantığın arkasındaki yıkıcılığın köklerini açıkça ortaya koyuyor. Yalın diliyle Gruen, gerçek dünyada insani değerlerin kaybolmasına katlanamayanlar, “deli”sayılırken, insani köklerinden kopmuş insanların “normal”kabul edilerek onaylanışını resmediyor.

Arka kapaktan seslenen yazarın, içinde bulunduğumuz duruma, insanlığa sesleniyor olması. Sorguladığım bir çok şeye ışık tuttu.

Ruhun asıl ızdırabı, bu mantıksız dünyada yaşanılanların olduğunu düşünüyorum.

Hep bir yere yetişme gayesi olan insanların, biraz durup, şalteri kapatarak içlerine dönme zamanı.

İyi ve kötünün insanların birbiriyle alışverişinde değil, sadece insanın kendi kendisiyle ilişkisinde ayırt edildiğini düşünüyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgi hatırlatmak amacıyla.

Yazarlar sizleri okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İçimizdeki Yabancı, Arno Gruen

Merhaba,

Yabancı düşmanlığı, kendine düşmanlıktır.

Kökenleri çocuklukta aranmalıdır.

Yabancılara duyulan nefretin daima, insanın kendisine karşı duyduğu nefretle bir ilişkisi vardır. Eğer insanların, başka insanlara neden acı çektirip, onları neden aşağıladıklarını anlamak istiyorsak, önce kendi içimizde yer alan, tiksindiğimiz şeylerle uğraşmalıyız. İçimizdeki bu parçayı, bize onu hatırlatan yabancıyı yok ederek susturmak isteriz. Ama, eğer insanın kendisine özgü olan ve birey oluşunu belirleyen her şey yabancı kılınırsa, geriye, insan gelişimini sağlayacak ne kalır?

İnsanlar, uygarlık ve kültürle, barbarlık ve vahşet arasındaki ince, ama bariz tabakanın yırtılıp yok olmasına neden bu kadar çabuk izin veriyor?

İçimizdeki yabancı, yitirmiş olduğumuz ve yaşamımız boyunca, her birimizin kendi yöntemiyle, tekrar bulmaya çalıştığı en kendimize özgü yanımızdır. Bazıları bunu kendi kendisiyle kavga ederek yapar, bazılarıysa başka canlılara zarar vererek. Yaşamın, her ikisi de aynı sorunsal tarafından belirlenen bu iki farklı yönelimi arasındaki ihtilaf, insanlığın varoluşunun geleceğini tayin eder.

Yıkıcı yanınızın sizi ezerek güçlenmesine izin veriyor musunuz?

Arno Gruen içimizdeki Yabancı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sağlıkla ve Sevgiyle kalın.

Yasemin Emre


Bu Gece💫, dilekleriniz bütünün hayrına olsun.

İhanete Uğrayan Sevgi Sahte Tanrılar, Arno Gruen

Görmemezlikten geldiğimiz, acıya sırt çevirdiğimiz, günbegün yaşamamıza rağmen inkar ettiğimiz sürece felaketlerden kaçınmamız mümkün değildir. Arno Gruen

Merhaba,

“Dünyayı yıkımdan koruyan şey sevgi aktarımıdır. Tarih, kendilerini ölüme adamış olanlarla sevgiye adamış olanlar arasında gidip geliyor. “

“Özerklik için yanıp tutuşuyor, fakat kendimizi başkalarının hakimiyetine teslim ediyoruz. Özümüze ulaşabileceğimiz tüm kapıları kapatarak, kurtarıcımız olarak büyüklük ararken daha da körleştik. Kurtarıcı bir kimlik bulma yolundaki beyhude arayışımız sonucunda sahte tanrılara sığındık. Fakat bu tanrılar insanları küçümsemekten başka bir işe yaramıyor, ne kendilerini ne de başkalarını sevebiliyorlar.”

Bugün tüm dünyada azınlıklar eziliyor ve aşağılanıyor.

“Sevgisizliğe karşı okumadığımız sürece kendi kimliğimize ulaşamayız. Arno Gruen birey oluşumuzu kabul etmek ve buna değer vermek için geçmemiz gereken kapıları aralayarak, incinebilirliğimizi kabul edebilmemiz, gerçek sevgiyle karşılaşınca korkmadan kucak açabilmemiz ve tanrıyı kendi içimizde aramamız İçin yüzümüze kocaman bir ayna tutuyor.”

“Terör ve savaş, nefret ve tehdit yüklü dünyamızı barışa taşıyabilmek, özgürlük ve adaleti öncelikle kendi içimizde geçerli kılmakla mümkün olabilir.”

Yazarımız arka kapağından, sevgiyi anlayabilmemiz İçin bu şekilde sesleniyordu. Diğer kitaplarıyla beraber, okumak üzere sipariş ederek, kütüphaneme aldım.

Her şeyin birbirine karıştığı bu koca dünyada, içimizde var olan içsel güce doğru okumalar yaparak ulaşabiliriz.

“Sevgi olmadan acı, acı olmadan sevgi olmaz. Bu ikisi, insan oluşumuzu belirleyen ve mümkün kılan empati yetimiz vasıtasıyla etkileşim içerisinde birbirine bağlıdır.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizleri okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Empatinin Yitimi, Arno Gruen

Bilincimiz, soyut, analitik ve yalıtıcı düşünce tarzını barındıran baskın bir sol beyin yarımküresi ve ihmal edilmiş bir sağ beyin yarımküresi arasında bölünmesi, insan oluşumuza dair sorunun yanıtını zaten önceden belirliyor. Dost ile düşman, kurban ile suçlu arasında ayrım yapabilme olasılığımız sınırlı. Ama insan oluşumuzun tam bir tanımını yapmadıkça şiddet ve suça gerçek anlamda karşı çıkamayız. Kendimizi uygar olarak görmekte ısrar ettiğimiz sürece bakış açımız da, değerlendirme yetimiz de son derece kısıtlı kalacak… Arno Gruen

Merhaba,

Uygarlığımızın hastalığı bu şekilde aktarılır; İnsan kendisinin kurban konumunda olduğunu görmek zorunda kalmamak İçin kendisine kurbanlar arar.

Arno Gruen, insanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyarlar. Bunu yapabilmek için başkalarını aşağılar, onlara zarar verir ve bu zayıflıklarını inkar ederler. İnkar ise kurban durumunda olanı suçlu, suçlu olanı ise kurban durumuna getiren kısırdöngünün başlangıcıdır.

Günümüzde soğuk, haşin içindeki çocuğu artık fark edemeyen insanlar idealize ediliyor. İnsanlar kendi kişiliklerini geliştirmek yerine güçlü olanla özdeşleşiyor. Bu da insan oluşun temelini bütünüyle sarsıyor.

Empatinin yitimini önlemek ve kayıtsızlık politikasına son vermek için bir çıkış yoluna ihtiyacımız var. Gruen bu kitabında ilkel toplumları, ruh hastası olarak adlandırılan kişileri ve ölüm kamplarından sağ çıkanları inceleyip karşılaştırmalar yaparak insanlığın ihtiyaç duyduğu bu çıkış yolu İçin ipuçları belirliyor.

Kitabın arka kapak satırlarını okuduğumda, Arno Gruen‘e ait okumak isteyeceğim, kitaplarını sipariş ettim. Araştırdığı konunun tecrübesinden yararlanmalıydım.

Yazarın, belirttiği konularda, okumasını yaptığın diğer kitaplardan farklı olarak neler öğrenecektim.

Empati Yitimi, Kayıtsızlık Politikası , okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amacıyla.

İçinde bulunduğumuz dünya düzenine, ” İnsan olmanın anlamını sorgulayanlara” iyi gelecek görünüyor.


” İnsanın duygudaşlığını sorgulamak, onun insanlığını, onun kimliğini sorgulamaktır. Bu aynı zamanda insanın, bedensel ve ruhsal hasarın hangi derecesine kadar insanlığını korumaya devam edebildiğine dair bir sorundur.”


Şiddetin ve yıcılığın temeli, çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin biçiminde yatar. Çocukların kendilerine özgü yaşamlarının ve canlılıklarının inkarı, çocukluğun ileri medeniyetler dediğimiz kültürlerdeki altı bin yıllık tarihinin içinden kırmızı bir şerit gibi geçer.

Çocukların dilini anlamıyoruz. Bunun için çaba da göstermiyoruz, çünkü sahip olduğumuz güçlü konumunun kibri içinde kendimizi çok iyi, çok ileri, çok bilgili görüyoruz.

Antik çağa uzanarak çocuğa şiddetin evrelerini okuyun. Tüm yaşanan şiddet olaylarından sonra yavaş yavaş uyanan kamu ahlaki ile I.S. 374 yılında çocukların öldürülmesi ilk kez kanunen ceza kapsamına alındı.

Göstermelik duygularda yaratılan bu değişim sadece bir poz olarak kalmış olmalı.

Kökenlerine bakmayı unuttuğumuz şiddetimizi de “yüksek ideallerehizmet edişimizle haklı çıkarmaya çalışıyoruz.

Bu, çocuklarımızın kendilerine ait birer yaşamları olduğunu görememekle başlıyor.

Kendimizi doğru algılamayı ve anlamayı nasıl öğrenebiliriz?

Duygudaşlığın yitimini nasıl telafi ederiz?

Erkek bilinç acı ve kaygıyı reddedince neler oluyor?

Peki toplumsal bağlam, her iki beyin yarımküresinin etkinliklerini ve dolayısıyla kendiliğimizin gelişimini nasıl yönlendiriyor? Toplumsallaşma sürecimiz boyunca bilincimize ve bilinçdışımıza ne oluyor?

Farkındalık sorularının cevabını okuyarak bulabileceksiniz. Okurla yazar arasına girmeden kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


%40-50 İndirimli Oda Kitap‘tan sipariş ettiğim kitapların, korunaklı ve zamanında ulaşmış olması sevindirici.

Sağlıklı beslenme yöntemim, tek tip kitaplar olunca 🙂 Oda’mdaki en büyük yeri kitaplar alınca, Nadide Ablam okuma listemden seçtiğim, aynı yazara ait 4 kitabı hediye ettiği için teşekkür ederim.

Siz, en son kime kitap hediye ettiniz?

Yaşamın Anlamı, Viktor E.Frankl

Merhaba,

Üçüncü Viyana Okulu’nun ve logoterapinin kurucusu olan Avusturyalı nörolog ve psikiyatr Viktor Emil Frankl, varoluşçu terapinin en önemli isimleri arasındadır. En çok satan kitabı, İnsanın Anlam Arayışı’nda 2. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampında yaşadıklarını anlatmıştır.

İnsanın Anlam Arayışı kitabındaki, Yaşamın Anlamı bölümünü ayrı yayınlamak istedim.

Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle önemli olan, genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır.

Burayı tekrar edelim mi?

“Daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır.”

“Söyleyin Ustam, dünyadaki en iyi hamle nedir?”

Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız bir en iyi hamle ya da iyi bir hamle diye bir şey kesinlikle yoktur.

Aynı şey insanın varoluşu içinde geçerlidir. Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcayacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir.

Tek kelime ile her insan yaşam tarafından ve herkes, sadece kendi yaşamı İçin cevap verirken yaşama cevap verir; sadece sorumlu olarak bunu yapabilir.

Varoluşun özü nedir?

Bırakın kişi, topluma karşı mı, kendi bilincine mi sorumlu olduğunu yorumlamaya karar versin.

Dünyayı olduğu gibi görebilmeniz dileğiyle…

Yaşamın Anlamı sizler için nedir?

Okuyunuz….

Sevgiyle,

Yasemin Emre


https://yaseminemre.com/2020/02/28/insanin-anlam-arayisi-victor-e-frankl/

Kitap hakkında detayları belirttiğim linkten okuyabilirsiniz ….

Şu Bizim Kırılganlığımız, Eugenio Borgna

Kırılganlık içimizde yaşar ve insan olma durumumuzun bir parçasıdır.”

Merhaba,

Kişi, ruhun nezaketi ve insani dayanışmayla beslenen bir kabullenişe ihtiyaç duyar.

Kırılganlıktan ve duyarlılıktan, zayıflıktan ve istikrarsızlıktan, incinebilirlikten ve sonluktan, özlemle arzulanan ama asla varılmayan sonsuzluk kaygısından soyutlanmış insani bir durum nasıl olabilir ki?”

Kırılgan olan ve kolaylıkla kırılan sadece duygulanımlarımız, yaşama nedenlerimiz, umutlarımız, huzursuzluklarımız, hüzünlerimiz ve kalbimizin itkileri değildir; sözcüklerimiz de kendini kötü hisseden kişilere yardım etmek için kullanmak istediğimiz ve kendimizi kötü hissettiğimizde başkalarından duymayı dilediğimiz sözcükler de kırılgandır ve kolaylıkla dağılıp eriyiverirler.

Taşlaşmış varlıklar değiliz, başkalarıyla ilişki içinde olan varoluşlarız.

Eugenio Borgna, Ruhun Yanlızlığı kitabı ile tanıdım.

Yalnızlık, ölüm, hastalık, mutsuzluk, korku, kırılganlık, umutsuzluk, üzerine derinlemesine düşünen, ruhsal sorun ve hastalıklara son derece insani bir bakış açısı getiren Borgna, “Şu Bizim Kurılganlığımız…” diyor.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amacıyla.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İnsanın Anlam Arayışı, Victor E. Frankl

Merhaba,

İzmir, Hastane ziyareti ardından büyük bir keyifle ziyaret ettiğim, inkilap Kitabevi. Uzun bir aradan sonra, dışarıda bastonumla nefes almak, kasları çalıştırmak ve dahası çok iyi geldi.

Aradığım, kitabı nihayet bulmuş olmanın sevinci de ayrı.

“İnsanın Anlam Arayışı” otuzun üzerinde yabancı dile çevrilmiş. Victor E. Frankl kitabında ne yazıyor olmalı ki, bütün dünyada 15 milyonun üzerinde satışı gerçekleşmiş.

Viktor Frankl, insanlığın gördüğü en büyük acılar içinde birey olarak büyümeyi ve tek parça hâlinde kalmayı başarmış kişilerden biridir.  Avusturyalı bir doktor ve psikiyatr olan Frankl, 1905 senesinde orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. 

“Bir durumu değiştiremiyorsak, kendimizi değiştirmemiz gerekir.”

Viktor Frankl

Kitabın satırları arasından seslenir,

“İçinde yaşadığı şartlar ne kadar ürkütücü olursa olsun, bir hastada, yaşam karşısında sorumlu olduğu duygusu nasıl uyandırılabilir?”

“Çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışavurumu olarak gördüğümü söylemekten ibarettir: eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir.”

Ve kitabın en önemli bölümüne giriş yaptığımızda,

” Toplama kampı deneyimlerini paylaşırken,elindeki tomar kağıdı göstererek, “Bakın, bu, bilimsel bir kitabın el yazması. Ne diyeceğinizi biliyorum; yaşadığım İçin minnet duymam gerektiğini, kaderden sadece bunu bekleyeceğimi söyleyeceksiniz. Ama yapamam. Bu kitabı ne pahasına olursa olsun korumam gerek; bu benim hayatımın çalışması. Anlıyor musunuz?”

Duş için sıra beklerken, çıplaklığımızı iliklerimizde duyumsamıştık; Artık çıplak vücutlarımızda başka gerçekten hiçbir şeyimiz kalmamıştı; tüyümüz bile yoktu; sahip olduğunuz tek şey, kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzda.”

Tüm tüylerini kaybeden biri olarak, iliklerime kadar anlaşıldığımı hissettim …

Bu satırları okuduktan sonra farklı boyutlarda yaşadığımız gerçeklik. Aynı noktada birleştiriyordu.

Anlatabiliyor muyum?

Kitabın hepsini yazamam. Sizlere de okumak, öğrenmek İçin bir şeyler kalsın.

Viktor E.Frankl ile kitabı aracılığıyla tanışmasaydım, çok şey kaçırmış olacağımı düşünüyorum. Karşılıklı konuşuyor gibi satırlarını soluksuz okumak, insana dair çok şey öğretti. Hayranlık duydum. Kendisiyle, terapi yapmak ise ayrı bir keyif olurdu.

Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.”

Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlaki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur.

İçsel gücünüz, dışsal kaderinizin üzerine çıkabilir. İnsan, kendi acıları yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

Onca acıdan geçtikten sonra bizlere bıraktığı değerli kitap. “İnsanı insan yapan nedir?”sorusuna cevap veriyor.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amacıyla.

En çok saygı duyulan insanların, büyük sanatçılar, ünlü bilimciler, büyük devlet adamları ya da sporcular değil, yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı başaran insanlar olduğunu göstermiştir.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Vazgeçmediklerinin Toplamıdır İnsan, Erdoğan Özmen

Travmaların üst üste geldiği, yoğun ve “kötü” duygularla hemhal olduğumuz zamanlardayız. Yas tutuyor veya daha kötüsü tutamıyor, hüzne boğuluyor, çaresizlik hissediyor, karşılaştığımız sevgisizlik ve nefret karşısında dehşete düşüyoruz. Duygular geldiği gibi yaşanır elbette. Ama onlarla nasıl yaşayacağımız üzerine düşünmemiz gereken bir mesele.”

Merhaba,

2018 yılında koltuk altı nüks gerçekleştiğinde, İstanbul’da ameliyattan bir süre sonra, Bağdat Caddesi “Gergedan” kitabevi ziyaretim, değerli birçok kitapla tanışmama vesile oldu.

Bu kitaplardan biri, Erdoğan Özmen’e aitti. İlgilenenler için belirtiyorum, Psikiyatri, Psikoloji, Politika adlı bir kitabı daha var.

Depresyon, ruhsal bir sorundur. Psikoloji bu şekilde tanımlıyor. Depresyon, politik, toplumsal bir sorunda olabilir mi?

Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan” yüksek sesle birkaç defa okuduğunuzda kullağa ne kadar anlamlı geliyor.

Duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor.

Duygu durumunuz üzerine hiç düşündünüz mü?

Peki, yüzleştiğiniz duygularınız sizleri tutkuya, yaşam sevgisine taşıdı mı?

Hata
Bu video mevcut değildir

Sizler için okumasını da yaptım.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İnsan Ruhuna Yöneliş, Carl Gustav Jung


“İnsan kendisini aşarak kendisi olur.” Carl Gustav Jung


Merhaba,

Jung, İnsan Ruhuna Yöneliş, kitabında bir kâhin gibi davranıyor; insanlığı bekleyen en büyük tehlikenin “ruhsal tehlike” olduğunu, bunun da insanın bilinçaltından geleceğini savunuyor. Bu bağlamda İnsan Ruhuna Yöneliş, ilk basımından bu yana geçen yaklaşık 60 yıla karşın değerinden ve savlarından hiçbir şey yitirmemiş durumda.

Eserinde, danışanlarla yaptığı çalışmaları anlatırken, çağdaş insanın günlük yaşamında ve “öte yaşamında”; düşlerinde, bilinçli ve özellikle de bilinçsiz yaşamında kendini duyuran başlıca ruhsal sorunlara uzun yıllar öncesinden Işık tutmuştur.

Goethe‘nin Faust eserinde satırlarında yer veriyor.

Halen bıraktığı görüşler doğrultusunda psikolojinin hareket ettiğini düşünüyorum. Jung, bebek adımları olan psikolojinin kendini geliştirmesi gerektiğine inanıyor. Psikoloji alanında yaptığı çalışmaları paylaştığı birkaç eserini daha listeme almıştım. Zamanı geldiğinde sırasıyla paylaşacağım.

Jung’ı okuduktan sonra kafamdaki her şeyin yerli yerine oturduğunu söylemeliyim . Araştırdığım konu hakkında kendisinden faydalandım.

Kendisini aşarak, kendisi olmaya çalışanlara , kitap iyi gelecek…

Keyifli okumalar.

Sevgiyle

Yasemin Emre