Hint Mitolojisi, Purana Edebiyatı Yazıları

Merhaba,

Hint Mitolojisinin önemli kaynakları arasında yer alan Puranalar hangi devirde meydana getirildikleri konusunda birtakım şüpheler bulunmaktadır. Ancak genel kanı onların, Epik dönem olarak adlandırılan ve Hint mitolojisinin en renkli döneminin ürünleri olduğudur. Mahâpurana olarak adlandırılan ve on sekiz kitaptan oluşan bu hacimli mitolojik kaynağın kökenini araştırmak elbette zordur. Ayrıca on sekiz Purâna’nın yanı sıra Upapurâna olarak adlandırılan ikinci bir seri daha vardır. Bu seride de on sekiz eser yer almaktadır, Mitolojik kaynak olan bu büyük eser grubunda yer alan her bir çalışma Epik dönem tanrılarından birine atfedilmiştir. Bu çalışmaların başlıklarında yer alan Purâna kelimesinin ilk görüldüğü yer ise Vedik dönem eserleridir. Bu eserlerde Purâna kelimesi İtihâsa kelimesiyle birlikte kullanılır. “Purâna” sözcüğü ile anlatılmak istenen gerçekte “Purânam âkhyânam” (eski hikâye)’dır. Eski edebiyat içinde, Brâhmanalar, Upanishadlar ve Buddhist metinlerde sözcüğü genellikle İtihâsa ile birlikte görürüz. Ancak “İtihâsalar ve Purâqalar” veya İtihâsapurâna eskiden beri böyle adlandırılsalar dahi az çok bize kadar ulaşan destanlar ve Puranalar kadar gerçek kitaplar oldukları anlamına gelmezler. Bu çalışmaların incelenmenin tanrıları memnun ettiği kabul edilir, aslında İtihasapurana beşinci Veda olarak da adlandırılır. Genellikle yakın akraba olduğu söylenen Atharvaveda’dan hemen sonra gelir.

Kadim zamana ait hikaye kolleksiyonu olan Puranalar, geleneğe uygun olarak ortaya çıkış dönemlerinde sözlü olarak yayılmışlardır. Puranalar’ı sözlü olarak aktaran Sutalar’dır. Vedik dönem sonrasında sutalar hem savaş arabacısı hem de ozandılar.

Hindu mitolojisi; tanrılar, ifritler, yarı tanrılar, insanlar ve hayvanlar gibi sosyal hayata dair tüm unsurları metaforik olarak içerisinde barındıran muazzam bir birikimin mistik ve olağanüstü bir üslubunu içerisinde barındırmaktadır. Bilindiği üzere Hint’e ait ilk mitolojik kaynaklar, Hint-Avrupa’nın en eski yazılı metinleri yani Vedalar aracılığıyla günümüze değin ulaşmıştır. Tarihsel süreçte Ârilerin Hint alt kıtasına gelişi ile ilişkilendirilerek MÖ 1700-1500’lü yıllara dayandırılan Vedik kültür kendini, Hint bilimi literatüründe “Vedik Mitoloji” olarak tanımlamıştır. Zamanla Hint düşünce ve edebî dünyasındaki gelişim ve değişim sürecinin bir sonucu olarak Epik dönem yani “Epik Mitoloji” kavramı da ortaya çıkmıştır.

Purânalar adlı koleksiyon ise Epik Mitolojik devrin bir uzantısı olarak kabul edilmekte olup bazen Epik-Puranik dönem olarak da nitelendirilmektedir. Puranalar; Hindu yaşam tarzına ait dinî ve ahlaki öğreti, gelenek-görenek, ibadet şekilleri, mitolojik kültür ve tanrı anlayışını aktarması sebebiyle, ilgili kültürel mirasın paha biçilmez bir değerini oluşturmaktadır.

Mitoloji, efsane, tanrılar, tanrıçalar, Hindu öğretiler, toplum düzeni, kast ve hatta yoga ile ilgilenen herkesin beğenisini kazanabilecek bu eser, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Rigveda Samhita,F. Max Müller

Campbell bir Hindu metnindeki şu kavrayışa hayrandı : “Gerçek birdir, bilgeler ona değişik isimler verir.” Tanrı’ya atfettiğimiz tüm isimler ve suretler, tanım itibariyle dil ve sanatın ötesine geçen o nihai gerçekliğin işareti olan birer maske derdi. Mit de Tanrı’nın maskesidir görünen dünyanın ötesinde olan şeyin bir metaforudur. Ancak mistik gelenekler değişir, derdi. Ama bizi onu yaşama eyleminin ta kendisi konusunda daha derin bir farkındalığa davet etme konusunda uyum içindeler. Campbell’ın kitabında affedilmez günah dikkatsizlik, gözünü açmama, farkına varmama idi.

Yaratıcı Mitoloji, Joseph Campbell

Merhaba,

Rigveda ismi ister akademik ister günlük kullanımda olsun kendini uzun süre önce kalıcı olarak kabul ettirdi. İsmin eksiksiz resmi hali aslında Rig Veda Samhita‘dır. Sanskrit dilinde veda sözcüğü “bilgi”, özellikle de “kutsal bilgi” demektir ve bu yönüyle de onu bazen “bilgelik”veya ‘”hikmet” olarak karşılamak daha doğru olabilir. Modern Slovakçada veda hâlâ “bilgi” demektir. Sözcüğün Hint-Avrupa kökünü “bilmek” anlamındaki Almanca wissen’de, “ince zeka ve nükte” anlamındaki İngilizce wit’te yine görebiliriz. “Veda” sözcüğü yalın haliyle yalnızca Rigveda için değil, Hinduluğun önde gelen öbür kutsal metinleri Yajurveda, Samaveda ve Atharvaveda için de kullanılır. Rigveda, çevirmen Ralph T. H. Griffith’in deyişiyle, bu dört kitabın “en eskisi, en önemlisi ve genel anlamda en ilgi çekenidir.” Rig, “övgü, şükür” anlamına gelen Sanskrit sözcüğün doğru sayılabilecek harf çevirisidir ve “Mantra” -şükür ve dua— öğesinin büyük önemini yansıtır. Denebilir ki “Mantra” ve onun eşlikçisi “Brahmana” (“eleştirel düşünme” veya “akılcı tefekkür”), Veda öğretisinin ve felsefesinin, ama özellikle de Rigveda’nın özünü oluşturur: “Bilgeler seslerini ilahilerle duyururlar”

Yukarıda yapılan ayrım -şükür ve dua olarak Mantra ile eleştirel düşünme veya akılcı tefekkür olarak Brahmana- Rigveda’nın geleneksel yorumlarını da biçimlendirmiştir. Brahmanalar bazı Vedalara getirilen geleneksel yorumlardır ve ilahilerdeki betimlemeleri ve imgelemi düz yazıyla açıklar, ayinleri tarif eder. Genelde “Orman Metinleri” başlığıyla çevrilen Aranyakalar ise Mantraları ve bazen “mistik” olarak nitelendirilen ritüelleri yorumlar. Yorumların en bilinenleri, gerçekte kendi başına birer eser olan Upanişadlardır. Bu eserlerdeki kozmolojik ve felsefi fikirler Vedaların dili üstüne kuruludur ki, o fikirlerin bazı bakımlardan nüve olarak Rigveda’da zaten bulunduğunu görürüz. Veda, Brahmana, Aranyaka ve Upanişadlar şruti biçimli ilhamlar olarak adlandırılır; bunun Sanskrit dili edebiyatındaki karşılığı, “hatırlanan” anlamındaki şmirti, Batılı okuyucunun en iyi bildiği şmirti örneği de Bhagavad Gita‘dır.

Tevrat ve Kur’an gibi kutsal kitaplarda olduğu gibi, anılan kaynaklar Hint kültüründe birer anıt olarak yer almışlardır ve bundan dolayı onlar ortodoks olmayan geleneklerin de müfredatın da birer parçasıdır. Sözgelimi, Mohandas K. Gandhi özyaşamöyküsünde büyüdüğü yıllarla ilgili olarak, Max Müller’in Hindistan: Bize Ne Öğretebilir isimli kitabını ve Teosofi Cemiyeti’nin yayımladığı Upanişadlar çevirisini “ilgiyle okuduğu»nu anlatır ve şöyle devam eder: “[Okuduklarım] Hinduluğa bakışımı geliştirdi, onun güzelliklerini içimde yeşertti. Fakat başka dinlere karşı içimde bir önyargı da uyandırmadı.”

Aşağı yukarı İsa’dan önce 1500 ile 500 yılları arasındaki çağa Hindistan’da Vedalar Çağı denir. Bu ad, bu çağ üzerine bilgilerimizi borçlu olduğumuz ve hepsine birden Vedalar denilen ve çağın değişik dönemlerinde, kimlikleri bilinmeyen pek çok yazarın katkısıyla oluşmuş kutsal metinlerden gelmiştir. Veda sözcüğü Sanskrit dilinde ‘bilmek anlamına gelen ‘vid kökünden türetilmiştir. Anlamı ‘bilgelik, bilgi, kutsal yazıt, tören bilgisi’dir. Bir başka anlamı ise doğrudan Tanrı’dan gelen veya Tanrıların ilettiği sözlerdir. Veda ilahilerinin, kitaplarının, ‘Tanrısal ilhamın etkisindeki’ bazı peygamberler, ozanlar aracılığıyla iletildiği kabul edilir ve kutsal olarak görülürdü.
Başlıca dört Veda kitabının ilk olan Rigveda, insanlığın en eski dinsel metinleridir.

Bu kitapta Rigveda ilahileri içinde önemli yere sahip olan Marut Tanrıları ile birlikte İndralya, Agni’ye adanmış ilahilerin; o dönemlerde yapılmış çalışmalara da göndermeler yaparak hem Sanskrit transkripsiyonu, çeviri metni hem de etimolojik, dinsel anlamı hakkında emsalsiz yorumu bulunmaktadır.

Rigveda Samhita, İnsanlığın İlk Dinsel Metinleri, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tanrı Mitleri, David Leeming ,Jake Page

Tanrılar insan türünün, olağan kavrayışının ötesinde kalan önemli bir gerçeklik anlayışının ve kendilerini bu gerçeklikle ilişkilendirerek entellektüel ve duygusal güvenliği sağlama girişiminin yansımasıdır. Tanrıyla yüzleşmek, insanlığın kendi içinde ve dışındaki nihai sınırlarıyla yüzleşmesidir.

Merhaba,

Geçen hafta Cuma günü 9 Eylül Hastanesi, Girişimsel Radyoloji Bölümünde, Doç. Dr. Aytaç Gülcü’nün gerçekleştirdiği köprücük kemiği lenf nodlarından biyopsi yapıldı.

Doç. Dr. Aytaç Gülcü’yle üçüncü biyopsimiz.

Girişimsel radyoloji, tıbbın hızla ilerleyen bir dalı olup, radyolojinin tedavi edici bölümüdür. Girişimsel radyologlar, görüntüleme kılavuzluğunda minimal invaziv yöntemlerle perkütan (ciltten girilerek) tedaviler yaparak diğer klinik branşlara birçok konuda yardımcı olmaktadırlar.

Biyopsiden sonra ziyaret ettiğim İnkilap Kitapevi. Tanıştığım yeni yazarlar, Mitoloji dünyasında yaptığım kazı çalışması. Kitaplar tüm enerjimi değiştirirken verdikleri mesajlarla yol almak, hayatımdaki en büyük keyif.

Ocak ayında bir gün, New Mexico’da kumlu bir tepenin kenarında bulunan bir evde ayrı masalara oturup bu kitabı yazmaya çalışan David Leeming ,Jake Page. Tanrı öyküsününün insan hafızasından önce başlaması gerektiğinden, hilebaz tanrılara kadar yaptıkları sohbet. Ve havada takla atan kuzgun. Kuzgunlar kurtları bu şekilde rahatsız ediyordu.

Kuzgun, Amerikan yerli halklarının dünyasında, bir diğer önemli figür olan çakal ile birlikte Tanrı’nın ve insanların işlerine karışmakla övgü toplayan kayda değer bir hilebazdır.

Kuzgunlar uçup gittikten sonra, çakalların sesini duymak sıra dışı değildi. Daha önce bahçede görünmemişlerdi.

Birileri başlamak üzere olunan işe selam çaktığı düşünerek tanrıların dünyasına giriş yaptılar.

Tanrı Mitleri, David Leeming Jake Page : “Dünyadaki her şeye hükmeden, her şeyi veren ve her şeyi alan Tanrıçaların zamanı geride kalıyordu. Şimdi, her şeyin mutlak hâkimi olmak üzere var olan, yeri ve göğü birbirinden ayıran, hatta bütün fazlalıkları eleyip tek başına kâinata hükmedecek tek bir Tanrı’ya giden yolda Tanrıların dönemi başlıyordu.”

Tanrı Mitleri, hala gün ışığında parlayanlarla tarihin gölgelerinde saklanan kadim ilahları buluşturuyor. Ataerkilliğin panteonların ele geçirip eril gücü yüceltmeye başladığı dönemlerden, semavi dinlerin kutsallığına uzanan, yüzlerce yıllık bir ilerleyişi hikaye ediyor.

Unutma, ne kadar farklı olsak da, sen ve ben tek ruha sahibiz. Ne kadar benzemesek de, sen ve ben eşit değere sahibiz. Sen ve ben, birbirimize ne kadar benzemesek de her zaman ikimizin arasında dayanışma olmalı. Sen ve ben, birbirimize benzemesek bile, aramızda uyum olmadıkça evrende de uyum olamaz. Böyle bir uyum olacaksa, o zaman isteklerim senin için önem taşımalı.

Tanrı Mitleri, David Leeming ,Jake Page kitabını buraya bırakıyorum. Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tanrıçalar Ve Tanrıça’nın Dönüşümleri, Joseph Campbell

“Ebedi Dişidir,

Bizi Yukarı Taşıyan”

Goethe, Faust

Goethe’nin Faust’taki bu sözü kitabın birleştirici unsurudur…

Merhaba,

Dün, 9 Eylül Hastanesi, Tıbbi Onkoloji ve Radyaloji Onkoloji’sinin istediği tetkikler yapıldıktan sonra; soluğu hastane bahçesindeki ağaçların yanında aldım. Hiçbir şey düşünmeden zihni susturmak ve doğayla bir olmak…

Günlük enerji ihtiyacını ağaçlardan temin etmenin huzuruyla, on dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan Kipa AVM’ye ulaşmak. Hes kodu sorgulaması ve ardından sıcağın verdiği yorgunlukla yüze çarpan serinlik gibisi yok…

Gelmişken giriş katında bulunan İnkilap Kitapevi’ni ziyaret etmek rutinler arasında.

Raftan göz kırpan değerli kitap okuma listemde yer alıyor. iletişim kurmaya çalışan yazarın söyleyeceği her şey yeni bir bakış açısı kazandıracak.

Öyle de oldu…

Karşılaştırmalı mitoloji sahasının önde gelen isimlerinden Joseph Campbell’in Tanrıçalar isimli çalışması, tarih öncesinden Rönesans’a kadar tanrıça kültünün doğuşu, gelişimi ve dönüşümü üzerine ayrıntılı bir kitap.

“İnsanlar çoğu kez Tanrıça’yı sadece bir doğurganlık ilahesi olarak düşünürler. Hiç de öyle değildir. O müz’dür. Şiirin esin kaynağıdır. Tinin esin kaynağıdır. Dolayısıyla, üç işlevi vardır: Bize hayat vermek, öldüğümüzde bizi almak ve tinsel, şiirsel idrakimize esin kaynağı olmak.”

Campbell Tanrıça’ya ilişkin figür, işlev, sembol ve temaları ele alarak, kültür ve zamanın labirentinde sanki Ariadne’nin ipini kılavuz olarak kullanan bir Theseus gibi, dönüşümleri boyunca bunları takip etti. Bu kitapta Campbell’ın tek bir Yüce Tanrıça’dan birçok tanrıçaya evrilen mitsel imgelemi işleyişine tanık olacak ve Marija Gimbutas’ın Neolitik Eski Avrupa konulu çalışmalarından Sümer ve Mısır mitolojisine, Homeros’un Odysseia Destanı, Yunan Eleusis gizem kültü ve Ortaçağ’ın Arthur efsanelerinden Yeni-Platoncu Röbesans’a kadar Tanrıça’nın peşine nasıl düştüğünü gösteriyor.

Campbell’a göre tanrıçanın temaları zaman ve uzam yoluyla deneyimlenen içkinlik gizemlerine ve bengi erginlenmedir, yaşam ve ölüm dönüşümüdür ve tüm yaşamı şekillendirip canlandıran enerji bilincidir.

Campbell’ın mitolojide dişi formun eşsizliğine ve bunun kadınlar için ne anlama gelebileceğine yönelik duyarlılığını gösterir. Üstelik, Campbell kadın ruhunun yaşamsal önemini ve bu ruhun yaratıcı potansiyeliyle kadın deneyimlerindeki mitsel ve yaratıcı form halinde doğurabileceğini anlıyor ve buna saygı duyuyordu. Bunu çağımızın hem armağanı hem de meydan okuması olarak gördü ve kadınların bu yolculuğu tasarlayıp şekillendirmelerine saygı gösterdi.

Günümüzde kadınların karşı karşıya bulunduğu zorlukların birçoğu, dünyada önceden erkeklere ayrılmış olan ve mitolojik bir kadın modelinin yer almadığı bir eylem alanına girmelerinden kaynaklanıyor… Buna bağlı olarak, kadın kendini erkeklerle rekabet ilişkisi içinde bulmakta ve bu sırada kendi doğasının anlamını kaybedebilmektedir. Kadın başlı başına bir varlıktır ve geleneksel olarak (neredeyse dört milyon yıldır) o varlığın erkek ile ilişkisinin deneyimlenme ve temsil edilme şekli doğrudan doğruya rekabet olmamıştır. İki cinste yaşamı sürdürme ve destekleme gibi çetin bir sınavda işbirliği yapmışlardır. Kadının biyolojik olarak üstlendiği rol çocuk doğurmak ve yetiştirmekti. Erkeğin rolü ise desteklenmek ve korumaktı. Her iki rol de biyolojik ve psikolojik açıdan arketip niteliğindedir. Fakat şimdi gerçekleşen şey, erkekler tarafından elektrikli süpürgenin icat edilmesinin sonucu olarak, kadınların eve geleneksel bağımlılıklarından bir ölçüde kurtulmalarıdır. Kadınlar, kadın modellerin bulunmadığı bireysel arayış, başarı ve kendini gerçekleştirme alanlarının vahşi ortamına giriyorlar. Dahası, kendi kariyerlerinin peşine düşerken gitgide artan biçimde farklılaşmış kişilikler olarak ortaya çıkıyor, biyolojik role yönelik eski arketipik vurguyu geride bırakmaya başlıyorlar, fakat ruhları yapısal olarak o role bağlı kalmaya devam ediyor. Lady Macbeth’in girişeceği eylemin öncesindeki acımasız yakarışı “kadınlıktan çıkarın beni” erkeklere ait bu vahşi ormanda rekabete yeni giren birçokları için dile getirilmemiş ama derinden hissedilen bir çığlık olmalı.

Ama buna gerek yok. İçinde bulunduğumuz zamanın dayattığı ve birçok kadının erkekler gibi değil, bir kadın gibi karşıladığı, kabul edip karşılık verdiği zorlu görev, bir biyolojik arketip ya da erkekleri taklit eden bir kişilik olarak değil, bir birey olarak serpilmektir. Tekrarlamak isterim, mitolojimizde birey olarak kadının arayışı için hiçbir model yoktur. Bireyleşmiş bir kadın ile evlenen bir erkek için de model yoktur. Bu işte beraberiz ve birlikte çözüm üretmek zorundayız, ancak (her zaman arketipik olan) tutku ile değil, şefkat ile, birbirimizin gelişimini sabırla teşvik ederek.

Bir yerlerde eski bir Çin bedduası okumuştum: “İlginç zamanlarda dünyaya gelesin!” İşte bu da çok ilginç bir zaman: Yaşanmakta olan hiçbir şeyin modeli yok. Her şey değişiyor, erkeklere ait vahşi ormanın kanunu bile. Geleceğe serbest düşüş dönemindeyiz ve kadın erkek her birimizin kendi yolunu çizmesi gerek. Eski modeller artık işe yaramıyor, yenisi de oluşmadı. Aslında, ilginç yaşamlarımızı şekillendirirken yeni modeli şekillendirmekte olan bizleriz.

Bizler gelecek çağın “atalar’ıyız; farkında olmasak da, geleceğin destekleyici mitlerinin, gelecek yaşamlara esin kaynağı olacak mitsel modellerin yaratıcılarıyız.

Joseph Campbellİnsanlığın Büyük Öyküsü” olarak andığı evrensel mitler ve semboller bütününü araştırdığı önemli sayıda yayınlanmış eser bırakmıştı. Ama bunun yanında, yayınlanmamış hacimli bir materyal de söz konusuydu: Makaleler, notlar, mektuplar, günlükler, sesli ve görüntülü ders kayıtları.

Tanrıçalar Ve Tanrıça’nın Dönüşümleri, Joseph Campbell’ın kitabını buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, David Hume

Mucizeyi şöyle tanımlamak doğru olabilir: “Tanrısal Varlık’ın tikel bir iradesiyle ya da görünmez bir aracının devreye girmesiyle bir doğa yasasının ihlal edilmesidir.”

David Hume

Merhaba,

İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, David Hume’un ilk eserinde incelediği konuların keskin ve açık bir özetini yaptığı, fikirlerin kökeninden özgür iradeye, nedensellik ilkesine dair şüphelerden, mucizelere kadar en ünlü argümanlarını formüle ettiği ustalık döneminin en yetkin eseridir.

David Hume, İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi. Genellikle İngiliz dilinde yazmış en önemli filozoflardan biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda bir tarihçi ve deneme yazarı olarak da bilinir. Kütüphane müdürüyken yazmaya başladığı altı ciltlik History of England eseri, felsefi eserlerinden çok daha fazla başarı ve ün kazanmasını sağladı.

David Hume’un felsefesi nedir?

David Hume, İngiliz empirizm yaklaşımını temsil eden düşünürdür. Locke ve Berkeley’le başlayan bilginin eleştirilmesi işlemi, Hume‘un felsefesinde doruğuna ulaşır. Ona göre, bilincin içindekiler, fikirler (ideler) ve izlenimler (duyumlar) diye ikiye ayrılır. İzlenimler deyince Hume, duyum ve duygulanımları anlar.

David Hume a göre en temelde bütün bilgilerimizin kaynağı nedir?

“Hume’la birlikte, akıl karşısında kendini meşrulaştıran duygu değildir artık, iddialarını savunmak üzere duyumların, saf izlenimlerin sahnesine çağrılan akıldır.” Bunun ne anlama geldiği açıktır. Bütün fikirlerin kaynağında duyu izlenimleri bulunur.

Mucizeler Hakkında…

Mucizenin doğurduğu felsefi problemler iki başlık altında ele alınmıştır. Bunlardan birincisi tarihsel bir olay olarak mucizenin imkânı, diğeri ise “doğa yasası” olarak mucizenin imkânıdır. Burada özellikle “yasa” ve “yasanın ihlali” terimleri üzerinde durulmuştur.

Bazen bir olay, kendi içinde, doğa yasalarına aykırı görünmeyebilir, ama gerçek olsa, bazı koşullardan ötürü mucize diye adlandırılabilir; çünkü olgusal olarak bu yasalara aykırıdır. Mesela ilahi bir otoriteye sahip olduğunu iddia eden bir insan hasta bir adamın iyileşmesini, sağlıklı bir adamın ölmesini, bulutlardan yağmur boşanmasını , rüzgarlar esmesini, kısacası birçok doğa olayının gerçeklesmesini emretse ve ardından hepsi birden gerçekleşse, bunlar haklı olarak mucize diye görülebilir, çünkü bu örnekte gerçekten de doğa yasalarına aykırıdır. Fakat olay ile emrin çakışmasının tesadüf olduğuna dair bir şüphe kalırsa, ortada ne mucize vardır ne de bu yasaların ihlali,çünkü hiçbir sey bir insanın sesi ya da emrinin böyle bir etkiye sahip olması kadar doğaya aykırı olamaz. Mucizeyi şöyle tanımlamak doğru olabilir: “Tanrısal Varlık’ın tikel bir iradesiyle ya da görünmez bir aracının devreye girmesiyle bir doğa yasasının ihlal edilmesi.” Bir mucize insanlar tarafindan keşfedilebileceği gibi keşfedilemeyebilir de. Bu durum mucizenin doğasını ve özünü değiştirmez. Bir evin ya da geminin havaya yükselmesi gözle görülür bir mucizedir. Bir tüy parçasının, rüzgarın bu amaç için gerekli asgari güçten mahrum olduğu durumda havaya yükselmesi de, bizim için o kadar duyulabilir olmamakla birlikte, bir o kadar gerçek bir mucizedir.

Bilge bir adam, inancını kanıtlara göre orantılar. (…)

İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bilim Ahlakı, Albert Bayet

gerçek bilim çıkar gözetmez; bir sorunla karşılaşınca, bunu çözümlemekle işe yarar bir sonuç alınır mı, alınmaz mı diye uğraşmaz: Onun temel anlayışı, bilinmeyen bir şeyin yerine bilineni, bir sırrın yerine bir kavrayışı koyabilmektir.

Bilim Ahlakı, Albert Bayet

Merhaba,

Albert Bayet, Fransız sosyolog, gazeteci, araştırmacı düşünür ve yazar. Manevi olayları akılcı biçimde birleştirmek amacıyla yazdı; Özgür düşünceden yana tavır aldı.

Bilim ahlakının insan gelişimine etkisini sorguladı. İlk çağlardan günümüze kadar düşüncenin gelişiminin analizini yaptı.

Bilim ahlaka aykırı mıdır?

Bu konuda konulan ilk karşı-düşünce şudur: Bilim ahlâka aykırıdır. Ne yazık ki, bunu ileri sürenler şimdilik oldukça güçlü görünüyorlar. Bilimi savunanlar, “bilim acılarla, hastalık ve ölümle savaşır, malların üretimini’ ve dağıtımını kolaylaştırır, düşüncenin yayılmasına yardım eder”, deyip duruyorlar: Biz bu beylik sözlerle oyalanıp dururken, beri yandan olaylar konuşmaya devam ediyor. Bilim karşıtlarının diliyse oldukça keskin.

1914 ile 1918 yılları arasında cereyan eden büyük savaşta onbeş milyon insan savaşta can verdi. Bu ölüm ticaretinde ulusları kim silâhlandırdı? Bilim. Bilimin sağladığı olanaklar nedeniyle, trenler, otomobiller, göz açıp kapayıncaya kadar, yığın yığın insanı ölüm meydanlarına atıyordu; hep daha iyi makinelerle donatılmış fabrikaların, topların tüfeklerin sayısı onun yardımıyla artıyordu. Onun yardımıyla ölüm saçan, yaylım ateşleri düzenleniyor, uçaklar orduların, şehirlerin üstünde uçup durabiliyordu; İnsan ölüleri, savaş yaraları, kesip biçmeler karşısında duyularını yitiren, duygusuz kalan Bilim, dünyanın gözüne yaman bir insan öldürme aracı gibi görünüyordu.

Bu sadece bir günlük yanılma, bir saatlik sapıtma mıydı? Ne yazık ki değildi. Daha ateşkes anlaşması yeni imzalanmış, mezarların üstü henüz kapatılmıştı ki, laboratuarlar harıl harıl çalışmaya başladılar. Niye mi? Savaşı ortadan kaldırmak için mi? Hayır! Onu daha da öldürücü yapmak için. Falan bilgin, en geniş bir alan içinde en çok insan öldürebilecek gazı arıyor; filan bilgin düşmanı ezecek en acımasız panzerler ve tanklar üzerinde çalışıyor, bir başkası uzak amaçları yok etmek için denizlere aşacak füzeler, bir başkası da büyük oranda patlayıcı maddeler taşıyan uçaklar tasarlıyordu. Sonuç ne oldu? 1939 savaşı, bir önceki savaşı aratacak derecede, korkunçluğuyla onu gölgede bıraktı.”Savaşları yönetenler” üstüne ilkçağ söz ustalarının cümlelerine elveda!

Durup dinlenmek bilmeyen bilim, her gün yeni yeni yakıp yıkma araçları bulduğundan, Ölüm Süvarisi için söylenen: “Adı Ölümdür” cümlesi onun için söylenebilir gibiydi.

Buna karşı, savaş, her şeye rağmen olağan dışıdır ve barış işlerinde Bilim ter temiz kalmaktır diyemezsiniz. Olaylar hemen her gün yeniden baş gösteriyor. Mühendislerin çabalarıyla her gün daha da gelişen makineler, bize anlatıldığı gibi, refah ve güven içinde bir yaşam sağlayabilirler mi? Acı bir alay saklı bu soruda. Fabrikaların harıl harıl çalışması yirmi defa, yüz defa yoksulluğa neden oldu, işsizlik arttı. Bazı işçilere bakınca, insanın kendine şunu sorması gerekir: Makine mi, insanın yoksa insan mı makinenin kölesi oluyor? Eski çağlarda, madenlerde ya da değirmenlerde köle olarak çalıştıranlar, küçük bir azınlıktı. Bugünse, bütün bir ulusu, her geçen dakika, yeni tanrıya kurban ediyorlar ve amansız bir mantığın meyvesi olan rasyonalizasyon, günün işçisini acınacak kadar zavallı bir makine adam durumuna sokuyor:

Yoksullar sırtından zengin üretir,

Çocukları araç yapar kullanır.

Kötülüğün çabasıdır, pençesine alır henüz çocuktur oysa Nereye? Ne ister? bu ilerleme

Kırar bellerini çiçeği burnunda gençlerin,

Ve makinaya ruh verirken alır insanın ruhunu,

Lanet olsun anaları ağlatanlara,

İnsanı hiç eden sapık gibisin,

Yüz karasısın, küfürsün, lanet sana! Ey Tanrım! Bu çabaya lanet olsun,

Gerçek çaba adına, lanet sana!

Sağlam, cömert çaba adına,

Halkı özgür, insanı mutlu eden çaba adına!

Bugünün basın organları, sineması, radyosu insanın aklını geliştirip özgürleştiren birer maya olabilirler ve olmalıydılar. Bir zamaniar, Anatole France bir basımevini gezerken “Hakkı ve gerçeği bütün dünyaya yayacak olan kutsal harfleri” selâmlamıştı. Ancak bu kurşun harfler, dünyaya yalan, aptallık, kin, hattâ ihanet taşıdılar “Kokuşmuş basın” linotip ve rotatif makinelerinden yararlanarak, topraklarımız üstünde Hitler’in başarısını sağlamaya çalıştılar.

Hiç şüphe yok, insan bu olayları görmezden gelebilir. Ama, son savaştan az önce, sert sözler yükseliyor, kafamıza vururcasına bizi gerçeğe çağırıyor.

İnsanı kölelikten kurtarmasını beklediğimiz makine, “Korkunç bir tanrı”.

Derinliği olan, insanın yüce yanı hiç hesaba katılmaz mı?

Bilim Ahlakı, Alber Bayet kitabının farkındalık sözlerini taslak olarak buraya bırakıyorum.

Okumanın boyutu ve tekniği var. Okumak bir öğretmen yazmakta öğrencisidir. İyi bir öğretmen, öğrencisini doğru okumalarla iyi bir yazar, şair haline getirir.

Huzurunuzda kendiliğinden gelen, iletişim kuran kütüphanedeki tüm değerli kitaplara teşekkür ederim.

Bilim Ahlakı, Alber Bayet okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Akıl Tutulması, Max Horkheimer

İnsanın doğayı boyunduruk altına almak çabalarının tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir. Ego, benlik kavramının gelişimi, bu iki yanlı tarihi yansıtır.”

Max Horkheimer

Merhaba,

İnsan türü, bağımsızlaşma süresi içinde, içinde yaşadığı dünyanın yazgısını paylaşır. Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği getirir.

Uygarlığın gelişmesinde bir etken, doğal ayıklanmanın yerini rasyonel eylemin alması olarak tanımlanabilir. Sağ kalma —ya da başarı diyelim buna— bireyin toplumdan gelen basınçlara kendini uyarlama yeteneğine bağlıdır. Sağ kalmak için, hayatını oluşturan anlaşılmaz, çetrefil durumlara her an en uygun tepkiyi gösteren bir aygıta dönüştürür kendini insan. Herkes her durumla karşılaşmaya hazır olmalıdır. Kuşkusuz, bu sadece modern çağın bir özelliği değildir; bütün insanlık tarihi boyunca geçerli olmuştur. Ne var ki, bireyin düşünsel ve psikolojik yetenekleri maddi üretim araçlarıyla birlikte değişmiştir. On yedinci yüzyılda bir Hollanda köylüsünün ya da ressamının veya on sekizinci yüzyılda bir dükkân sahibinin hayatı, günümüzün bir işçisinin hayatından çok daha güvensizdi. Ama sanayi toplumunun doğuşu, nitel olarak yeni olgular getirmiştir. Günümüzde, uyarlanma süreci bilinçlidir ve o yüzden de toptandır.

Bugün hayatın tümü artan ölçüde rasyonelleştirilmekte ve planlanmaktadır; aynı şekilde, her bireyin hayatı da, geçmişte özel dünyasını oluşturan en gizli dürtüleri de içinde olmak üzere, rasyonelleştirme ve planlamanın gereklerine uymak durumundadır bugün: bireyin varlığını sürdürmesi için sistemin varolma koşullarına uyması gerekmektedir. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın isimsiz güçlerinin değil, plan yapan bir azınlığın bilinçli kararının eseriyse, kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarlamak zorundadır: özne, bütün enerjisini, pragmatistlerin deyimiyle
şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde”olmaya adamak zorundadır. Geçmişte gerçeklik, özerk birey tarafından geliştirildiği varsayılan ideale karşıt sayılır ve onunla karşılaştırılırdı; gerçekliğe bu ideale uygun bir biçim verilmesi gerekli görülürdü. Bugün ilerici düşünce bu tür ideolojileri zayıflatmakta ve bir yana atmakta, böylece farkında olmadan da gerçekliğin bir ideal durumuna yükseltilmesine yardımcı olmaktadır. Uyum, düşünülebilecek bütün öznel davranışların ölçütüdür artık. Öznel, biçimselleşmiş aklın zaferi, aynı zamanda öznenin karşısına mutlak, egemen bir nesnellik olarak çıkan bir gerçekliğin de zaferidir.


Günümüzün üretim tarzı, her zamankinden daha çok esneklik ister. Hayatın her alanında istenen daha büyük girişkenlik, değişen koşullara daha iyi uyarlanabilme yeteneğini gerektirmektedir. Eğer bir ortaçağ zanaatkârı bir başka mesleğe geçebilseydi, yaptığı değişiklik, tamircilikten seyyar satıcılığa, oradan da sigorta şirketi yöneticiliğine geçen bir günümüz insanının geçirdiği değişiklikten çok daha köklü olurdu. Bugün teknik süreçlerin gittikçe artan bir örnekliği insanların iş değiştirmesini kolaylaştırmaktadır. Ama bir faaliyetten ötekine geçişin kolaylaşması, spekülasyon için ya da yerleşik modellerden ayrılmak için daha çok vakit kalması anlamına gelmemektedir. Doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, bir sağ kalma koşulu olarak bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır.

İnsan, mutlak davranış ölçülerine, evrensel bağlayıcı ideallere giderek daha az bağımlı hale gelmiştir. Kendi özel ölçülerinden başka kurala gerek duymayacak kadar özgürleştiği ileri sürülmektedir. Ne var ki, bu artan bağımsızlık, ters bir mantıkla, bir edilginlik artışına da yol açmıştır. İnsanın kullanacağı araçlarla ilgili hesapları inceldiği halde, amaçların seçimi konusunda geçmişte nesnel bir doğruya duyulan inançla ilgiliydi bu gittikçe kafasızlaşmaktadır: nesnel akıl mitolojisi de içinde olmak üzere bütün mitolojilerin kalıntılarını silip atmış olan birey, genel uyarlanma modelleri doğrultusunda otomatik tepkiler göstermektedir. Ekonomik ve toplumsal güçler kör doğa kuvvetleri niteliğini kazanmakta ve insan da, varlığını sürdürmek için, bu kuvvetlere kendini uyarlayarak onları egemenlik altına almak zorunda kalmaktadır. Bu sürecin sonucu, bir karşıtlıktır: bir yanda benlik vardır, maddi ve manevi dünyadaki her şeyi kendi varolma aracına dönüştürmenin dışında bütün içeriği ve özü boşaltılmış olan soyut ego; öbür yanda da sadece bir malzeme, egemen olunacak bir madde durumuna düşürülmüş ve bu egemenlikten başka bir amacı kalmamış boş bir doğa vardır.

Ortalama bir insanın varlığını sürdürmesi, reflekslerinin hızına bağlıdır artık. Akıl kendisi de bu kendini uyarlama yeteneğiyle özdeşleşmektedir. Günümüz insanının atalarına göre çok daha geniş bir seçme özgürlüğü var gibi görünmektedir. Ne var ki, bu özgürlük artışı, özgürlüğün niteliğinde bir değişikliğe yol açmıştır.

Bugünün insanının bu sürece bir çocuk gibi, otoriteye doğal bir güven duyan bir çocuk gibi değil, kazanmış olduğu bireysellikten feragat eden bir yetişkin gibi teslim olmasında yatmaktadır. Uygarlığın zaferi o kadar tam ve kesindir ki, tersine dönüşmeye başlamıştır. İşte bu yüzden zamanımızın toplumsal uyumu bir kızgınlık ve bastırılmış öfke öğesi içermektedir.

Düşünsel açıdan, modern insan, toplumun maddeci uygulamalarını idealizmle ilgili lakırdılarla örtbas eden on dokuzuncu yüzyıl insanından daha az ikiyüzlüdür. Bugün böyle bir ikiyüzlülük hiç kimseyi kandırmaz. Ama bunun nedeni, parıltılı sözlerle gerçeklik arasındaki çelişkinin giderilmiş olması değildir. Çelişki kurumsallaştırılmıştır, o kadar. İkiyüzlülük, sinikliğe dönüşmüştür: artık kendisine inanılmasını bile beklememektedir. Sanat, arkadaşlık ya da din gibi şeylerden söz eden bir sesin birkaç saniye sonra bir sabunun reklamını yaptığı işitilmektedir.

Bir zamanlar sanatın, edebiyatın ve felsefenin amacı varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak, dilsiz olan herşeyin sesi olmak, doğaya acılarını anlatması için bir dil vermekti; başka bir deyişle, gerçekliği asıl adıyla çağırmaktı. Bugün doğanın dili koparılmıştır. Bir zamanlar, her sözün, çığlığın ya da jestin içsel bir anlamı olduğuna inanılırdı; bugünse hepsi sıradan bir olay, bir rastlantı olarak görülmektedir.

Şimdi sormak istiyorum, ikiyüzlülük almış başını giderken; Hangi gerçeklerden ya da hangi gerçeklikten bahsediyorsunuz?

Akıl Tutulması, Frankfurt Enstitüsü’nün ve kurucusu Max Horkheimer’in temel yapıtlarındandır.

Akıl Tutulması, Max Horkheimer kitabını buraya bırakıyorum. Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzche

Birlikte yürümek mi istersin? önden yürümek mi? yoksa kendi başına yürümek mi?… kişi bilmeli istediği şeyin ne o l d u ğ u n u ve onu istiyor o l d u ğ u n u .

Friedrich Nietzche

Merhaba,

Putların Alacakaranlığı Nietzsche tatildeyken, 26 Ağustos ile 3 Eylül 1888 arasında bir haftadan biraz daha uzun bir süre içinde yazıldı.

Nietzsche’nin şöhreti ve popülaritesi hem Almanya içinde hem de dışında yayılırken, çalışmalarına kısa bir giriş görevi görecek bir metne ihtiyacı olduğunu hissetti.

Oldukça can sıkıcı ve sürekli daha fazla sorumluluk gerektiren bir işle ilgilenirken neşeli olmayı kaybetmemek hiç de anlaşılamaz bir marifet değildir: İyi de neşeli olmaktan daha elzem bir şey var mı? Bilge kişilerin rol oynamadığı hiç bir şey başarıya ulaşmıyor. Yalnızca aşırı vurgu, gücün ispatıdır. “Bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi ye değer kazandırılması,” Bu sorun, öylesine kasvetli, öylesine büyük bir sorun ki, bu sorunla baş edebilmek için boğuşan kişinin üzerinde bir gölge gibi dolanıp duruyor; böylesine ağır bir görevi omuzlama kaderi, insanın son derece baskıcı, tedirgin
edici bir görünüm alan ciddiyeti sarsacak kadar her an gün ışığının belirmesiyle birlikte yok olup gidiyor. Böylesi bir şeyi gerçekleştirmek için çıkılan her yolculuk, kutlu bir yolculuktur; bu süreçte atılan her adım, yaşanan her an, insana coşku veren bir adım, insanı coşkuyla doldurup taşıran bir andır. Her şeyden önce, bu bir savaştır. Savaş, her bilge kişinin sürekli kendi iç dünyasına yönelen ve her zaman oradan muhteşem yemişler devşiren olağanüstü bilgeliğinin bir göstergesi olmuştur. Bu kutlu kişinin tedavi edici, şifa verici gücü, bu savaş sırasında aldığı yaralarda bile kendini gösterir. Kökenini kendime sakladığım derin bir öfke duygusu uyandıran bir özdeyiş, daima benim mottom olmuştur;

Ruh gelişiyor; güç, yaralanarak kendini onarıyor.

Dirilişin bir diğer şekli, en azından benim açımdan fazlasıyla önemli olan bir diğer şekli “putları açığa çıkartmak ve onların zını aramaktır…” Artık dünyada, gerçeklerden de çok put var: İşte benim “kem gözüm”ün gördüğü, “kem kulağım”ın işittiği şey bu…
Zira, burada sorunları bir çekiçle döverek ortaya koymak ve belki de, benim gibi yaşlı bir psikolog ve problemli bir çalgıcının boş fıçılardan çıkardığı o ünlü sesle “bu sesi işitmek için sessizliğe gömülecek kişilere, kulaklarının gerisinde kulakları olan kişilere büyük keyif verecek bir cevap vermek…
Başlığından anlaşıldığı gibi bu kitap da her şeyden önce bir psikologun keyifli zamanlarının ürünü olan bir rahatlama, bir güneş lekesi, bir sergüzeştidir. Büyük olasılıkla, yeni bir savaş? Ve yeni putlar mı kol geziyor ortalıkta? … Öyleyse, bu küçük kitap, büyük bir savaş ilanıdır ve putların gün yüzüne çıkarılması ve açıklanmasına gelince… Bu kez, bunlar bu çağın putları değil, üstelik burada çekiçle dövülen ve çatal sesi çıkaran bir çabayla açığa çıkarılan ebedi putlardır. Artık antik putlar yok… İçi boş putlar da yok.. Bu onların en çok inanılan putlar olduğu gerçeğini değiştirmez. Aslında, özellikle de en ünlüleri, put olarak bile görülemez…

Kitap şunu belirtir: tüm değerlerin dönüştürülmesi. Nietzsche‘nin son ve en önemli projesi olarak ve burada antik çağa bir bakış açısı veriyor.

Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzche okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Nietzsche Ve Varlık, William Plank

Güç istenci ve dağıtık sistemlerin doğası üzerine

Ben gelmiş geçmiş en kötü insanoğluyum… ve de en yararlısı.

Friedrich Nietzche

Merhaba,

Anlaşılması zor ve özel terimlerle dolu sunum yazıları okuru yıldırabilir ama bir şey ancak biz onu anlayıncaya dek zordur. Hatta bazen bir şeyi en sonunda anladığımızda artık bize hiç de zekice bile gelmez. Bu nedenle aşağıda yazılanlar ilk bakışta şifreli, çapraşık ve zor geliyorsa biliniz ki, bu kitap açıklayıcı ve anlaşılabilir bir dil kullanarak her şeyi son derece netleştirme çabası içinde olacaktır.

Güç İstenci de evrimdir ama Cevher’in olmadığı bir evren anlayışında inorganik ve biyolojik olanla beraber ahlaki olanı ‘da kapsayan daha üstün bir evrimdir. Evren evrimdir; akıştır. Bu nedenle, Nietzsche‘ye göre kabul edilecek ya da reddedilecek değil, keyifle kabul edilmesi gereken bir şey olması dışında, Schopenhauer’in bütüncül ‘”İstenç Olarak Dünya” kavramına da yakın yer almaktadır. Budizm’de yer alan Ve insana mutsuzluk’ veren ‘turlarından kişinin Nirvana ile kurtulması gereken yaşam ölüm tekerleğinin aksine İnsan Bengi Dönüş süreci İle kendini dışa vuran Güç İstencini mutlulukla kucaklayacaktır. Bu nedenle, Güç İstenci’ni reddeden, kendini de reddetmiş olur ve nihilizm bataklığına saplanıp kalır. Bu kitapta mevcut durumun bu olduğunu göreceğiz.

Bu kozmik Güç İstenci kavramının doğası anlaşılamazsa, Nietzche de anlaşılmaz olarak kalacaktır.

Nietzsche Ve Varlık, William Plank okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Suttanipata

Cehalet kafadadır , bunu böyle bilin; bilgi inançla , düşünceyle , derin düşünceyle , azimle ve güçle birleşince kafayı dağıtır.

Merhaba,

Budizm Tanrısız , kurbansız ve ağır ibadetler içermeyen yapısıyla yer yüzünde birçok ulusun benimseyebileceği bir yapı gösterir . Savaş yoluyla yayılmamış bir dindir.
Aklı bir kenara bırakmak şöyle dursun , her aşmada aklı kullanarak biçimlenmiştir.

Budizm genelde bir din olarak kabul edilir; ancak kimi zaman Budizm için “ruhani felsefe” tanımı da yapılmaktadır. Bunun nedeni Budizm‘de mutlak bir yaratıcı tanrı fikri bulunmamasıdır. … Tüm Budist geleneklerde bir Dharma öğretmeni olarak Gautama Buddha‘ya saygı, ruhani gelişimin önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Budizm, bugün dünya üzerinde yaklaşık 500 milyonu aşkın inananı bulunan bir dindir. … Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizm‘in hedefi; hayattaki acı, ıstırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir.

Buddhizmin Kolları ve Yayıldığı Yerler

Buddha MÖ 563’te doğmuş ve MÖ 483’te (otoritelerce en çok kabul gören tarih) ölmüştür. Buddhizm Hindistan’da altın çağını MÖ 270’lerde tahta geçen Büyük İmparator Aşoka zamanında yaşamıştı. Aşoka, diktirdiği taş yazıtlarla, yaptırdığı çok sayıda okul, hastane, park vb. ile koyu bir Buddhist olarak insanlığa hizmet etmiştir.

Buddha’nın ölümünden sonra toplanan I. Buddhist Konseyi’nde, Buddha’nın öğretileri yinelenerek bir birlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Buddha’nın ölümünden yüz yıl sonra toplanan II. Buddhist Konseyi’nde ise bazı görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bazıları manastır yönetimine ve Şangha örgütü kurallarına çok sıkı bağlıydı. Bazıları ise daha serbest düşünmeye çalışıyordu. Buddhizm üç büyük yanaya bölünmüştü: Mahâyâna [Büyük Araç], Hînayâna [Küçük Araç] ve Vacrayâna [Sert Araç, Elmas Araç]. Güneydoğu Asya’daki tutucu okul Theravâdin idi. Herkese açık olan Mahâyâna, manastır düzeninden daha farklı bir yolda ilerlemek istiyordu. Hînâyana herkese açık değildi; meditasyondan ve genel anlamda sıkı disiplinden yana idi. Hmâyana kişinin, Mahâyâna tüm toplumun kurtuluşu için uğraşmaktaydı. Vacrayâna ise herkesin uygulayamayacağı, disiplin ve serbestliği bir arada içeren, renkli fakat çok zor bir yoldu.

Büyük İskender Hindistan’a geldiğinde iktidarda olan Çandragupta, hükümdarlığı sırasında brahmanlara dayanmıştı. Ondan sonra gelen Maurya Hanedanı ise, başta Kral Aşoka olmak üzere, Buddhistlere dayandı. Buddhacılık devletin ideolojik temeli oldu. Fakat daha sonra, ilkel kültlerin etkisiyle Buddhizm Hindistan’da geriledi. Maurya İmparatorluğu dağılınca yerine Şunga, Kuşan (1. yüzyıl) ve Gupta krallıkları kuruldu. Son devir Harsha devriydi (606-647) ve bu devirde Ak Hunların saldırıları sonucu birçok dinsel merkez zarar görmüştü. 645’te Hindistan’a gelen Çinli gezgin Huen-Zang birçok manastırın yok edildiğini anlatır. Brahmanların baskısı, yabancı kavimlerin saldırıları ve ilkel yerlilerin öğretiyi anlayamaması sonucu Buddhizm Hindistan’da geriledi. Müslüman akınları da bu yıkıcılıkta etkili oldu. Ancak Buddhizm tam bir misyoner dini idi. Yok olmadı, kuzeye ve güneye doğru yayılarak yaşamını sürdürdü.

Buddhizmin öğretileri 1. yüzyıldan İtibaren Çin’e girmeye başladı. Çin’de Taoculukla veya Konfüçyüsçülükle karışarak, çeşitli biçimler oluşturdu. Çinlilerin bastırdığı en önemli Buddhist eser, 5. yüzyıla ait Vacraççhedika PracnâPâramitâ Sütra [Elmas Sütra] idi. Buddhizm Kore’ye 372’de Çin eserleriyle birlikte geldi. Kore Çin ile Japonya arasında bir köprü görevi gördü. Japonya’ya Kore’den sıçradığında tarih 552 idi. Buddhizmin güneye yayılması ise çok daha öncedir. Daha Kral Aşoka zamanında İlk misyonerler adaya gelmişti ve Buddhizm Seylan’da tutulmuştu. Burma’ya ise tam olarak ne zaman girdiği bilinmemekle birlikte, onun da Aşoka zamanında ilk etkileri aldığı söylenir. Daha sonra Buddhizm, Siyam, Laos, Kamboçya gibi yerlere de yayılmıştır. Bugün Buddhizmin yaşandığı yerler Hindistan’ın bazı kısımları, Pakistan ve Rusya’nın bazı kısımları, Nepal, Çin, Tibet, Kore, Japonya, Moğolistan, Formoza, Vietnam, Laos, Kamboçya, Tayland, Burma ve Seylan’dır. Dünyada Buddhist nüfus bir milyara yaklaşmaktadır.

Buddhizmin Tibet’te aldığı isim Lamaizmdir (La-ma: Süper insan). Aslında Tibet’te yaşayan din, bir tür Şamanizm olan Bön dini idi. Buddhist kitaplar 5. yüzyıldan itibaren Tibet’e ulaşmıştı, ancak pek ilgi görmüyordu. 7. yüzyılın ortalarında Kral Srongtsen Gampo Tibet’in kapılarını Buddhizme açtı ve böylece bu kişi Tibet Buddhizminin kurucusu olarak anılır oldu. 8. yüzyılda Tibet’e gelen Padmasambhava, Tantrizmi öğretti. Bu kişi Vacrayâna’yı mükemmel uygulayan bir insandı. Tibet Buddhizminin dört okulu vardın Hint metinlerinin çoğunun bugün sadece Tibetçesini bulabiliyoruz.


Öte yandan Buddhizmi 520’de Çin’e getiren Bodhidharma, Zen Buddhizmi kurmuş oluyordu. Zen’de metinlere, sözcük ve harflere bağlı kalmadan, doğrudan ve Özel bir iletişimle Buddha düşüncesi uygulanabilir ve Nirvana yolu açılabilirdi. Hui-Neng Hint özellikleri gösteren Zen Buddhizmi tamamen Çinlileştirildi (7.yüzyıl). Buddhizmin dövüş biçimlerini de etkilemişti. O nedenle Çin’de savaş sanatları büyük bir gelişme katetti.

Buddhizm bugün Avrupa ve Amerika kıtasına doğru da yayılmaktadır. Buddhizm tanrısız, kurbansız ve ağır ibadetler İçermeyen saf yapısıyla yeryüzündeki pek çok ulusun rahatlıkla benimseyebileceği bir yapı gösterir. Öğretiyle yayılmış, savaş yoluyla yayılmamış bir dindir. Aklı bir kenara bırakmak şöyle dursun, her aşamada aklı kullanarak biçimlenmiştir. Bazı efsaneler ve eski düşünce biçimleri dinin içine sızmışsa da, 2.500 yıl önceki saf halini görebilmek çok zor değildir. Buddha ölmeden yerine geçecek kişiyi seçmemiştir. O, Dhamma’yı izlemeyi salık vermiş, ayrıca herkesin kendi kendine ışık olması gerektiğini söylemiştir. Diğer dinlerde sıkça görülen metafizik, sihir, büyü gibi anlaşılmaz şeyler öz Buddhizmde yoktur (Mahâyâna Buddhizmi hariç). Buddha yanlış öğretilerin ve brahmanların yaptıklan sihir ve büyülerin karanlık olduğunu, kendi düşüncelerinin ise güneş ve ay gibi parlak ve açık olduğunu söylemektedir. (Anguttaranikâya III, 129). Gerçekten inançları soyut temellere dayandığı için diğer birçok dini eleştirmek zordur ve inananlarım kızdırır. Buddhizm ise eleştirilebilir ve inananları daha hoşgörülüdür. Hatta Buddhizmin oluşmasında eleştirel bakışlar büyük rol oynamıştır. Tanrı veya tanrılarla görüştüğünü öne sürmeyen, sadece kendine ve düşüncelerine güvenen tarihî bir kişilik olarak Buddha, zamanın geçiciliğıni temel almıştı ve başka birçok düşünürün yaptıgının tersine o, Tanrı nedir, Dünya nedir, Biz neyiz gibi sorulan yanıtsız bırakmayı uygun görmüştü. O bir etik devrimcisiydi. İnsanı ve toplumu doğanın acımasız çarkından çıkarıp sosyal bir varlık olarak kabul ederek birbirini incitmeden yaşamanın yolunu göstermiştir: insanlara, çağlara ve toplumlara göre değişen, göreceli gerçeği değil, Mutlak Gerçek’i kavrayarak şimdikinden çok daha farklı bir yaşam benimsemeyi göze alacak sosyal bir varlık. Onun bu düşüncelerinin 2.500 yıldır yaşadığı düşünülecek olursa, hiç de küçümsenmeyecek bir olgu kolaylıkla anlaşılacaktır.

Buddhist Düşünce Biçimi

Dört Soylu Gerçek: “Dört Soylu Gerçek” Buddha öğretisinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Pâli dilinde Çattari Ariyasaççüni, Sanskrit dilinde ise Çatvârİ Atyasatyüni diye söylenir. Buddha bu gerçekleri ilk olarak Benares yakınındaki Sarnath’ta, eski dostları olan beş çileciye açıklamıştı. Bu dört gerçek, birçok eski Buddhist metinde pek çok kez açıklandığı gibi şöyledir:

  1. Dukkha (Acı, keder)
  2. Samudaya (Dukkha’nın kaynağı)
  3. Nirodha (Dukkha’nın giderilmesi)
  4. Magga (Dukkha’yı gideren yol).

Suttanipata, yani Suttaların Dökülüşü Budizmin Üç Sepet’inin (Tripataka) en meşhur kısmı olan Suttanipata’nın içinde yer alır. Buddha felsefesinin temel görüşlerini çarpıcı diyaloglarla sunan bu kıymetli eser Budhizmin ilk dönemlerini, temel değerlerini anlamak açısından kilit bir öneme sahiptir.

Bilgeler tüm öğretileri deneyerek not almışlardır. Bizlere düşen öğretileri anlamak, ortak noktalarını bulmak olacaktır. İnanç sistemlerini, yargılamadan önce, sorgulayarak bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Suttanipata, Prof.Dr. Korhan Kaya çevirisiyle buraya bırakıyorum.

Suttanipata, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Sokrates’in Savunması, Platon

Ölümün insanoğlunun başına gelen iyiliklerin en iyisi olup olmadığını kimse bilmiyor, ama güya başa gelebilecek en büyük kötülük olduğunu sandıklarından ondan korkuyorlar. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğini sanması cehaletin en utanç verici türü değil midir?

Merhaba,

Yunan Sokrates Atina’da yaklaşık olarak iki bin üç yüz sene önce yaşamıştı. Ölümünden çok sonra hayatını anlatan metinler yazılmaya başlandı.

Varlığının somut kanıtları ve sonraki nesillere miras bırakılan elle tutulur izleri olmamasına rağmen : Neden?

Tarihsel olamayan varlıkların varsayımı, gerçek olmalarından daha fazla sorun teşkil eder.

Sokrates’in öğrencisi olan Platon’un yazılarında ise hocasına hissettiği sevgi fark ediliyor. Yazıları hiçbir şekilde tasfiye edilmemiştir ama çok insani bir duyguyu, çok gerçek bir sempatiyi ifade etmektedir.

Sokrates’in ünü gittikçe genişleyerek yüzyıllar boyu devam etmiştir. Çünkü onların hayatları ve sözleri tüm şiddetiyle iletilmeye devam edilmiş ve bize kadar gelmiştir.

Hangi kaynaklar ve hangi şahitler tarafından hayatları ve mesajları aktarılmıştır?

İşte şimdi bunu düşünelim.

Hakkında bildiklerimizin çoğu, yaşamlarına tanıklık etmiş kişiler tarafından çizilmiş. Sokrates’in hayat kesitleri, bilimsel kriterler ışığında parazitlenen efsanevi unsurların veya inanç öğelerinin ötesinde eleştirel bir gözle yeniden inşa edilmiştir.

Esas olan var olmak ise yaşamak bir sanattır. Sanat ki, bilgeler sorgulanarak ve kendi üzerinde çalışma yapılarak öğrenilir…

Frederic Lenoir, Üç Usta

BilgiSever olarak, “Yaşama sanatını öğrenenler”, geçmişin içinden geçerken, gerçeklerle yüzleşerek yara almış birçok duayenle tanışma fırsatı bulmuştur.

Platon’un Sokrates’in Savunması eserinde Sokrates’in yargı süreci anlatılmaktadır. MÖ 403’te yeniden kurulan rejim, belki de tarihin üzerinde en çok konuşulmuş davasından sonra Sokrates’i ölüme mahkum eder. Platon bu olayların etkisinde kalarak, eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatmış olduğu gibi siyasetle uğraşmaktan vazgeçer. Hocasının düşüncelerini geliştirerek kendi felsefe sistemini kurar ve ömrünü felsefeye adar.

Bügünkü Kolonos semtinde bulunan mabedinin yakınlarında bir arazi satın alınır. Antalkidas barışının imzalandığı MÖ 387 yılında, burada Platon’un yönetiminde batı dünyasının en uzun ömürlü yüksek eğitim kurumlarından biri olan Akademia kurulur.

Akademia’nın mezunları, ülkelerinin siyasi hayatında önemli mevkilere gelirler ya da felsefe alanında sivrilirler. Sokrates’in erkeklerle kadınların etik açıdan eşit olduğuna ilişkin öğretisinin etkisiyle öğrenciler de kabul edilirler.

Atina demokrasisi tarihinin en karanlık noktalarından biri, kuşkusuz MÖ 399’da Sokrates’in ölüme mahkum edilmesidir. Kendisini suçlayanlar bile onun dürüst, özverili ve yasalara saygılı bir insan olduğunu bildikleri halde bu mahkumiyet kararının verilmesi günümüze kadar konuşulup tartışılan bir konu olmuştur.

Sokrates’i suçlayanlar kimlerdi?

Resmî suçlamanın metni şöyleydi: “ Sokrates, kentin inandığı tanrılara inanmadığı, yeni tanrılar icat ettiği ve gençleri yoldan çıkardığı için suçludur. Ölümle cezalandırılmalıdır.”

Öğrencileri, hocalarını savunmak üzere, dönemin tanınmış hatibine bir savunma hazırlatırlar. Ancak Sokrates bunu kabul etmez ve savunmasını kendisi üstlenir. Her zaman yasalara saygılı olduğunu ve herhangi bir suç işlemediğine inandığını söyler. Sokrates’in hayatta kalabilmesi için yalvarıp yakarmaması, pişmanlık belirtileri göstermemesi üzerine yargıçlar altmış oy farkla onu suçlu bulurlar.

Sokrates, cezanın kesinleşmesinden sonra, haksız yere mahkum edildiğine inandığını söyler ve konuşmasını şöyle bitirir: “Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizlerde yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir.”

Sokrates’in Savunması,okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


Hasan Ali Yücel klasikler dizisinde yer alan Sokrates’in Savunması, Platon’un önsözünde ; “ Zekasının her cephesini bu türlü eserlerin her türlüsüne tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işliyen ve sinen bir tesire sahiptir. Hangi milletin kütüphanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet aleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde demektir.”

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk‘ün ölümünden sonra, 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan yazar, Cumhuriyet Döneminin, çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamı olarak kabul edilmektedir.

Devlet, Platon

Başlıca üç çeşit insan vardır deriz:Bilgisever,ünsever ve parasever insan.

Merhaba,

Devlet, Sokrates‘in sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için düşündüğü devlet modelini anlatan Platon‘un bir eseridir. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir.

Devlet’in Önemi

Bugün insanlık adı altında topladığımız değerlerin kaynaklarından biri de Platon‘un Devlet‘idir. Doğuda ve Batıda Hiristiyanlık ve Müslümanlıktan önce kutsal değilse bile, en öncelikli kitap Devlet‘ti. Kaldı ki, ilk Hıristiyan ve Müslüman aydınları kendi din felsefelerini bu kitabın değişik yorumları üstüne kurdular. İdea kuramı, ki Platon‘un hiç de kestireyeceği mistik ve metafizik dünya görüşlerine döküldü, en açık anlatılışıyla bu kitaptadır. Hıristiyanın da Müslümanın gerçek-ötesi ve dünya zindanı 7. kitaptaki mağara benzetmesine bağlanabilir. Hüsn-i mutlak, hayr-i ulâ, fevk-atbia, ilkeler ilkesi, tek Tanrı kavramları Platon‘dan gelme olduğu gibi, Descartes‘ın: “Düşünüyorum, öyleyse varım” özü Platon‘un Devlet’te düşünülen, kavranan dünyayı, örülen dünyadan daha gerçek sayarken söylediklerinin bir özeti gibidir. Platon‘un dinlere yiyecek olmuş yönü bir yana, bugüne kadar ortaya atılmış bütün devlet kuramlarının, komünizm ve nazizm de içinde bütün toplum düzeylerinin Devlet‘te ipuçları, hatta kaynakları bulunabilir. Rönesanstan bu yana politika alanında ne düşünülmüşse, Devlet‘te çekirdek olarak vardır. Hele J.J. Rousseau‘nun devlet ve eğitim üstüne düşündüklerini bu kitapta daha da açık olarak görürsünüz. Devlet insanlığın iliklerine işlemiş bir kitaptır. Böyleyken, ne tuhaftır, en az okunan kitaplardan biri de Devlet’tir.

Devlet’i kim, nerede, ne zaman, nasıl yazdı?

Diyalogların ve hele Devlet’in yazılmasına asıl yol açan olay da Sokrates’in ölümüdür.

Sokrates’in doğduğu yıllarda Atina’da daha çok Sofistlerin sözü geçiyordu. Devlet, insan dışından çok, insan içine çevrik bir kitaptır. Sokrates Sofistlerle birlikte demek istiyor ki; insanın hayatı dünyanın hayatından daha önemlidir; asıl bilgi dünyayı değil, insanı bilmektir. Tanrılar evreni yönetedursun, insan kendi hayatını yönetmelidir, iyiyle kötüyü, doğruyla eğriyi ayırt etmesini öğrenip hem kendini, hem başkalarını adam etmelidir. Bütün bilimlerin amacı insanların daha iyi insan olmalarını sağlamaktır. Sokrates böylece felsefeyi tabiattan çok insana, fizikten çok ahlaka bağlamış, filozofu ister istemez dünya işlerine, politikaya, günlük sorunlara karıştırmış oluyordu. O kadar ki düşüncelerinden çıkan sonuca göre, ya devlet adamının filozof ya da filozofun devlet adamı olması gerekiyordu.

Atina’da demokrasi ile felsefenin sarmaş dolaş olduğu, ya da birbirini didiklediği yıllarda sofistler arasında iki düşünce çatışıyordu: Bunlardan birine göre, insanlar doğuştan iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozuyor; güçlüler güçsüzleri eziyor; kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı bır silah oluyor. Öteki düşünceye göreyse, insanlar doğuştan ne iyi ne de eşittirler. Yalnız güçlü ve güçsüzler vardır; güçlünün güçsüzü yönetmesi, ezmesi tabiat gereğidir ve doğrudur; insan haklı olmaya değil, kuvvetli olmaya bakmalıdır. Bu iki düşünceden biri daha çok Atina, öteki daha çok Sparta devletinden örnek alıyordu. Biri daha çok halkçıların, öteki daha çok aristokratların ya da zenginlerin ekmeğine yağ sürüyordu.

İşte Platon’un Devlet diyaloğunun kaynağı bu iki düşüncenin çatışmasıdır.

Denebilir ki, Platon bütün ömrünü Sokrates’i öldürmeyecek, tersine onu ve onun gibileri baş tacı edecek bir toplumun, bir devletin nasıl kurulabileceğini düşünmekle geçirmiştir.

Ne Yunanistan’da ne de belki hiçbir yerde gerçekleşmeyeceğini anladığı en iyi devleti Sokrates’le birlikte bir kitapta kuruyor. Diyaloglarının en güzeli değilse bile çünkü güzel sözü Şölen’e yakışıyor, en zengini, en yüklüsü olan Devlet’te Platon insanlara bütün duygu ve düşüncelerinin, bütün sevgi ve öfkelerinin, şüphe ve hayallerinin özetini veriyor. En iyi devletin bir ütopya olduğunu biliyor elbet, biliyor ama, kurulsun kurulmasın, herkesin böyle bir devlete, yani en doğruya yönelmekle adam olacağına inanıyor. Herkes böyle bir devleti varsayıp onun kanunlarına göre yaşasın, diyor.

Günümüze kadar gelen bu anlayış, halen anlamını korurken, BilgiSever olarak kitabın içinden günümüze gönderme niteliğinde bakalım neler öğreneceğim.

Kafa sporunun her şeyden daha önemli olduğunu belirterek Devlet, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre (BilgiSever)

Nerede Ve Ne İçin Yaşadım, Henry David Thoreau

Anlamlı ve yürekten yaşamak ve yaşamın tüm özünü içime çekmek, yaşama dair olmayan her şeyi hallaç pamuğu gibi atarak bir Spartalı gibi, azimli ve güçlü yaşamak, bir tırpanla otları biçerek genişçe bir patika açmak, yaşamı bir köşeye sıkıştırarak en küçük terimlerini sadeleştirmekti isteğim.

Henry David Thoreau

Merhaba,

Walden, Amerikan çevreci-filozofu Henry David Thoreau‘nun başyapıtı.

Hevesleri hususunda biraz daha keyfi hareket ederek, bir ihtimal, insanlığın tümü haddi zatında öğrenciliğe ve gözlemciliğe yönelebilir zira o heveslerin doğası ve varacakları nokta, herkes için ilgi uyandırıcıdır. Kendimiz ve bizden sonra gelecekler için mülk edinirken, bir aile ya da bir devlet kurarken, hatta ve hatta şöhret kazanırken dahi, ölümlü yaratıklarız, ancak hakikat ile ilgilendiğimiz sürece ölümsüz olur ve ne değişimden, ne de bir kazadan korku duyarız.

En kadim Mısırlı ya da Hintli filozof, ilahilik anıtının örtüsünün sadece bir köşesini kaldırabilmiştir, insanı tiril tiril tireten o esvab hâlâ anıtın üzerindedir ve ben, o esvaba, filozofun baktığı muzafferlikle bakarım çünkü bir zamanlar onu kaldıracak kadar cesur olduğu zaman, o ben idi ve gördüğü şeyi değerlendirdiği sırada, ben, oyum. Bu elbisenin üzerine hiçbir toz birikmedi, tanrısallık zuhur ettiğinden beridir durdu zaman.

Yaz mevsimi boyunca Homeros’un İlyada’sı, her ne kadar sayfalarını ara sıra karıştırmış olsam da, masamın üstünde duruyordu. İlk başta ellerimi kullanarak gereksiz bir çaba sarf etmem gerekti zira aynı anda hem evimi yapmak hem de fasulyelerimi çapalamakla mükelleftim. Bu, daha fazla çalışma yürütmemi olanaksız kılmıştı. Yine de, gelecekte yapacağım okumaların umuduyla, çaba sarf etmeye devam ettim. Gösterdiğim çabadan soluklanma vakti bulduğumda gezginliğe dair birkaç yüzeysel kitap okudum, bu meşgale beni kendimden utanır bir hale getirdikten sonra, kendime, nerede yaşadığımı sordum.

Bu seçkide Walden’ın etkileyici bölümlerinden olan “Nerede ve Ne İçin Yaşadım”, Okumak, Sesler ve Yalnızlık yer alıyor.

“ Beni medeniyete götürecek ne bir kapım, ne bir bahçem, ne de bir yolum var.” diyen Thoreau, ilk aktivist çevrecilerden. İki yılı aşkın bir süre boyunca kendi elleriyle inşa ettiği kulübede yaşadı.

Nerede ve Ne İçin Yaşadım‘ın doğa tarihi yapıtları arasında kendisine özgü bir yeri vardır.

Yürümek, kitabıyla tanıdığım Henry David Thoreau’un sorguladığı “Nerede ve Ne İçin Yaşadım” cümlesini buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yaratıcı Mitoloji, Joseph Campbell

Tanrı, merkezi her yerde ve çemberi hiçbir yerde olan anlaşılabilir küredir.

Joseph Campbell

Merhaba,

Her işin uzmanı var…

Uzmanlarından teknik olarak hazır olduğunuzda bilgi alabilmek oldukça değerli. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Yaratıcı Yazarlık konusunda, dünyadaki birçok yazara destek olmakla birlikte, yazma tekniğinin etaplarını anlamamı sağlarken, Balina karnı evresinden yeniden doğmamı sağlamış olmalı.

Mitolojinin Gücü’nde “Neden herkesin mitolojiye ihtiyaç duyduğunu” günümüzdeki mitoloji yoksunluğunun nelere mal olduğunu; aşk evlilik, çocuklarımıza anlattığımız masallar, kurban kültürü, yaşam yolculuğumuz gibi modern dünya hallerini antik mitoloji bağlamında ele alış tarzı bambaşka bir bakış açısının belirmesini sağladı.

Yaratıcı Mitoloji ise Avrupa’nın pagan destanlarıyla İslam-Hint kaynaklarını buluşturan Hıristiyanlık efsanelerinin yeni bir kalıba dökülüşünü araştırır.

Joseph Campbell’in “Tanrının Maskeleri” dizisi, bütün dünya mitolojilerinden bir seçme değil; mitolojiyi insanlığın ürettiği anlama ve anlamlandırma çabası olarak başta felsefe, psikoloji olmak üzere diğer disiplinlerden ve edebiyattan da yararlanarak çözümlediği ve aynı anda bütün bir insanlık birikiminin mitolojiden yararlanarak da anlaşılabileceğini ortaya koyan “tez”li bir başyapıttır.

İz Açılmamış Yol bölümünden :

Geçmişte her uygarlığın kendi mitolojisinin aracı olduğu, mitosları gittikçe yorumlanıp, çözümlenip, önde gelen kişilerince açıklanarak karekterleri belirginleşmiş olduğu gibi, çağdaş dünyada da -bilimin günlük yaşamın birçok alanında uygulama yeri bularak bütün kültürel ufukları dağıtmasına ve bağımsız bir kültür gelişimine izin vermemesine karşın- her birey kendi mitolojisinin merkezinde yer almaktadır; kendi kavranabilir karekteri Yeniden dünyaya gelmiş Tanrıdır, yani ampirik sorular peşindeki bilincinin bulacağı budur. Delfi’nin “Kendini Bil” aforizması çağımızın öz değişidir. Ve Roma, Mekke, Kudüs, Sina veya Benares değil, fakat her “sen” dünyanın merkezi olmuştur.

Yirmi Dört Filozofun Kitabı’nda geçerli olan anlamla “Merkezi her yerde olan kavranılabilir küre olan” Tanrı olarak.

Bu dizinin önceki ciltlerinde araştırılan mitolojiler genellikle ortak dünyanın mitolojileri, şair Gottfried’in sözüyle “acıya dayanamayan, fakat mutluluk içinde yüzmek isteyenlerin” dünyasının mitolojileriydi. Yani büyük küçük, kabul edilen dinlerin mitolojileri. Bu ciltte ise, Schopenhauer’in önerdiği ve Sir Arthur Keith’in doğruladığı önermeyle, mutlak tekil olanların, kendi başına tür oluşturanların, birey uygarlığı şafağında yaratıcı ustalıklarını gösterenlerin üstünde duruluyor.

Ruhun kalıtımsal toplumsal sınırlamalardan kurtulmasının olanaklılığını gözler önüne seriyor. Ve gerçekten bu kurtuluşa çok kereler erişildiğini. Özelikle yaratıcı düşüncenin devleri tarafından. Dünyada her zaman sayıları çok az olan bu devler, insanlığın uzun yüzyılları göz önüne alındığında dünyadaki dağlar çok görünürler ve onların verici yoldaşlığından yararlanan öteki insanlar için ruhsal güç ve erdem kaynağıdırlar.

Dağların Ölümsüzleri bölümünden :

Toplumlar tarih boyunca bu zirvelere çıkan ruhlara güvenmemiş ve onları baskı altına almışlardır. Soylu Atina kenti Sokrat’ı ölüme mahkum etmişti ve Aristo, sonuçta onun gazabından kaçmak zorunda kalmıştı. Nietzche’nin deneylerinden çıkararak söylediği gibi “kurumların ister bilim, sanat, siyaset ister din kurumları olsunlar” amacı hiçbir zaman istisnai örnekler yaratıp geliştirmek değildir; kurumlar daha çok olağan, normal, ortalama olanla ilgilenirler. Ve gene Nietzche’nin belirttiği gibi “ insan ırkının amacı geçici mükemmellik durumunun gerçekleşmesinde görünmez, en soylu örneklerinde mevcuttur.”

“Üstün insan tekrar, tekrar ve tekrar sende görüşebilmeli ve bulunabilmelidir, dünyadaki bütün çabaların anlamı budur. Aranızda sizi sizin yukarınıza çıkaracak insanların her zaman ve gene bulunabilmesi: edinmek için uğraştığınız ödül bu. Çünkü ancak bu tür insanların zaman zaman dünyaya gelmesiyle kendi varoluşunuz doğrulanabilir… Ve eğer kendiniz büyük bir umut değilseniz, o zaman en azından küçük bir umut olabilirsiniz! Ve dünyadaki dehaların tutuşturduğu kutsal ateşi bekleyebilirsiniz.”

Tüm bilgiyi aktarma imkanı sınırlı olduğundan, kitabı buraya bırakıyorum.

Yaratıcı Mitoloji, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Üst insan ; Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından alıntılanmıştır. Bunun anlamı, Nietzsche‘nin düşüncesine göre insanın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır. İnsan, yanılgılardan ve yücelttiği yanılsamalardan kurtulduğunda eksikli varlığını aşabilecek, kendisini tamamlayabilecektir. İnsan hep kendini aşmaya çalışarak, alt ederek üstinsan olma yolunda ilerleyecektir.

Yunan Düşüncesinin Kaynakları, Jean Pierre Vernant

… çünkü görünüş aldatıcıdır. İyi, çirkinde gizlidir, kötü de güzelin kılığına bürünmüştür.

Jean Pierre Vernant

Merhaba,

Pierre Hadot’un Plotinos Ya da Bakışın Saflığı kitabıyla Jean Pierre Vernant’ı tanımıştım.

Jean-Pierre Vernant bir Fransız tarihçi ve antropolog, eski Yunanistan uzmanıydı. Claude Lévi-Strauss tarafından etkilenen Vernant, Yunan efsanesi, trajedi ve topluma klasik bilginler arasında etkili olacak yapısalcı bir yaklaşım geliştirdi. Collège de France’da fahri profesördüydü.

Yunan Düşüncesinin Kaynakları, eski Yunanistan’da gelişen ve günümüz uygarlığını oluşturan düşüncelerin, toplumsal oluşumlarını açıklıyor.

“Tarih Sümer’le başlar”, ama çağdaş uygarlığın beşiği Eski Yunanistan’dır.

Yunanlılar’ın tanrılar dünyası ve evren görüşleri, bunlardan önce yer alan evrenbilim gibi düzenli bir dünyanın yavaş yavaş ortaya çıkışının yaradılışını anlatır. Ama bunlar da ayrı şeylerdir ve egemenlik mitoslarıdır. Tüm evrene egemen olan bir tanrının gücünü överler. Onun doğumunu savaşımlarını ve zaferini anlatırlar. Tüm alanlarda doğal toplumsal, ritüel, düzen, egemen tanrının zaferinin ürünüdür. Eğer dünya karışıklığa ve belirsizliğe terk edilmemişse, bunun nedeni, tanrının kendi rakiplerine ve canavarlara karşı sürdürmek zorunda olduğu savaşların sonunda üstünlüğünün kesinlikle ortaya çıkmış olması ve bunun artık hiç bir şekilde tartışma konusu olmamasıdır. Hesiodos’un tanrıların soyunu anlatışı, böylece kral Zeus’un zaferine bir ilah gibi sunulur. Titanlar’ın Typhoeus’un yenilgisi ve aynı zamanda Cronos’un oğlunun da bunları yenmesi, şiirin yapısını yalnızca sonuçta taçlandırmıyor, ayrıca her epizod, kozmogonik mitosun tüm mimarisini ele alıyor ve özetliyor. Zeus’un her seferinde kazandığı başarı, dünyanın bir yaratılışıdır. Titanlar’ın ve Olimpikler’in iki rakip kuşağını birbirine karşı düşüren anlatısı, evrenin belirsiz ve karışık kaynağına geri dönüşünü açıkça anlatıyor.

Aristoteles Metafizik kitabında onlar için şu gözlemde bulu_ nuyor: Dünyada archeiyi ve basileialyı uygulayan birincil güçler —Nux, Okeanos, Chaos ve Uranos— değil, daha sonra Zeus’tur. Anaximandros ise tersine, apeiron ‘a göre hiçbir şeyin arche olmadığını (çünkü bu ikincisi her zaman vardı), ama geri kalan her şey için apeiron ‘un arche olduğunu, her şeyi kapsadığını ve yönettiğini söylüyor”

Buna göre biz, Yunan tanrıları soyunun dünyanın imajım çizdiği çerçeveyi ana özellikleriyle tammlamaya çalışa-

1 – Evren, bir güçlüler hiyerarşisidir. Kendi yapısı içinde bunu bir insan topluluğuna benzetmek, salt uzamsal bir şema ile doğru olarak canlandırılamayacağı gibi, durum, uzaklık ve hareket terimleriyle de betimlenemez. Karmaşık ve kesin düzeni, görevler arasındaki ilişkiyi dile getirir; evren güç ilişkilerine, öncelik haklarına, otorite, saygınlık, egemen olma ve boyun eğme üişkilerine göre kurulmuştur. Bunun uzamsal boyutları —kozmik düzeyler ve uzayın yönleri—, geometrik özelliklerden çok işlev, değer ve sıra ayrımlarıyla dile gelir.

2 – Bu düzen, evreni kuran öğelerin dinamik oyunlarıyla ve zorunlu olarak ortaya çıkmamıştır; bir etkenin başarısıyla dramatik bir biçimde kurulmuştur.

3 – Diğer tanrılara üstün olan biricik ve ayrıcalıklı gibi görünen bu etkenin benzeri olmayan gücü dünyaya egemendir. Mitos bunu kozmik yapının en üstünde bulunan egemen güce yansıtır; evreni kuran güçler arasındaki dengeyi kuran onun bu monarchia Isıdır; basamaklı yapı içinde herkesin yerini saptayan, görevlerini, ayrıcalıklarını onur paylannı sınırlar.

Bu üç nitelik birbiriyle bağlantılıdır; mitsel anlatıya kendi tutarlılığını ve kendi mantığını verir.

Yunan Düşüncesinin Kaynakları, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kendime Düşünceler, Marcus Aurelius

Bunu ne kadar zamandır ertelediğini, tanrıların sana kaç kere şans verdiğini ve onları kullanmadığını hatırla. Bir noktada hangi evrene ait olduğunun, hangi gücün onu yönettiğinin ve bu gücün hangi kaynaktan doğduğunun, sana ayrılan zamanın kısıtlı olduğunun ve bunu kendini özgürleştirmek için kullanmazsan bu zamanın asla dönmemek üzere elinden gideceğinin farkına varmak zorundasın.

Marcus Aurelius

Merhaba,

Marcus Aurelius, Beş İyi İmparator’dan sonuncusudur ve aynı zamanda en önemli Stoacı filozoflardan biri olarak kabul edilir.

Aurelius’u Yıldızların Örtüsü Yoktur, kitabıyla tanıdım. Kitaptan söyle seslenir;

Aurelius’a göre “Tanrı, öz, yasa hakikat tektir, ortak us tektir, bu nedenle de bütün insanlar eşittir. Evrende her şey birbirine bağlıdır.”

Değerli kitaplarla, zamanda yolculuk yaparak iki bin yıl kadar geriye giderek, Atina Okulu’nda dersler aldım.

Yaşam ustaları, yaşam koçluğu yaparken; günümüzde “kişisel gelişim” başlığı altında ele alınan konular antik çağın en büyük filozoflarının tartıştığı konulardı. Sorular, Varoluşla ilgiliydi.

Hayatınızla şekillenen yaşam felsefenizde hangi derslere ihtiyacınız var?

Eğer birisi yaşam tarzı olarak felsefeyle ilgilenseydi ve size derinden bu fikri anlayabilmek için nereden başlayabileceğini sormuş olsaydı, hangi kitabı önerirdiniz?

Kendime Düşünceler, Marcus Aurelius kitabını önerebilirim.

Evrene, akla, ölümle ve acıyla başa çıkmaya, kendi eylemine karar vermeye, logosun izinden gitmeye dair, kısacası yaşama nasıl bakması gerektiğine ve onu nasıl sürdüreceğine dair kendi için yazdığı derin düşüncelerden ve aforizmalardan oluşmaktadır.

Kendime Düşünceler, evrensel bir niteliğe sahiptir.

Dışsal hedefler bitikten sonra, ki her gün dışsal hedefler değişiyor. Asıl yolculuk ve hedef olan içsel yolculukta derslere devam.

İki dünya arasındaki bağı kavramak ve varoluşu kutsamak ne büyük mutluluk. Soğuk ve yağmurlu bir günde sıcacık bir ıhlamurla, satırlar arasında yürüyüşe devam.

Okurla, yazar arasına girmeden kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bilinmeyen Öğretiler, Lao Tzu

“.. Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelip konar.”

Lao Tzu

Merhaba,

Her ne kadar yara almış olsa da ruhumuz, o kuşu daima bekleyen bir ağaç vardır yüreğimizde.

Taocu öğretinin kurucusu olarak bilinen Lao Tzu meçhul Çinli prens arasında geçen diyaloglar insanı huzur ve aydınlanmaya götüren 81 ders içeriyor. Yaşamdaki her şeyin geçici olduğunu, asıl amacın Tao ile bütünleşmek olduğunu vurgulayan eser, Çin’de siyasal nedenler yüzünden yüzyıllar boyunca yasaklandı, nüshaları yakıldı. Fakat bu tutum, öğretmenden öğrenciye sözlü olarak aktarılan derslerin kaybolmadan günümüze kadar ulaşmasına engel olamadı.

Lao Tzu’nun ne zaman yaşadığı konusunda ortak bir tarih yoksa da, onunla ilgili ilk bilgileri Çin tarihçisi Sseu-ma-Ts’ien’in M.Ö.100 yıllarında yazdığı meşhur Şe-ki adlı eserinden öğrenmekteyiz.

Taocu mistik uygulamaların yaygın olduğu yerlerde, vecd tekniklerine dair öğretilerin tamamı köken ve yapı olarak şamanistik özelliğe sahiptir.

Lao Tzu’nun Tao Te King adlı kitabı, en çok çevirisi yapılan ve üzerinde en fazla konuşulan yapıtlardan biridir. Anlaşılırlılıyla tek, zamanüstü hikmeti ile kültürel sınırların ötesine geçmiş olduğu için saygı duyulan bu kitabın Lao Tzu’nun tek kitabı olduğuna inanır Batılılar. Pek azı onun aydınlanma ve üstadlık konulu sözlü öğretilerinin Hua Hu King adlı bir kitapta toplanmış olduğunu bilir.

Kadim zamanlarda 
Basit ve ağırbaşlı bir hayat sürüyordu insanlar.
Devamlı ortaya çıkan dalgalanmalara,
Değişikliklere karşı duyarlı
Ve günün ahvaline rahatlıkla ayak uydurabiliyorlardı.
Günümüz insanlarının ise;
İsterik, düşüncesizce hareket etmenin
Hakim olduğu bir yaşantıları var.
Yin ve Yang’ın
Herşeyi etkisi altına alan değişimlerini gözardı ederek
Çelişkiye, yorgunluğa ve korkuya düşüyorlar.
Ancak, bugün bile kişi zihni bütünlüğünü sağlayıp arıtabilir.
Bunu yapmanın yolu I Ching’den geçer.
Gün ve Gecenin devinimi gibi,
Her şey yin ve yang arasındaki hareketlerin birleştirilmesi olan
Birer tai chi’dir.
Eğer bu hareketlerdeki motifleri görmezsen, mahvolursun.
Ancak açık fikirlilikle I Ching’e danışacak olursan
Tüm şeylerin altında yatan motifleri görmeye başlarsın.
Şafağın geleceğini bildiğin sürece, gece huzur içinde dinlenebilirsin.
Eşyanın akıcılığını doğru anladığın zaman,
İşte o zaman
Onların ardındaki değişmezliği de algılamaya başlayacaksın:
Yaratıcı, dönüştürücü, hiçbir bağı olmayan, değişmez Tao’yu.
Bunun farkında olmak,
En son ve en son tesellidir.

Soru şudur; Nasıl bütün hale gelebiliriz? Cevap şüphesiz “Bütünsellik” kavramını nasıl anladığımızın etrafında döner. Bir kişi gerçek insani bütünlüğün hem insani benliğin gelişimine hem de onun aşılmasına bağlı olduğuna inanıyorsa ve o kişi her ikisini de yapmamın ikilem yaratan yapısını fark etmişse; Hem bütünselliğe daha yakınlaşıp hem de kendimize, başkalarına ve gezegene faydalı olarak bu bütünsellik ikilemini nasıl aşabiliriz?

Sadece kadim bilgeler bütünsellikten bahsetmeliler.

Bütün hale gelebilmek için kendimizi “dünyadaki varlığımızı” geliştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Kişilik ötesi gelişim sürecinde, tüketmeden;doğru açılımı gerçekleştirmeye çalışan bir ruh parçası olarak; aşkınlık dünyasına yaptığım bu yolculukta yanımda Lao Tzu vardı.

Lao Tzu’nun daha önceki aylarda Yol ve Erdem kitabını da paylaşmıştım.

Okurla, yazar arasına girmeden Lao Tzu’nun Bilinmeyen Öğretiler kitabını buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Wittgenstein ve dilin sınırları, Pierre Hadot

Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını gösterir.

Merhaba,

Gökyüzünün mavisi, ışıltısını pencereden tüm huzuruyla yansıtırken, mabetimden çalışma ortamından masadan yeni bir kitap paylaşımı gelsin.

Plotinos ya da Bakışın sağlığı kitabının 135. sayfası;

Wittgenstein, bilimsel dilde ya da günlük dilde anlatılmaz olanın payını çok iyi kavramıştır. “Dilde ifade edilen şeyi dil ile ifade edemeyiz.”Anlatılmaz olan bir şey vardır; bu (kendini anlatmaksızın) kendisini gösteren şeydir; mistik olan budur.

Büyük antik felsefe uzmanı Pierre Hadot, Wittgenstein ve dilin sınırları, bu küçük ama derin kitapla Wittgenstein ile ilgili birbiri içine geçen üç felsefi hikaye sunmaktadır okuyucuya; ilkin Wittgenstein felsefesinin neredeyse hiç bilinmediği bir dönemde, onun dile getirdiği yepyeni bir anlayışın bir filozofun düşünce güzergahında oynadığı belirleyici rol ve bu keşfin yarattığı açılımlar, İkinci olarak, gerek dünya felsefe tarihi içindeki yeri, gerekse yüzyılımızın düşünce ikliminde yarattığı etkisi tartışılmaz derecede önemli olan bu büyük filozofun devrimci boyutu… Nihayet ve belki de en önemlisi Wittgenstein’ın birbirinden farklı olan ama birbirini tamamlayan iki ayrı dönemindeki tezlerinin son derece özetleyici ve anlaşır bir izahı.

Dil içinde ifade edilen, dil ile ifade edilemez. 

Wittgenstein

Formülünden hareketle, söze sığmayan üzerine bir düşünün geliştirir.

Ludwig Josef Johann Wittgenstein, Avusturya doğumlu filozof, matematikçi. Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

Tractatus Logico-Philosophicus. Ludwig Wittgenstein’ın hayatı boyunca yayımladığı tek eseridir. Gerçeklik ve dil arasındaki ilişkileri tanımlamak ve bilimin sınırlarını betimlemek amacıyla yazılmıştır. Wittgenstein kitabın notlarını I. Dünya Savaşı’nda askerlik yaparken hazırlamıştır.

Bu kitabı belki de bir tek, içinde dilegelen düşünceleri-ya da benzer düşünceleri–kendisi de zaten bir kez düşünmüş birisi anlayacak.–Bir öğretici kitap değil, böylece. Anlayarak okuyan tek bir kişiye zevk verebilirse, amacına ulaşmış olacak. 

Ludwig Wittgenstein

Dil oyunları mefhumu ve yaşam biçimi anlayışı Hadot’yu felsefi söylemin doğası üzerine düşünmeye götürür. İşlevi nesneleri göstermek ve düşüncelere tercüman olmak olan bir dil yoktur; ama başka şeyler arasında, dinleyici üzerinde bir etki yaratmaya yönelik dil oyunları vardır… Felsefi dil belli bir etkinlik perspektifi içinde “ruhani alıştırma” olarak anlaşılmalıdır. Wittgenstein’ın analitik-pozitivist düşüncesinin ötesinde mistik olana dair getirdiği açılıma kulak vermek isteyenler için.

Taslak olarak yazıyı buraya bırakıyorum. Wittgenstein ve dilin sınırları, Pierre Hadot eserde gizem kavramının açıklanışıyla ilgili hangi bilgilere ulaşacağım.

Yıllardır ruhun egzersizlerini yapan biri olarak gelişime destek olan Pierre Hadot’a ve halen iletişimde olan eserlerine sonsuz sevgilerimle. Blog’da ve kütüphanede eserlerin yerini almasından mutluluk duydum.

“Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder ; çünkü her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır.” Bu nedenle sadece ve sadece Blog sayfasında yazınsal kültürün getirdiği bireysel çalışmayı gururla gerçekleştiriyorum.

Okumayanlar tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Plotinos Ya Da Bakışın Saflığı , Pierre Hadot

Kendini bulmak için bakacağın ilk yer sensin.

Plotinos

Merhaba,

Eğer birisi yaşam tarzı olarak felsefeyle ilgilenseydi ve size bu fikri derinden anlayabilmek için nereden başlayabileceğini sorsaydı, hangi kitabı önerirdiniz?

Pierre Hadot ile tanışanlar burada mı?

Yaşamı değiştirmek, en azından bir yaşamı değiştirmek. Çok az kitap bu etkiye sahiptir.

Yaşamımı değiştirdiniz…

Yaşam İçin Felsefe, kitabında yer alan sorulardan biri şudur:

Ruhani alıştırmalar ve birleştirici deneyim arasında sizce nasıl bir bağ bulunur?

Plotinos’ta deneyime hazırlayan iki yol vardır; ilki içinde teoloji, özellikle teolojinin çalışıldığı bilişsel yoldur. Burada Plotinos, yolu gösteren ama yolu katetmenizi sağlamayan işaret levhalarının söz konusu olduğunu söyler. İkincisi ise, gerçek güzergaha, somut olarak deneyime götüren pratik bir yoldur. Plotinos’a göre pratik yol; arınma, çile, ruhani alıştırma, erdemlerin uygulanması, Tin’e göre yaşama çabasıdır. Bu anlamda, denebilir ki Plotinos için felsefe, hem söyleminde hem de yaşam seçiminde, mistik deneyime hazırlar. Tin, “zihin” Plotinos’a göre mutlak Bir olan en yüce gerçeklikten doğrudan sudur eden ilk varlıktır. İlahi olan Zihin, varlıkların bütün formlarını ve bütün ideleri kendinde barındırır.

Sizlerde konuşmayı bırakıp, Tin’e göre yaşamayı seçenlerdenseniz, kendinizle kurduğunuz ilişkide eksiksiz bir şeffaflığa sahip olmak için egzersizler yapabilirsiniz.

‘Havalanmak her gün! En azından bir saniye, kısa olsa bile olur, yeter ki dolu dolu olsun. Her gün bir ‘ruhani alıştırma’- tek başına ya da kendisi de düzelmek isteyen bir adamın eşliğinde... Süreden azat olmak. Kendini kendi tutkularından arınmaya zorlamak... Kendini aşarak ebedileşmek. 

Georges Friedmann

Felsefe bir algı dönüşümüdür. Dünyayı belirli bir tarzda görme şekli. Kendine ve çevrene naifçe bakabilme sanatı.

“Naifçe bakmak” yapay, alışılmış, uzlaşılmış, kurulmuş olandan kendini ayırmak ve bütün ön yargılardan soyulmuş, ilksel denebilecek bir algıya geri dönmek anlamına gelir.

Felsefe, dünyayı görmeyi yeniden öğrenmektir…

Kendi heykelini yontmaya devam et!

İyiyi, güzeli, saf aşkı ve erdemi yaşamak için kendini yontmalı, üzerindeki kabukları atmalı ve içindeki varlığı keşfetmelisin. Bu ancak bütün görünümlerin ötesine geçen saf bir bakışla mümkündür. Ne var ki dünya, nesneleri, suretleri, sıfatları ve renkleriyle araya girer ve bakışımızı bulandırır. İnsan aklını ve ruhunu bunlardan kurtarmalıdır; tefekkür ve temaşa yoluyla aşkın olana yönelmelidir. Plotinos insanın bunu nasıl başaracağını, hangi merhalelerden geçeceğini ve mutlak alemin neye benzediğini anlatır. Ona göre insan ruhunu yüceltebilmelidir ama bedenini de yok saymamalıdır.

Ben’in mertebeleri, Mevcudiyet, Aşk, Erdemler, Tatlılık ve Yalnızlık gibi anahtar temalarla hareketle, Antik düşüncenin temel meseleleri olan Tin, Ben, Bir, İyi, Güzel ve Erdem kavramlarının Platinosçu yorumlarına odaklanıyoruz.

Peki neden bir bedene ihtiyaç duyduk?

Neden şimdi onu terk etmemiz gerekiyor?

Acıların ve kavgaların insanları tarumar ettiği duyumsanabilir bir evren niçin gerekliydi?

Kötülüğün kaynağı nedir?

Plotinos bu sorular üzerine bir tefekküre girişir ve son yazılarında verdiği cevap oldukça karmaşıktır.

Hadot’ya göre Platinos felsefesi öncelikle bir yaşam bilgeliğidir ve sonrasında bu bilgeliğin hedefi tinsel bir varoluşa ulaşmaktır.

Bugün Plotinos ile aramızda on yedi asırlık bir zaman var. Modern tarih her an hızlanıyor ve bizi, Campania’daki bir evde yalnızlık içinde hayata veda eden bu bilge insandan acımasızca uzaklaştırıyor. Onunla bizim aramızda devasa bir uçurum açıldı. Bununla beraber, Enneadlar’daki bazı sayfaları okurken, içimizde bir şeyler uyanıyor, içimizin derinliklerinde bir şeyler yankılanıyor. Bergson mistiklerin çağrısından söz ederken haklıydı: “Hiçbir şey istemiyorlar, ama gene de [her şeyi] elde ediyorlar. Bir şeyleri yüceltmeye ihtiyaçları yok; var olmak ihtiyaç duydukları tek şeydir ve onların varlığı bir çağrıdır.”

Ne var ki modern insan Plotinos’un bu çağrısından uzak duruyor. Modern insan mistikleşmekten korkuyor.

Tamamlanmak istenlere, Pierre Hadot’un Plotinos Ya Da Bakışın Saflığı , kitabı iyi gelecektir.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yeni Düşüncenin En İyi Uyarıcısı Alfabedir!

Merhaba,

Yine güneşli bir gün ve yine alışkanlıkları değiştirecek fırsatlar yüzümüze gülümserken, benim gibi kendine saygı duyanlar gelişimleri için katmanlarından arınıyorsa; bir amaca bağlı kalmanın yolunda ilerlerken bilgiyle yükselme fırsatı bulmuş demektir.

“Bilgi böyle işler . Bileşik faiz gibi birikir .”

Gelelim yazarlık konusunda gelişirken, tarihin tozlu sayfalarında kazı çalışması yaparken yazı hakkında öğrendiklerime.

Dün paylaştığım Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi, Maryanne Wolf’un kitabına ait Blog yazımı anımsayanlar için güçlü soruyu tekrar hatırlatmak isterim.

Bir alfabe farklı bir beyin inşa eder mi?

Uzmanlarından öğrendiği cevabı birlikte gözden geçirelim.

Klasik uzmanı Eric Havelock ve psikolog David Olson insanı düşünmeye sevk edici bir hipotez ortaya atmıştır. Buna göre, Yunan alfabesinin verimliliği düşüncenin gerçek içeriğinde eşi menendi bulunmaz bir dönüşüme yol açmıştır. Alfabenin verimliliği insanları sözlü bir geleceğin gerektirdiği çabadan kurtarıp özgürleştirerek, “yeni düşüncenin”düşünülmesini kamçılamıştır.

Sözlü bir kültürün eğitimli üyelerinin kollektif bilgilerini muhafaza etmek adına tamamen kişisel ezbere ve üst-bilişsel stratejilere yaslanmak zorunda kaldıkları bir durum tahayyül etmeye çalışın. Ne kadar etkileyici olursa olsun, bu tür stratejilerin bir bedeli vardır. Bazen incelikle bazen kaba şekilde de olsa anı, formüller, strateji ve ritme bağımlılık; söylenebilecekleri, hazırlanabilecekleri ve yaratabilecekleri kısıtlıyordu.

Alfabe ve diğer yazı bu kısıtlamaların çoğundan kurtulmuş, böylece daha fazla insan tarafından neler düşünülüp yapılabileceğinin sınırlarını genişletmiştir. Peki, Yunan alfabesinin benzersiz bir katkısımı dır yoksa daha fazla insan için yeni düşünce düzeylerini kolaylaştıran bizatihi yazı edimi midir?

Sevgiyle,

Yasemin Emre