Hint Mitolojisi, Purana Edebiyatı Yazıları

Merhaba,

Hint Mitolojisinin önemli kaynakları arasında yer alan Puranalar hangi devirde meydana getirildikleri konusunda birtakım şüpheler bulunmaktadır. Ancak genel kanı onların, Epik dönem olarak adlandırılan ve Hint mitolojisinin en renkli döneminin ürünleri olduğudur. Mahâpurana olarak adlandırılan ve on sekiz kitaptan oluşan bu hacimli mitolojik kaynağın kökenini araştırmak elbette zordur. Ayrıca on sekiz Purâna’nın yanı sıra Upapurâna olarak adlandırılan ikinci bir seri daha vardır. Bu seride de on sekiz eser yer almaktadır, Mitolojik kaynak olan bu büyük eser grubunda yer alan her bir çalışma Epik dönem tanrılarından birine atfedilmiştir. Bu çalışmaların başlıklarında yer alan Purâna kelimesinin ilk görüldüğü yer ise Vedik dönem eserleridir. Bu eserlerde Purâna kelimesi İtihâsa kelimesiyle birlikte kullanılır. “Purâna” sözcüğü ile anlatılmak istenen gerçekte “Purânam âkhyânam” (eski hikâye)’dır. Eski edebiyat içinde, Brâhmanalar, Upanishadlar ve Buddhist metinlerde sözcüğü genellikle İtihâsa ile birlikte görürüz. Ancak “İtihâsalar ve Purâqalar” veya İtihâsapurâna eskiden beri böyle adlandırılsalar dahi az çok bize kadar ulaşan destanlar ve Puranalar kadar gerçek kitaplar oldukları anlamına gelmezler. Bu çalışmaların incelenmenin tanrıları memnun ettiği kabul edilir, aslında İtihasapurana beşinci Veda olarak da adlandırılır. Genellikle yakın akraba olduğu söylenen Atharvaveda’dan hemen sonra gelir.

Kadim zamana ait hikaye kolleksiyonu olan Puranalar, geleneğe uygun olarak ortaya çıkış dönemlerinde sözlü olarak yayılmışlardır. Puranalar’ı sözlü olarak aktaran Sutalar’dır. Vedik dönem sonrasında sutalar hem savaş arabacısı hem de ozandılar.

Hindu mitolojisi; tanrılar, ifritler, yarı tanrılar, insanlar ve hayvanlar gibi sosyal hayata dair tüm unsurları metaforik olarak içerisinde barındıran muazzam bir birikimin mistik ve olağanüstü bir üslubunu içerisinde barındırmaktadır. Bilindiği üzere Hint’e ait ilk mitolojik kaynaklar, Hint-Avrupa’nın en eski yazılı metinleri yani Vedalar aracılığıyla günümüze değin ulaşmıştır. Tarihsel süreçte Ârilerin Hint alt kıtasına gelişi ile ilişkilendirilerek MÖ 1700-1500’lü yıllara dayandırılan Vedik kültür kendini, Hint bilimi literatüründe “Vedik Mitoloji” olarak tanımlamıştır. Zamanla Hint düşünce ve edebî dünyasındaki gelişim ve değişim sürecinin bir sonucu olarak Epik dönem yani “Epik Mitoloji” kavramı da ortaya çıkmıştır.

Purânalar adlı koleksiyon ise Epik Mitolojik devrin bir uzantısı olarak kabul edilmekte olup bazen Epik-Puranik dönem olarak da nitelendirilmektedir. Puranalar; Hindu yaşam tarzına ait dinî ve ahlaki öğreti, gelenek-görenek, ibadet şekilleri, mitolojik kültür ve tanrı anlayışını aktarması sebebiyle, ilgili kültürel mirasın paha biçilmez bir değerini oluşturmaktadır.

Mitoloji, efsane, tanrılar, tanrıçalar, Hindu öğretiler, toplum düzeni, kast ve hatta yoga ile ilgilenen herkesin beğenisini kazanabilecek bu eser, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf

Cehennem kutsal kitapların bahsettiği gibi odunlu ateşli bir yer değildir, cehennem insan yüreğinde sevginin bittiği yerdir.

Virginia Woolf

Merhaba,

1904’de Virginia, kardeşleriyle Bloomsbury’e taşınmaya karar verdi.

Virginia burada girdiği ressam, eleştirmen, yazar ve felsefecilerden oluşan çevreyle birlikte Londra’nın entelektüel yaşamını belirleyecek olan ve birçok edebiyatçıdan meydana gelen Bloomsbury grubunu kurdu.

Bu oluşumun içinde bulunmak Virginia’nın yazarlığını besliyordu; nitekim Bloomsbury, düşüncenin dürüstlüğüne inanan, özgürlükçü birçok ünlü edebiyatçıyı içinde barındırıyordu. Victoria Dönemi kısıtlamalarının dışında yaşamayı seçen bu entelektüel topluluğun temelini, Virginia Woolf, kız kardeşi ressam ve tasarımcı Vanessa Bell, modern makroekonominin kurucularından John Maynard Keynes, psikolojik incelemeleri tarihi biyografide ilk defa kullanarak çığır açan Lytton Strachey, romancı E.M. Forster, post-izlenimci ressamlar Roger Fry, Duncan Grant ve sanat eleştirmeni ve siyasi danışman Clive Bell, edebiyat gazetecisi Desmond MacCarthy, denemeci ve yazar, Virginia Woolf’un eşi Leonard Woolf oluşturuyordu.

Bir Yazarın Günlüğü, modern edebiyatın en büyük isimlerinden Virginia Woolf‘u, sanatına vurgun bir yazar, tutkulu bir okur, olağanüstü bir gözlemci ve alabildiğine hassas bir kişilik olarak çıkarıyor karşımıza.

Yazarın, eleştiriler ve okur tepkileri karşısında yaşadığı sevinç ve isyan duygularına, klasikler hakkındaki görüşlerine; güncel olaylara, dönemin önemli sanatçı ve aydınlarına dair düşüncelerine, birer portre değerindeki betimlemelerine tanıklık ediyoruz.

Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf’un kendisidir…

“Eskiden yazdığım defterleri yeniden okurken gördüğüm gibi en temel gereklilik, bence, denetçi rolünü üstlenmemek, tersine aklına estiği gibi çalakalem yazmak; çünkü gelişigüzel alınmış şeyleri nasıl seçtiğimi merak ettiğimde önemli olan şeyin o sıra fark etmediğim yerde bulunduğunu gördüm. Ama gevşeklik hemen derbederliğe dönüşür. Yazılması gerekli kişi ya da olayla yüz yüze gelmek biraz çaba gerektirir. İnsan yazsın diye kalemi kendi başına bırakamaz…”

EdebiyatSeverler için kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Dışa Yolculuk, Virginia Woolf

Görünüşe göre kimse aklındakini söylemiyordu, ya da duygularından söz etmiyordu, ancak müzik bunun için vardı.

Virginia Woolf

Merhaba,

Benlik Nedir?Ne demektir? Kimin tanımıdır? Sanatçının kendisi mi, yoksa toplumsal benliği midir? Bireyin kurallarca mecbur edilmiş, maskelerin ardındaki benliği midir? Peki maske nerede biter, benlik nerede başlar? Bir tane mi benlik vardır, yoksa hesaplanacak kadar çok miktarda mıdır? Değişken midir, yoksa bölünemez bir bütün müdür?

1908’de tasarlamaya başladığı ve 1913’te tamamladığı, ağır bir ruhsal çöküntü geçirdiği için 1915’te yayınlanan ilk romanı ‘Dışa Yolculuk’ büyük yankılar uyandırdı.

Roman, yazarın daha sonraki yapıtlarında karşımıza çıkacak olan teknik ustalığın, serbest dolaylı anlatımın, kadın bilinçlenmesine odaklanışın, cinsellik ve ölüm temalarının da öncüsü oldu.

Dışa Yolculuk, Virginia Woolf’un 1910-1915 yılları arasında yazdığı ilk romanı. Başka hiçbir romanında olmadığı ölçüde gençliğin, hayatın heyacanını yansıtır. İngiliz toplumunun yapısını, inançlarını ve önyargılarını, ayrıca kadın-erkek ilişkilerini, dini ve ölümü irdeler.

Woolf’’un iç dünyasının, aşklarının, tutkularının, inançlarının ve özyaşamının izlerini görmek mümkündür.

Dışa Yolculuk belli bir zamanda yer alsa da insanlar arasındaki ilişkileri ele alışı evrenseldir.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatmak amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


Edebiyat dünyasının derinliğini dergilerle daha iyi kavrıyoruz, diye düşünüyorum. Woolf’u yeniden çerçevelenen bilgiyle anlatan Sabitfikir yazarlarına teşekkür ederim.

Deniz Feneri, Virginia Woolf

“Doğa, insanın ortaya koyduğu şeylere ilave yapıyor muydu? İnsanoğlunun başlattığı şeyleri tamamlıyor muydu? İnsanın sefaletini de, alçaklığını da, çektiği işkenceleri de aynı umursamazlıkla görüyordu. O halde o paylaşma, tamamlanma, sahildeki yalnızlıkta bir cevap bulma düşü sadece aynadaki bir yansıma, aynanın kendisi de, altındaki daha yüce güçler uykudayken üstteki durgunlukta oluşmuş sadece yüzeysel bir yansıtıcı mıydı?

Virginia Woolf

Merhaba,

Benlik, psikanalizin merkeze aldığı konulardan. Bununla ilgili birçok görüş, birçok farklı tanımlama mevcut. Ben(lik), kimlik, kişilik, karakter sözcüklerinin zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılmakta olduğunu ancak tarihsel gelişimleri incelendiğinde bazı anlam farklılıkları taşıdıklarını görüyoruz. Örneğin, “ben” derken genel olarak zihinsel bir yapıdan (“ego”) söz ediyoruz demektir. Ego “ben”in Latince karşılığı; ve genellikle “egoist”, “egosu yüksek”, “egosuna düşkün” gibi olumsuz anlamlar yüklenerek yanlış kullanılmakta. Oysa, Freud‘un yazılarında -Türkçedeki- “ben” anlamında –Almancadaki karşılığı olan- “ich”i kullandığı biliniyor. Ego, Freud‘un metinleri İngilizceye tercüme edilirken, çevirmenin “ben”e Latince bir karşılık bulma düşüncesinden doğmuştur. Benlik ise, zihinsel ve bedensel bir bütün olarak “kendi”mize
(“self“) işaret eder. Kendilik (self) bir temsil ya da temsiller bütünüdür; dışarıdaki insanların içimizdeki imgeleri olan nesne temsillerine paralel ve onlarla aynı şekilde kurulan yaşantısal bir yapıdır. Kendilik, içimizdeki ve dışımızdaki nesnelerle etkileşimlerin ürünüdür. Bu yüzden de nefes alıp verdiğimiz sürece sonu yoktur.

İngiliz edebiyatının başyapıtlarından biri olan Deniz Feneri, son derece basit olay örgüsünün ardında yaratıcısının özyaşamının ayrıntılarını, toplumsal meselelere ilişkin sorgulamalarını, içgözlemlerini ve derin felsefi gizemleri barındırır.

Deniz Feneri ‘nin merkezinde I. Dünya Savaşı’nın öncesinde ve sonrasında İskoçya’nın Skye Adası‘ndaki evlerinde kalan Ramsay ailesi ve konukları vardır. Çocuklar oynarken, yetişkinler sohbet eder, düşüncelere dalar ve keşiflerde bulunur. Yapıtın roman türünde alışık olduğumuz anlatı sürekliliğini kesintiye uğratan yapısı ve her bir anlatıcının kendi bilinç akışının perspektifiyle çözülen olay örgüsü, bir deniz fenerinin kendi ekseni etrafında dönen ışığını andırır. Böylece Ramsay ailesinin sıradan gündelik yaşamı zaman, ölüm, toplumsal cinsiyet ve ahlak üzerine derin düşüncelere gömülür.

Deniz Feneri, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf

İnsan bilgiye acı çekerek ulaşır…

Virginia Woolf

Merhaba,

Hangimiz Mrs. Dalloway’deki Clarissa Dalloway’i, Deniz Feneri’nin Mrs. Ramsay’ini, Gece ve Gündüz’ün Katharina Hilvery’sini ya da Dışa Yolculuk kitabındaki Rachel Vinrace’i Virginia Woolf’un kendiliğinden ayırabilir ki?

Sanatçının diğer insanlardan farkı, yarattığı eserlerle de kendisini yeniden ve sürekli olarak üretmesi. Bir yazarın yarattığı karekterler onun benliğinin de yansımalarını oluşturacaktır.

Rollo May’e göre benlik, gelişen yönünde ona kendisini yaratmada yön veren modeller, biçimler, metaforlar, mitler ve diğer birçok ruhsal içerikten oluşmuştur. Benlik dediğimiz kavram hem bilinci hem de bilinç dışını içerir. Bunu Virginia Woolf’da şu cümlelerinde ifade ettiğini görürüz: “Şimdi tek yapman gereken pencerenin kenarına geçip ritmik algını açmak ve kapamak, açmak, cesurca ve özgürce ta ki bir şeyler başka bir şeylerin içinde eriyene dek… Demek istediğim, tüm cesaretini topla, tüm dikkatini ver, doğanın bahşetmesi tasarlanmış tüm yetenekleri davet et. Sonra bırak ritmik duygun adamların, kadınların, otobüslerin, serçelerin caddede gelip geçen ne varsa her şeyin arasına karışsın, girsin, çıksın, ta ki hepsini birbirine bağlayıp tek bir ahenkli bütün oluşturana kadar.”

İlk olarak 1925 yılında yayımlanan Mrs. Dalloway, İngiliz edebiyatının en önemli isimlerinden Virginia Woolf’un başyapıtı olarak kabul edilir. Zamanın ruhunu bilinç akışı yöntemiyle sunan Woolf’u okumak, sıra dışı bir deneyimdir.

Mrs. Dalloway‘ deliliğin ve intiharın incelenmesiydi… Virginia romanlarında, yaşadığı dünyanın öznel gerçeklerini hem akıl sağlığı yerinde olan hem de olmayan insanların gözünden sunuyordu adeta.

Ölüm, başkaldırıydı. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı; insanların gizemli bir biçimde onlardan kaçan bir merkeze ulaşmanın olanaksızlığını duyumsamalarıydı; yakınlaşmak uzaklaştırıyordu; mutluluğun sarhoşluğu geçiciydi; insan yalnızdı. Ölümde bir gerçeklik vardı.”

Kitabın birbiriyle hiç yüzyüze gelmeyen bu iki kahramanı delilikle sığlık, sığlıkla derinlik, yaşamla ölüm kadar temel karşıtlıklar içinde “günden geceye” yolculuklarını tamamlar ve Virginia Woolf‘da birleşirler.

Mrs. Dalloway, Virginia Woolf edebiyat severler için buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre


Kaynak Dergi; Sabitfikir dergisi Kasım 2017 “Organik Edebiyat”

Öteki, Dostoyevski

İnsanın dış görünüşü gösterişsiz olabilir, ama önemli olan aklı, güçlü duyguları ve hoş tavırlarıdır…

Dostoyevski

Merhaba,

Dünya edebiyat tarihinin belki de en belirgin sınırlarını “Rus edebiyatı” çizer. Rus edebiyatı, dilimize yerleşmiş bir edebiyat terimi olarak, günlük dile dahi indirgenmiş görünür.

Edebi kariyeri boyunca Dostoyevski’nin zihnini meşgul eden Öteki, yazarın çok genç yaşta kaleme aldığı ikinci romanıdır. İlk romanı İnsancıklar‘la büyük övgüler alan ve ünlenen Dostoyevski’yi hemen ardından yayımladığı Öteki ile çok sert eleştiriler bekliyordu. Ancak Dostoyevski, romanın büyük önemine olan inancını korumayı hep sürdürdü, üzerinde tekrar çalışarak değişiklikler yaptı ve tefrika edildikten tam 20 yıl sonra 1866’da yeniden yayımladı.

Rus edebiyat dünyasında öyle edebiyat dehası vardı ki hemen tüm eserleriyle göze çarpar.

Dostoyevski, 1846 yılında yayımlanan Öteki adlı eserinde kişilik bölünmesini, parçalanmış bilincin kurduğu ürkütücü ve tehlikeli dünyayı konu edinmiştir.

St. Petersburg’da devlet memuru olarak çalışan Jakov Petroviç Golyadkin’in bir sabah iş yerinde kendisinin görünüşte tıpatıp aynısı olan “öteki” Golyadkin ile karşılaşması ile gelişen olayların anlatıldığı bir psikolojik gerilim öyküsü olan Öteki, başta Kafka ve Sartre olmak üzere modern edebiyatı büyük ölçüde etkilemiştir.

Edebiyat dehası Dostoyevski’nin kitaplarından alıntı yaparak eserlerini hatırlamak gerekli.

Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, kişioğlu uydurmuşsa onu, kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur.

Karamazov Kardeşler

Orada leş gibi kokan iğrenç yeraltında, alaya alınarak güçlendirilmiş sıçancık yavaş yavaş kine; soğuk, zehirli, özenle sonu gelmez bir kine boğulur. Kinini kırk yıl en ince, en utanç verici ayrıntılarına dek anımsayacak; her anımsayışta kendinden daha bir yüz kızartıcı şeyler ekleyerek, bu uydurmalarıyla kendini yiyip bitirecektir. Bir yandan kuruntularından utanır; bir yandan da olanları anımsamaktan, yeni baştan kurcalamaktan, “olabilirdi” düşüncesiyle başka başka uydurmalar eklemekten kendini alamaz. Bağışlamak nedir bilmez. Belki öç almaya bile kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice, ne öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç almak istediği kimseden yüz kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile kıpırdamayacağını ta başta bilir. Ölüm döşeğinde bunları bir kez daha, bunca zaman birikmiş faizleriyle birlikte anımsayacak ve…Bakın işte, bu soğuk, iğrenç yarı umutsuzlukla, yarı inançla, kahrından kendini bilinçli olarak yeraltına kırk yıl diri diri gömmede; zorlamayla yaratılmış durumunun yine de kısmen içinden çıkılabilir olmasında; bütün o içe işleyen doyurulmamış isteklerinin özünde; kesin olarak verilen kararla bunun peşinden gelen pişmanlıklar çalkantısında yatmaktadır o garip acı hazzının özü.

Yeraltından Notlar

Dostoyevski, edebiyat tarihi için oldukça önemli bir simgedir. Hemen bütün eserleri birer kült niteliğindedir. Yalnızca edebi değeriyle değil, içerdiği varoluşçu felsefeyle, özgürlükçü tavrıyla ve kullanılan motiflerle, onun eserleri bütün zamanların en çok okunan kitapları arasındadır.

Öteki, Dostoyevski okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Sessizlikle Yıka İçini, Rabindranath Tagore

Merhaba,

Kalbime göre Blog tasarımı bulmanın huzuruyla, kitap paylaşım saati gelmişken, pencerenin önünde her gün biraz daha büyüyen bengonvillerle doğanın içinde doğayı anlatan satırlarla nefes alalım.

Anın keyfini çıkaralım.

Modern Hint edebiyatının uluslararası alandaki ilk büyük imzalarından Rabindranath Tagore. Başta William Butler Yeats olmak üzere çağının önemli yazar ve şairleri tarafından takip edilmiş, 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldüğünde bu ödülü kazanan ilk Asyalı yazar olmuştu. Yüz binlerce dizeye imza atan üç binin üzerinde şarkı besteleyen, ömrünün son yıllarında Avrupa ve Amerika’da resim sergileri açan çok yönlü bir sanatçıydı. Tagore, eğitimci kimliğinin yanında Hindistan’ın sosyal ve politik tarihi açısından da önemli bir figürdü.

Usta şair ve çevirmen Ülkü Tamer’in çevirip derlediği şiirlerinden, öykülerinden ve mektuplarından oluşan Sessizlikle Yıka İçini, Tagore’un büyülü dünyasını ortaya koyuyor.

"Kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda."

Kitabın kokusunu içime çekerken “yağmurcuk ve yasemin” şiirini hatırladım.

Yağmurcuk ve Yasemin


İncecik bir yağmur damlası
Seslendi yaseminin kulağına:

“Hep yüreğinde tut beni, n’olur !”
Yasemincik, “Ama ben…” diyebildi,

İç çekti derinden, usulca
Ve sonra toprağa düşüverdi.

Tagore’un yaşamı da yapıtları da sevgiyle örülmüştür.

Sanatçının dünyasına girmek için kullanılması gereken anahtar sözcük “sevgi” olacaktır.

Şiir ve mektup sevenler için kitabı buraya bırakıyorum.

Sessizlikle Yıka İçini, Rabindranath Tagore okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kalbe Seslenmek Zordur, -Roman Dediğimiz Şey-, Francis Marion Crawford

Sezar lejyonerlere yüze vurmalarını emretmiştir. İnsanlık, yani romancının ustası ise ona sadece kalbe vurmasını söyler.

Merhaba,

Sizce kişisel tecrübelerin sonuçlarını aktarmak, kolay mı?

Akıllı bir insan kendi söylediklerinin anlamını çoğu zaman bilir ama bundan, aynı anlamı başkalarına ulaştırabildiği sonucu çıkmaz. Neredeyse bütün tartışmaların ve yanlış anlamaların çoğunun, iki tarafın ortak ifadeleri algılayışındaki farktan kaynaklandığı söylenebilir. Pozitif bilimlerde tartışma diye bir şey yoktur; teorem ve itiraz edilmeyen ispatı vardır, problem ve itiraz edilmeyen çözümü vardır.

Francis Marion Crawford, Sicilyalı aileleri ve mafyayı, dört romanıyla ilk kez edebiyata taşımıştır. 40’a yakın romanının yanı sıra tarih ve gezi kitapları yazmıştır.

Kalbe Seslenmek Zordur, -Roman Dediğimiz Şey- eserinde okuyucuya “ ‘Roman nedir?’sorusuna verilecek ilk yanıt nedir?” sorusunu yöneltiyor.

Roman, doğrudan yaşamın desteklenmesine veya sağlığın korunmasına katkıda bulunmayan, topluca “lüks mallar” diye adlandırılan sınıfa mensup pazarlanabilir bir metadır. Üç maddi duygunun dokunma, tatma, koklama, hiçbirine seslenmediği için “sanatsal lüks mallar” sınıfına ve üstün duyularla görme ve işitme değerlendirilmediği için “düşünsel, sanatsal lüks mallar” sınıfına mensuptur.

Sanıyorum ki hiç kimse bu tanımın hikaye ve şiir gibi romanın da üç temel esasını kapsadığını inkar etmeyecektir.

Romanın eğlence sağlamasının yanı sıra bilgi vermesi gerekmektedir. “Amaç taşıyan roman” bu fikrin gerçekleşmiş halidir.

Amaç-roman, bu durumda, yazarına ve yayıncısına makul miktarda ekmek parası sağlamanın yanı sıra iki efendiye hizmet eder. “Düşünsel sanatsal lüks mal” yerine” düşünsel ahlak dersi” ne dönüştürmeyi teklif eder.

Sanata bakışın iki bilindik yolu var; Toplum için sanat veya Fransızların güncel ifadesiyle , “sanat için sanat.” Peki, biz buna şöyle diyebilir miyiz: Müşteri için sanat ve satıcı için sanat?

İnsanları güldürmek iyidir; bazen onlara göz yaşı döktürmek faydalıdır; hepsinden iyisi ise okurlarımızı düşündürmektir.

Roman neticede bir oyundur. Ve belki de canlı karekterler, sahne kaydırma ve yer ışıklarıyla gerçek oyunun ikamesinden başka bir şey değildir.

Çoğu insan, iyi bir oyunun ne olması gerektiği ve gerçekliğin tam olarak hangi ölçüde saldırgan olmadan etkili olabileceği konusunda bariz bir düşünceye sahiptir.

Kusursuz roman temiz ve güzel olmalı, çünkü hikayesini tüm insanlığa, azizlere ve günahkarlara, masumlara ve ahlaksızlara, adillere ve haksızlara anlatmalı. Gerçekliği gerçek olmalı. Üç boyutlu olmalı. Romantizmi insan kalbine ait ve gerçekten insani olmalı, yani hepimizin bulduğu gibi dünyadan olmalı.

Bir roman yazarı neden “gerçekçi” ya da “romantik” biri olmak zorundadır? Ve eğer ikinciyse, neden “gerçekçiden” ziyade, “romantizimci”

Neden iyi bir roman, romantizm ve gerçekliği makul oranlarda bir araya getirmesin?

Roman, kelimeyi anladığımız şekliyle, ne de olsa çok yakın tarihli bir buluştur. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına kadar kendisiyle karşılaşmadığımız düşünülürse, ortaya çıkışının çok ani, büyümesinin inanılmaz derecede hızlı ve gelişmesinin muazzam olduğu kabul edilmelidir.

İnsanlığın son yüz yılda cebinde bir tiyatro taşımanın yolunu bulduğunu iddia etmek uygundur ve insanlık olduğu gibi kaldığı sürece, cebindeki sahneyi çıkarıp kendisine çok benzeyen ama yine de çok daha ilginç plan aktörlerin maskaralıklarını seyretmekten mutluluk duracaktır. Beldi de her şeyin sonunda, “Roman nedir?” sorusuna en iyi yanıt budur.

Anlamak kişinin kendi bakış açısından bir gerçek yaratması, imgelem yoluyla kısmen hayal edilen şeyi tamamıyla hayali olan kadar canlı bir biçimde görmesi demektir.

Tabi ki, basılı bir kitapta, yazarın buna erişmek için dil haricinde hiçbir aracı yoktur.

Yazar, kendisini değilse bile, okur kitlesini isteyerek sınırlamıyor mu?

Onların özellikle tercih ettiği koşullarda, az sayıdaki insana seslenmek uğruna tüm insanlara hitap etme ayrıcalığını feda etmiyor mu?

Daha geniş ve daha kalıcı bir ün yerine, yerel popülerliği tercih etmiyor mu?

Betimlemenin ustaca kullanımı, dilbilgisinin zekice idaresi ve kelimelerin özenli seçimi ile seslendiği yeğane toplulukta belki daha az ilgiyle karşılanacak ama daha geniş çaplı hissedilmesi gereken bir izlenim yaratamaz mıydı?

Yazar kendini yaşamış olmalı; insan savaşında sevmiş, savaşmış, acı çekmiş ve mücadele etmiş olmalı. Bir başkasının ölümünü betimlemek için kendisinin bizzat ölmüş olması gerekir.

Bütün bunlar belki de okurların çok ve yazarların az olduğu gerçeğinin nedenini açıklıyor.

Kalp nedir, ya da daha doğrusu, ortak konuşma ve yazıda bu kelimeden biz ne anlıyoruz?

Kalbe Seslenmek Zordur, -Roman Dediğimiz Şey-, Francis Marion Crawford’un eseri okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Okuma Üzerine, -Edebiyat Dersleri- Lafcadio Hearn

Kitaplar bir modanın ardından veya daha ziyade modaya göre yazılıyor, satılıyor ve okunuyor. Diğer her şeyde olduğu gibi edebiyatta da bir moda var ve halk belirli bir türde eğlence istiyor, bu talebi karşılamak için belirli bir türde okuma metni sağlanıyor. Gerçek edebiyatın sanatı ve zarafeti ve bununla birlikte büyük bir kitaba ait olan büyük düşünceler, bu halk için o kadar yaramazlaştı ki, edebiyatçılar gerçek edebiyat üretimine neredeyse son verdiler.

Lafcadio Hearn

Merhaba,

İçine doğduğumuz kültürün yeniden çerçevelenen bilgisiyle yaptığımız yolculuğa, Blog sayfasının asıl amacı olan Okuma Üzerine-Edebiyat Dersleri- Lafcadio Hearn ile devam edelim.

Lafcadio Hearn, Japonya’nın Edgar Allen Poe’su. Harper’s dergisi için röportaj yapmak üzere Japonya’ya gitmiş ve burası yazar Hearn’ün dönüm noktası olmuştur. Burada bir samurayın kızı ile evlenen Hearn, Japon vatandaşlığına geçiş yapmıştır. Daha sonra Tokyo Kraliyet Üniversitesi’nde dersler vermiştir.

Görünüşte galiba çok basit bir konu, ama gerçekte göründüğü kadar basit değil ve düşünebileceğinizden çok daha önemli. “Okuma” dersini çok az kişinin bildiğini belirtmeliyim. Beğeni ve ayrımsama gücünün edinilebilmesinden önce hatırı sayılır ölçüde edebiyat deneyimine ihtiyaç vardır ve bunlar olmadan, okumayı öğrenmek neredeyse imkansızlaşır.

Her yıl, her ay, hatta her gün, hiç okumayan insanlar tarafından binlerce kitap satın alınıyor. Sadece kendilerini eğlendirmek, onların değişiyle, “zaman öldürmek” için kitap satın alıyorlar; bir iki saat içinde gözleri tüm sayfaların üstünden geçiyor, bakmakta oldukları şeye dair bir iki belirsiz fikir kalıyor ve bunun gerçekten okuma olduğuna inanıyorlar. “Falanca kitabı okudunuz mu?” sorusuyla karşılaşmaktan veya birisinin “Falanca kitabı okudum,” dediğini duymaktan daha olağan bir şey yoktur. Ancak bu insanlar konuşurken ciddi değillerdir. “Şunu okudum,” veya “Bunu okudum,” diyen bin kişiden, okuduğu şey hakkında duyulmaya değer herhangi bir görüşü ifade edebilecek muhtemelen fazla kişi yoktur.

Bir kitabın içeriğiyle ilgili özgün bir görüş ifade edemeyen hiç kimse, kitabı gerçekten okuyamaz.

Tarih ya da felsefe ya da bilim okuduğumuzda, metnin tüm anlamlarını ve yönlerini yavaşça ve üzerinde düşünüp tetkik ederek oldukça derinlemesine okuruz. Bu zor bir çalışmadır.

Kitaplar bir modanın ardından veya daha ziyade modaya göre yazılıyor, satılıyor ve okunuyor.

Bazıları işe gidip gelirken, zaman geçirmek için kitap okuyor. Roman okumak çok kolay iştir. Bir iki gün içinde bitirir başka bir kitaba geçer.

Peki, okuduklarını sever mi?

Hayır; hepsinin neredeyse birbirinin aynı olduğunu söyleyecektir. Çünkü bu kitapları zaman geçirmek için okuyordur. Kitapların adlarını bile hatırlamaz. Bilinçsizce benimsemenin sonucu körelmedir.

İyi bir roman, en büyük filozofun bile arzulayacağı kadar iyi bir okuma metnidir.

Profesyonel okur bir bilgin, çok nadir rastlanan kapasiteye sahip biri olmalıdır. Bin tane müsveddenin içinden, muhtemelen birden fazlasını okumaz; iki bin taneden belki üçünü okuyabilir. Diğerlerine sadece birkaç saniye bakar. Edebi bakış açısından, tek bir cümlenin şekli ona bunu anlatacaktır.

Okuduktan sonra, sadece sekiz tanesinin daha ileri bir değerlendirmeden geçebileceğine karar verir. Bu sekizi çok daha dikkatlice ikinci kez okunur. İkinci incelemenin sonunda, sayı muhtemelen yediye düşer. Bu yedisi üçüncü bir okumaya sevk edilir; ama profesyonel okur bunları hemen okumaktan daha iyisini bilir. Hepsini bir çekmecede kilitli bırakır ve hiçbirine bakmadan bütün bir haftayı geçirir. Haftanın sonunda, bu yedi müsveddenin her birini ve hepsinin niteliklerini belirgin bir biçimde hatırlayıp hatırlamadığını görmeye çalışır. Üçünü çok belirgin bir biçimde hatırlar; geri kalan dört tanesini bir çırpıda anımsayamaz. Biraz daha çabayla, iki tanesini daha hatırlayabilir. Ancak ikisini tek kelimeyle unutmuştur. Bu ölümcül bir kusurdur; iki okumadan sonra zihinde hiçbir izlenim bırakmayan bir eserin gerçek değeri olamaz.

Üçüncü okumada her şey karara bağlanır; konu, uygulama, düşünce, edebi kalite.

Günümüzde bu unsurların hepsi gözardı edilerek ticari bir anlayış kazanıldığı için gerçek yazar bulmak zorlaştı.

Ne zaman yeni bir kitabın yayımlandığını duyarsanız, eski birini okuyun.

Lafcadio Hearn,

İçsel olarak aldığım bu mesajı uzun yıllardır yerine getiriyor olmalıyım. Çünkü yeni kitaplar kopya, edebi bilgiden yoksun ve üslup yok.

Ayrıca yayınevleri kitapları kitapseverlerle buluşturabilse. Birçoğu popüler kültür insanlarının vitrinin de %90 takipçinin satın alındığı gerçeklikte, sunum yapılıyor. Pazar yeri gibi…

Bu dünyada bir kitabı okuyup da onun edebi değerinin tam olarak ne olduğunu net ve doğru bir şekilde birkaç satırda ifade etmekten daha zor bir şey yok. Dünyada bunu yapabilen insan sayısı yirmiden fazla değil, çünkü gerekli kapasiteyle birlikte deneyim de muazzam olmak zorunda.

Blog sayfasının amacı da doğru okumayı başarabilmek.

Kaçınız, edebiyat konusunda duayen yazarların kitabını ikinci kere okudu?

Dikkat gerektiren ikinci gerçek ise tüm bu büyük kitapların içinde saklı olan değerin genel niteliğidir.

Ancak bir insanın yaşam deneyimine göre, metin ona yeni anlamlar sergileyecektir.

İyi edebiyat her nerede üretiliyorsa, ister şiirde isterse de düzyazıda olsun, doğaüstü unsurunu orada capcanlı bulacaksınız.

Bütün büyük sanatlarda ruhani bir şey vardır. İçimizde sonsuzlukla ilgili bir şeye dokunur.

Okura zaman zaman ruhani bir zevk vermeyen şair ya da hikaye anlatıcısı asla gerçekten büyük bir yazar ya da büyük bir düşünür olamaz.

Okuma Üzerine, -Edebiyat Dersleri- Lafcadio Hearn okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Kadının Yazısız Tarihi, Yıldız Cıbıroğlu

demek ki eril tanrı-yöneticiler önceleri tanrı-anadan aldıkları kanatlarla yükseldiler.

Kadının Yazısız Tarihi, Yıldız Cıbıroğlu

Merhaba,

Acaba biz yazıya sonsuzca güvenebilir miyiz?

Erkek yazıcılar ataerkil dönemi güçlendirmek için, kadınları geçmişteki başarılarından soyutlamak için “yan” tutmuş ve “yanlı(ş)” yazmış olamazlar mı?

Yazı avcı toplumdan yağmaladıklarını yasallaştırmak için de kullanılmadı mı?

Ve asıl bunun
için önem kazanmadı mı?

Avcı toplumların, işgal ettikleri anaerkil toplumları içlerinde eritmek için, yine onlardan yağmaladıkları yazıyla
gerçekleri değiştirerek yazmış olmaları olasıdır. Yenik düşenlerden
kalan yazılı belgeleri yok etmek ise hiç de güç değildi kanımca. Galipler tarafından bugün böyle halledilen sorunlar, dün başka türlü olacak değildi ya.

Herkes yanılabilir hem de binlerce yıl sen herşeyi
yeniden düşün…

Karanlıkta el yordamıyla giden bir körden farksız durumumuz. Kör olduğunuzda iç-görü artıyor. Kral Lear de kör olduktan sonra gerçeği ayrımsamaz mı?

İçimizde bir pencere açılır ve karanlıkları aydınlatan, sezgi diye adlandırdığımız, bir iç-ışığı düşüyor önümüze. Sezgi, bağlantıları kuran dizgeyi görecek olan aklı; öğeleri sınıflandıran muhakemeyi; o güne kadar çözülmeyen şifreyi çözmeyi sağlayacak kuşkuları ve soruları harekete geçirir.

Toprağın altında kazı çalışması yapan Yıldız Cıbıroğlu; “ Sanki eski çağlara ait bir vazo kırılmış, kırık parçalar yeryüzünün her yerine dağılmıştı. Parçalar birleştikçe vazo tamamlanıp ortaya çıkıyordu. Kahramanlar her coğrafyada aynıydı; dişil kahramanlar. Arada tek tük eril kahramanlara rastlanıyordu ama onların resmini kazıyınca yine dişil kahramanlar çıkıyordu.”

Kadın hiçbir çağda kendisi olmamış mıydı?

Kadın somut gövdesi dışında varolmadı mı?

Kadın erkek ilişkileri geçmişte de bizim dünyamızdaki gibi miydi?

Konuşma sesleri alanı, insan ayağı girmemiş bir ormandı, kendi patikasını kendi açma deneyimleri onu gitgide daha derinlere çekti: Dilin derin yapısında Tarihöncesi’nin kadınına, ilksel kadın uygarlaştırıcılara, kadın Şaman tinselliğine, bizim dünyamızdan farklı erkek ilişkilerine yaklaştı. Onlara ait olan bulgularını, keşiflerini başkalarıyla da paylaşmak istedi.

Hem yazar hem de ressam olan Yıldız Cıbıroğlu ile ilgili bilgi için biyografisini ziyaret edebilebilir.

Yıllar boyunca kadın hemcinslerimle çalışma fırsatı bulmuş bir emekçi olarak; kadınların toplumdaki yerini bulması için kendini öğrenmeye ve bilmeye ihtiyacı var. Tüketen değil, üreten, önce kendine destek sağlayan ve toplumsal hizmete sahip bir anlayışla bilinçlenmeli. Tabi ki “Kurtlar sofrasında küresel tüketime tutsak” olmadan…

Giydirilmiş her şeyden sıyrılarak kimliğini, kadınlığını, kısaca kendini bulması gerekli.

Kadının Yazısız Tarihi, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Çocuk Kalbi, Edmond De Amicis

Küçükken bayrağına saygı duyan, büyüdüğü zaman onu korumasını da bilecektir.

Edmondo De Amicis

Merhaba,

Çocuk Kalbi, İtalyan yazar Edmondo De Amicis tarafından 1886 yılında tamamlanmış, ilkokul çağındaki Enrico adındaki İtalyan bir çocuğun okul ve sosyal yaşamını, çocuğun kendi ağzından anlatan bir romandır. Yazarın kendi oğlunun günlüklerinden esinlenerek yazdığı bir kitaptır. Dünyanın çoğu diline çevrilmiştir.

Çocukları ve gençliği eğitin…Ülkeyi özgürlükle yönetin.

Edmondo De Amicis

Hep aynı toplumsal grubun deneyimlerini yaşayan insan, tek bir kitaptan başka bir şey okumayan araştırmacıya benzer.

Edmondo De Amicis

Yazar ülkemize de gelmiştir. İstanbul ve Türkiye gezilerini, 2 ciltlik Costantinopoli (1877) adlı eserinde anlatmıştır.

Çocukların erdemli, ailelerine ve topluma faydalı birer birey olmaları amacıyla, günlük tarzında kaleme alınmış Çocuk Kalbi sadece hayatı tanıma yolundaki çocukların değil, aynı zamanda öğretmen ve ebeveynlerin de mutlaka okuması gereken bir rehber.

Büyük önder Atatürk‘ün düşüncesinde çocuklar, milletin geleceğidir. Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, millî bayramımız olan 23 Nisanlar’ı çocuklara armağan etmiştir.

23 Nisan Ulusal Eğemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Dünyanın tek çocuk bayramı olan anlamlı günü armağan eden Başöğretmenimiz, Mustafa Kemal Atatürk ‘e teşekkür ederiz.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Lucy ve Laika, Will Buckingham

Merhaba,

1967 yılından bu yana her yıl Hans Christian Andersen’in doğum günü olan 2 Nisan Dünya Çocuk Kitapları Günü olarak kabul ediliyor ve IBBY tarafından bugüne özel bir önem veriliyor. Bu özel günün kutlanması için her yıl başka bir ülkenin IBBY kuruluşu görev üstleniyor ve o ülkenin önde gelen bir yazarı kitap sevgisini dile getiren bir bildiri ve yine önde gelen bir çizeri de kitap temalı bir poster hazırlıyor.

Lucy ve Laika, Will Buckingham kitabını “Dünya Çocuk Kitapları Günü” için paylaşmak istedim.

Laika’yı bilir misiniz? Hani 1957 yılında bir rokete konup uzaya gönderilen ve bir daha asla Dünya’ya geri dönmeyen köpek Laika’yı?..

Uzay çağı dünyadaki köpeklerin büyük çoğunluğu için hiçbir anlama gelmiyordu.
Uzayın keşfi, çok geçmeden ABD ile SSCB arasında geçen bir uzay yarışı halini aldı. Soğuk Savaş’ın iki hakim gücü, askeri, ekonomik ve ideolojik çekişmelerinin bir yansımasına dönüşen bir yarışta karşı karşıya geldi.
Layka, Dünya yörüngesine çıkan ilk hayvan olan Sovyet uzay köpeği. Moskova sokaklarından toplanan melez bir köpek olan Layka, 3 Kasım 1957 tarihinde fırlatılan Sputnik 2 uzay aracının yolcusu olarak seçildi.

Layka’nın seçme şansı olsaydı, sizce Layka uzaya fırlatılmak ister miydi?

Düşünür yazar ve öğretim üyesi Will Buckingham Laika’nın anısına bir kitap yazmaya karar verir. Lucy ve Laika adını verdiği bu kitapta bir köpek ile bir kız çocuğu arasındaki dostluktan yola çıkarak uzayın derinliklerine, Einstein’ın görelilik kuramına, felsefenin en temel kurallarına uzanan güzel ve düşündürücü bir öykü.

Bahçesinde artık malzemelerle bir uzay gemisi prototipi yapacak denli uzayı, bilimi, ama en çok da köpeğini seven Lucy’nin yaşam öyküsüne eşlik ederken bilime de, hayvanlara da başka bir gözle bakacaksınız.

İnsan ruhunun bir parçası hayvan sevgisini tadana kadar uyanmaz.

Ruhumuzdaki o parçanın daima uyanık kalması gerekir. Hayvan sevgisi bilinçli olmaya açılan kapılardan biridir. Edebiyatın 3 boyutlu gücüyle geçmişe çocuk yaşlarına, bilincin açıldığı kapıya, baktığımda, anne ve babamın hayvan sevgisi, hayvanlarla olan ilişkimi belirlemiş olmalı. Zarar vermeden, dilsiz dostlara destek olmanın gerekliliği doğmuş olmalı. Ayrıca hayvanların kendi doğal yaşamında olmalarını sağlamakta en önemli Makro anlayıştır.

Dünyada yaşayan ve adına insan dediğimiz canlı türünün, içinde farklı enerjiler barınıyor. Ve bu enerjilerde en çok hayvan dostlarımıza zarar veriyor. Dünya üzerinde Mikro bir anlayışın hüküm sürdüğünü belirtmeliyim.

Diğer bir konu ise sahiplendiğiniz şey geçici bir heves değil. Ulu orta bırakabileceğiniz, göstermelik bir şeyler değil. Varlık, yani ÖZ. Bu nedenle sahiplenmeden önce düşünün derim.

Günümüzde canlı dostlarımıza yaşatılanlar ortada. Her gün şahit olunan birçok haber görüyoruz.

Yaşadığım zorlu hastalıkla mücadele ederken, enfeksiyon riskine karşılık ki enfeksiyona yakalanıp, bolca antibiyotik kullandığım çok oldu. Uzaktan sevdiğim varlıkların, beni çok iyi anlayacağını düşünüyorum.

Son birkaç yıldır kendi saç tüyüm dahil yerde tüy görmek rahatsız edici. Kemoterapi döneminde dökülen saçlar bu hissiyatı yaratmış olmalı. Sağlık için daha hijyenik olmaya özen gösteriyorum.

Hayvanlara karşı hissim hep aynı. Sevgi dolu…

Hayvan sevgisini, kitap sevgisini çocuklarınızla ve hiç büyümeyen yetişkin çocuklarla paylaşmanız dileğiyle.

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yazmak Üzerine, Ernest Hemingway

Yazdıklarınızı birine göstermenin ya da bundan bahsetmenin kelebeklerin kanatlarında taşıdıkları her neyse onu ve bir şahinin tüylerindeki düzeni söküp atmak gibi.

Ernest Hemingway

Merhaba,

Ernest Hemingway’in insanların gözündeki savaş muhabiri, büyük hayvan avcısı ve açık deniz balıkçısı imajı, kendisini ömür boyu yazma sanatına adamış olduğu gerçeğini geri plana itme eğiliminde olmuştur. Onun yazmaya olan bağlılığının derecesini yalnızca onu çok iyi tanıyanlar biliyordu.

Hemingway’e göre diğer tüm uğraşlar, ne kadar çekici olursa olsun, onun yazarlık kariyerinin yanında ikinci planda kalıyordu. O, herkesin iyi bildiği kibirli görüntüsünün altında, kendisini tamamıyla sanatına adamış bir sanatçı olarak kaldı.

Ernest Hemingway, Ingilizce yazında, yirminci yüzyılda yaşamış herhangi bir yazardan çok daha büyük bir değişim yaratmış, bu nedenle 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür. Hemingway kısa, net cümleler yazar, sert ve etkileyici üslubuyla tanınır. Güneş de Doğar ve Silahlara Veda ile Hemingway, yirminci yüzyılın en büyük edebi kişilikleri arasında yerini almıştır. Gazetecilik ve Birinci Dünya Savaşı’nda ambulans sürücülüğü gibi işlerle uğraşmış olan yazar, 1920’lerde Paris’te gönüllü sürgünlerden oluşan yazar çevresinin bir parçası olarak uluslararası ün kazanacağı bir kariyere imza atmıştır.

Ernest Hemingway, yazarlık kariyeri boyunca, yazma üzerine konuşmanın kötü şans getirdiğini, “Yazdıklarınızı birine göstermenin ya da bundan bahsetmenin kelebeklerin kanatlarında taşıdıkları her neyse onu ve bir şahinin tüylerindeki düzeni söküp atacağını” ifade etti.

Bu bölümde yazma konusundaki denemelerimi paylaşma isteğini hatırladım. Yazdıklarınızın bir uzman tarafından onaylanması. İnanın yazma konusunda geliştikçe gereksiz bir çaba olduğunu göreceksiniz.

Kimseyle iletişime geçmek zorunda değil eseriniz. Onaylanmak zorunda hiç değil. Sadece hazır olduğunuzda okuyucuyla iletişime geçmesi yeterli. Doğru yayın anlayışı olan bir yayıneviyle. Tabi meraklı birilerini unutmamalı. Sizden önce bilgisayarınıza izinsiz girip yazdıklarınıza bakmıyorsa.

Günümüzde bu alanda bilgi hırsızlığı çok. Siz farkına varmadan bilgilerinizle proje yaratarak para kazanıyorlar.

Hemingway ‘e dönecek olursak, Ömrünü son zamanlarında tam da yapmayı hiç istemediği o şeyi yaptı. Roman ve öykülerinde, editörlere, arkadaşlarına, sanatçı dostlarına ve eleştirmenlere yazdığı mektuplarda, röportajlarda ve konuya ilişkin makalelerinde sıklıkla yazma konusuna değinmiş ve bu konuda, en az gelmiş geçmiş tüm yazarlar kadar iyi ve derinlemesine yazmıştı. Bu beceriye ilişkin yorum ve gözlem ki bu yorumları çoğunlukla onları çevreleyen metinden rahatça çıkartılabilir yaşadığı süre boyunca birikerek azımsanmayacak miktarda bir eserler bütünü ortaya çıkarmıştır.

Bu kitap Hemingway’in yazarın doğası ve yaşamındaki unsurlar üzerine düşünceleri ile yazarlara yazma sanatı, çalışma alışkanlıkları ve disiplin konularında verdiği özel, faydalı öğütleri içermektedir. Hemingway’in kendine özgü kişiliği; genel bir bilgelik, zeka, mizah ve kavrayış İle yazarın mesleğinin dürüstlüğü konusundaki ısrarında ortaya çıkmaktadır.

Normalde aranması ya da araştırılması gereken bilgileri tek ciltte bir araya getiren bu kitap, yazarlık konusunda kendini geliştirmek isteyenlere iyi geleceğini düşünüyorum.

Okuma listemden yazarlık konusunda bir kitap daha Blog’da yerini buldu.

Hatırlatma notuma gelince, dünyanın en zor şeyi okumak. Eğer böyle olmasaydı dünya nüfusunun bilinç düzeyi istenen duruma çoktan gelmiş olurdu.

Geçmiş medeniyetlere baktığımda insanlığın bilinç düzeyinin getirdiği katkılar keşif ve yaratım süreçlerinin getirdiği okuma kavramının beyin üzerindeki etkileri saymakla bitmiyor. Bilim halen okuyan beyin konusunda araştırma yaparak farklı bilgilere ulaşıyor.

“Okumanın tarihi” üzerine biraz kafa yorun derim. “Ne okuyorsanız osunuz” sözünü hatırlatmakta fayda görüyorum.

İş hayatım boyunca ciro hedefi gerçekleştirerek ürün sattım. Fakat en zor satışı olan şey kitapmış. En doğru, en değerli kitapların satış oranı düşünülünce; değişim konusunda direnen bir canlı türü olduğunu görmenin farkındalığını yaşıyorum.

Gerçek cehalet bilginin yokluğu değil, onu elde etmeyi reddetmektir.

Karl Popper

Hayatınıza yeni ve güçlü bir alışkanlık getirin…

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yazının Felsefesi, Edgar Allan Poe

Gerçek, keskinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaktır)…

Edgar Allan Poe

Merhaba,

Sabah erken güne başlamanın getirdiği zaman yönetimi dışsal tüm sorumlulukları sağladıktan sonra şimdi çalışma zamanı…

Edgar Allan Poe Amerikan edebiyatının en tuhaf ve büyüleyici kişisi olarak kabul edilir. Yoklukla, kayıplarla, hastalıklarla, alkol bağımlılığıyla ve sanrılarla uğraşmasına rağmen, hem dünya edebiyatında hem de Batı kültürü üzerinde derin etki bırakan olağanüstü öyküler ve şiirler yazmış, fantastik ve doğaüstü olayların yer aldığı korku edebiyatının yanı sıra bilim kurgu, polisiye edebiyatın evriminde de basamak taşlarını oluşturmuş, gelişmesinde öncü rol üstlenmiştir.

Fransız yazar ve psikanalist Marie Bonaparte, Poe hakkında şöyle der:

Garip, dengesiz ve saplantılarla dolu yapısının kendini cinayete ya da deliliğe sürüklemesini önlemek için, Poe’nun elinin altında bir başka zehir vardı. Herkesin aynı rahatlıkla kullanamayacağı bir zehir; Güzel ve özenli yazısıyla, arada bir derin üzüntüsünden ayrılmasını sağlayan, ürkünç, kasvetli ama avutucu imgeleri kağıda döktüğü mürekkepten söz ediyorum.

Yazının felsefesi nedir?

Bu felsefeyi anlayanlar ve kavrayanlar için iyi yazmak nedir?

Ünlü Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun 1846’da aylık Graham’s dergisi için kaleme aldığı “ Yazının Felsefesi” İyi Yazarlar Neden İyi Yazarlar? teorisi ile ilgili izahat veren bir denemedir. İyi yazmada, uzunluk, etki bütünlüğü ve mantıksal yöntemin önemli faktörler olduğu sonucuna varan Poe, sanat felsefesinin temelini oluşturan bu üç ana faktöre örnek olarak kendi şiiri Kuzgun’un düzenlemesini sunar.

Poe, tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanmaktadır. Şiirselliğe saygı adına bu kuralı özellikle vurgular. Kısa hikayenin romana üstünlüğünün de bu sebepten olduğunu belirtir.

Biyografi yazarı Joseph Wood Krutch Poe’nun bu denemesini bir edebiyat eleştirisinden çok, müthiş bir ustalıkla yapılmış “rasyonelleştirme sanatı” olarak nitelemiştir.

Kısa yaşamının son yıllarında üne kavuşmaya başlamış, asıl ünü ve edebiyat dünyasında yarattığı etkinin değeri ölümünden sonra anlaşılmıştır.

Okuduğum tüm geliştirici yazarların hayatı aynı mesajı veriyor.

Benim gibi uzman okursanız metaforların anlamlarını çözebilecek seviyeye gelip, empati kurduğunuz satırların koridorlarından geçerek, gerçekliğe dokunabilirsiniz.

Her metnin karmaşıklığı uzman okurun kavrayışını etkiler. Kelime anlamları ve sözdizimsel taleplerden bellekte tutulacak kavramsal önermelere kadar.

Okumak hayatlarımızı, hayatlarımız da okumamızı değiştirir.

Okurla yazar arasına girmeden kitabı buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi, Maryanna Woolf

Bir şeyin nasıl ortaya çıktığını bilmek çoğu zaman nasıl işlediğine dair en iyi ipucudur.

Terrence Deacon

Merhaba,

Güneşli güzel bir havayla güne başlamak herkesi biraz olsun motive etmiştir.

Dışsal sorumluluk bittikten sonra sıra kendime ayırdığım saatlere geldiğinde, “Ne okuyorsanız osunuz” sözünde hangi kitabın sayfalarını aralamıştım.

Mabedimde, kitabın içinden çıkan birçok bilgi beni farklı bir noktaya getirirken, yazınsal kültüre neden ağırlık verdiğimi tekrar hatırlattı.

İlk okuma nasıl gerçekleşti?

Sokrates yazıya neden karşı çıktı?

Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi’nde Wolf, okuyan beynin tarihini, hem yazının icadından bu yana hem de günümüzde bir yaşamı boyunca ele alıyor. Önümüzdeki teknoloji değişikliklerinin okuyan beyni ve entellektüel repertuvarımızı nasıl etkileceğine dair temkinli gözlemler sunuyor.

Beyin okumayı nasıl öğrendi?

Çocuk beyni okumayı nasıl öğrenir ve hayatımız boyunca nasıl değiştiriliriz?

Ya beyin okumayı öğrenemezse?

Beyin okumaya kendini nasıl uyarladı?

Alfabe nasıl oluşur?

Bir alfabe farklı bir beyin inşa eder mi?

Tüm bu soruların cevaplarını düşünürken edindiğim bilgilerle geldiğim nokta.

Neredeyse son kırk bin küsür yıldır bütün insanların temel beyin yapısı aynıdır, dolayısıyla bizimle atalarımız arasında hipokampüs, amigdala, ön loblar ya da hatırlamaya yarayan diğer bölgeler bakımından yapısal farklılıklar olduğunu düşünmek için pek bir neden yoktur. Antik Yunan’daki atalarımızı bizden ayıran, Yunanlıların sözlü kültüre ve hafızaya verdikleri değerdi. Nasıl ki Socrates ve hitabet yeteneklerini gelişmiş ve sözlü kelimeleri bilgili ve güçlü bir şekilde kullanma yeteneğine hemen her şeyden daha fazla değer vermişlerdi. Yunan atalarımızın şaşırtıcı derecede güçlü bellekleri bir sonuçtur. Muhtemelen doğuştan gelen bilişsel süreçlerin (hatırlama gibi) gelişimdeki kültürün kayda değer etkileri olduğunu hatırlatır bize.

Son derece gelişkin olan bu sözlü kültüre Yunan yazılı alfabesi bodoslama daldı. Bazı araştırmacılar Yunan yazılı alfabesinin doğuşunu büyük oranda Yunanlıların Homeros’un sözlü geleneklerini muhafaza etmek istemelerine borçlu olduğumuzu savunur, başka bir deyişle alfabe sözlü dile tabi bir role sahipti. Ne olursa olsun, antik Yunanlar bugün üzerinden 2.700 yıl geçmişken araştırmacıların onların başarılarına saygıyla yaklaştığını duysalardı çok şaşırırlardı, zira bu başarı onların baş tacı ettikleri hafıza ve retorik kapasitelerinden daha az yararlanmalarına ve bizi günümüzde de şekillendirmeye devam eden yeni ve farklı bellek biçimlerinden ve bilişsel kaynaklara başvurmalarına yol açacaktı.

Yunan alfabesinin icadı nasıl oldu?

İlk kurgu, Alman araştırmacı Joseph Tropper’ın alfabenin kökenlerine dair “standart teori” adını verdiği görüştür; Yunan alfabesi Fenikeceden gelir, o da önceki Ugaritçe ya da proto Kenanlı yazı sisteminden gelir ki o da muhtemelen Mısırlı’ların ünsüz temelli küçük bir grup karekterinden türetilmiştir. Ne var ki Alman araştırmacı Karl Thomas Zauzich kanıtlara dair farklı bir iddiada diretir: “Yunan yazı sistemi Fenikelilerin yazı sisteminin kızı değil, kız kardeşidir! Bu iki yazı sisteminin bugün hiçbir tanığın bilmediği ortak bir Sami annesi olmalıdır.” Zauzich, Yunan yazı sisteminin özgün Mısır bitişik el yazısına Fenikeceden daha çok benzediğini savunur. Bu ve diğer kanıtlar hareketle, Yunan alfabesinin Fenikeceden gelmediği, daha ziyade ikisinin de başka bir sistemden türedikleri sonucuna varır; Kendi tabiriyle, bunlar kardeştir.

Mitoloji alengirli bir kaynak malzemedir. Azımsanmayacak sayıda mite göre, alfabe Yunan topraklarına Thebai’nin efsanevi kurucusu Kadmos’tan gelmiştir ki Samicede “Doğu” anlamına gelir. Demek ki bazı Yunanlar alfabelerinin Samice kökenlerinin farkındaydı. Niyetleri ne olursa olsun, Tanrı’ların fani Kadmos’a harfleri nasıl bahşettiğine dair Yunan mitleri iş hunharlığa geldiğinde Grimm kardeşlerin masallarıyla yarışır; en azından bir versiyonu, Kadmos’un büyümesi ve yayılması için yere kanlı dişler (harf metaforu) dikmesiyle bitiyor.

Bu alegorik dişler gibi, Yunan alfabesinin draması da yüzeyin altında saklıdır. Standart teori”ye göre benzer olan ders kitabı izahı şöyledir; Yunanlar MÖ 800 ila 750 yılları arasında alfabelerini tasarlamış ve Girit Thira (Santoron) El Minya ve Rodos’taki Yunan kolonilerine yaymışlardır. Yunanlar buna yapabilmek için, Fenike ve Yunan dillerindeki arabirimlerinden her birini sistemli şekilde analiz etmiştir. Ardından, Fenikelilerin ünsüz temelli sistemini temel olarak kullanarak kendi ünlü sembollerini yaratmış, harfler ile bilinen tüm sesler arasındaki mütekabiliyeti azimle yetkinleştirmişlerdir. Bu sayede Yunan alfabesi Estürkçeden Türkçeye kadar çoğu Hint Avrupa alfabesinin atası haline gelmiştir. Bu ayrıntıların altında biliş bilimciler ve dilbilimciler için birçok gizem saklıdır ki bunların başında da bu bölümün ikinci genel sorusu gelmektedir.

Bir alfabe farklı bir beyin inşa eder mi?

Siz soruyu düşünürken, konuyla ilgili birkaç cümle yazmak isteği doğdu. “Yunan atalarımızın şaşırtıcı derecede güçlü bellekleri bir sonuçtur. Muhtemelen doğuştan gelen bilişsel süreçlerin (hatırlama gibi) gelişimdeki kültürün kayda değer etkileri olduğunu hatırlatır bize.”

Günümüz insanının ortalamasına bakılacak olursa; atalarımızın o çağdaki belleğine sahip olunmadığı ortada. Hangi bilgiyi verirseniz verin hatırlayan pek yok gibi.

Anlamak istediğim günümüz insanı sözel kültürü ne olarak görüyor.

Taslak olarak yazıyı buraya bırakıyorum. Okudukça bilmediğim hangi bilgiler çıkacak ortaya.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Hayvan Çiftliği, George Orwell

…bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklandığı gün gibi açık değil mi?

George Orwell

Merhaba,

Kendini Seven, olarak kendimi şefkatle beslediğim doğru. Yaşam Çarkım, hızla dönerken eşit paydada yer alan, her alan kendine düşeni yapmışken, egzersiz saatinden önce en önemli kas beynin gelişimi için kitap paylaşım zamanı.

George Orwell severler burada mı?

George Orwell, Birmanya’da İmparatorluk Polisi Okulun’da görev yaptı. Buradaki haksızlıklara ve işkencelere dayanamayan yazar tekrar Avtupa’ya döndü, çeşitli meslekleri denedi.

Çok sevdiği yazar, Jack London’ın izinden gitmeye ve yazar olmaya karar verdi. İspanya iç savaşı sırasında gırtlağından vuruldu. 1950’de Londra’da verem tedavisi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

George Orwell’ın İletişim kuran tüm kitaplarından, özellikle Neden Yazıyorum?’da bir araya getirilen denemelerinde, hemen her yazarın hayatının bir noktasında kendisine sorduğu soruların cevaplarını buldum.

Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. 

Hayvan Çiftliği bu mücadeleyi verdiği kitaplardan biri olmalı.

Hayvan Çiftliği George Orweel’ın güç, iktidar sorgusuyla; eşitlikçi bir dünyanın kurulabileceğine dair öngörülerini de içeren ütopik romanıdır.

Bir Peri Masalı alt başlığını verdiği romanında hayvanların dünyasından yola çıkarak zamanın ruhunu yansıtan gerçeklerden söz eder. Özellikle de “soğuk savaş” döneminin savruntusundaki yaşam ve zihin karmaşasını, altüst oluşları; içte ve dışta yaşanan olma/ oldurma durumlarını hayvanların dünyasından insanileştirerek anlatmasındaki ironi ise eleştirel olduğu kadar itirazlarını da içerir Orwell’ın.

Orwell, ‘Gerçek kavga hayvanlarla insanlar arasındaydı’demiş. İlk düşünce olarak bu doğru olabilir ama biz öyküyü okuyunca kavganın “bütün” insanlarla “bütün” hayvanlar arasında olmadığını görüyoruz. Evet, bir kavga var ama bu insanlarla bütün hayvanlar arasında bir kavga değildir. Bazı hayvanlarla bazı insanlar arasındadır.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Denemeler, Montaigne

“Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.”
Montaigne

Merhaba

Deneme”ler denilince özellikle bulunduğu çağlarda Avrupa insanına “özgür düşünün” tavsiyeleri veren Montaigne Sokrates’ten sonra insan üzerine eğilen en önemli düşünür olarak belirtilmektedir.

Montaigne bu düşüncelerinin önemli bir kısmını da 107 denemeden oluşmuş olan “Denemeler” adlı eserinde paylaşmıştır.

Her dönem bizlerle iletişim kuran kitap başta insan sevgisi olmak üzere, iyimserlik, dayanışma, özgürlük ve okuma alışkanlığı üzerine çok özgün yazılardan oluşuyor.

Bu kitap, gerçekleri anlatan ve samimi bir kitaptır. Burada ne kendimi ne de çevremdekileri düşündüm. Sana hizmet etmeyi ya da kendimi meşhur etmeyi düşünmedim. Bu kitabı, çevremdekilere bir yol çizmek için kaleme aldım. Düşündüm ki, beni kaybettiklerinde hakkımda daha fazla şey bilsinler. Eğer kendimi herkese beğendirmek gibi bir niyetim olmuş olsaydı, özenir en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Bu kitabı kaleme alırken yalın, anlaşılması kolay ve gündelik halimle olabildiğince sade görünmek istedim. Çünkü ben burada kendimi anlatıyorum. Burada hatalarım, nasıl bir kişiliğe sahip olduğum, görgü kurallarının izin verdiği ölçüde açıkça görülecektir. Eğer ilk doğa yasalarının biri olmuş olsaydım, emin olun ki kendimi mükemmel biri gibi gösterebilirdim.

Kısaca ben, kitabımın ta kendisiyim. Zaten boş zamanlarını böylesine basit ve anlamsız bir konuya ayırman pek akıllıca bir davranış olmaz.

Hoşça kalın…

Tüm hücrelerime kadar anlaşıldığımı hissettiren kitabı okurla yazar arasına girmeden buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Savaş Pilotu, Antoine De Saint-Exupery

“Sağ kalırsam eğer, düşünmek için geceyi bekleyeceğim. Sevgili gece…”

Antoine De Saint-Exupery

Merhaba,

Her daim kaybedenin insan olduğunu keşfetmenin öyküsü Savaş Pilotu.

Savaşın anlamsızlığının, ölümle burun buruna yaşamanın, umutsuzluğun ve buna rağmen vazgeçmeyeşin işlendiği ve bir anlamda Exupery’nin dış dünyadan çok iç dünyasını yansıttığı otobiyografi tadında unutulmaz bir eser.

1900 yılında Fransa’nın Lyon kentinde doğmuştur. Bir pilot olan yazar tek çocuk kitabı Küçük Prens’le çocuk edebiyatının en önemli eserlerinden birine imza atmıştır. 1944’te aramızdan ayrılmıştır.

Saçmalık hissi, çevremizdeki her şey çatırdıyor. Her şey yıkılıyor. Tüm bu yıkıntıların arasında ölüm bile saçma geliyor. Ölüm bile ciddiyetini kaybediyor…

Antoine De Saint-Exupery

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

İnsanların Dünyası, Antoine De Saint Exupery

Fırtınalar, sis, kar canını sıkabilir . O zaman, senden önce aynı şeyleri yaşayanları düşün. Kendine de şunları hatırlat; “Başkalarının başardığını ben de her zaman için başarabilirim.” Antoine De Saint Exupery

Merhaba,

Küçük Prens denilince akla gelen Antoine De Saint Exupery’in bir başka eseri İnsanların Dünyası.

Farklı şehirlerde, farklı zorluklarla mücadele etmek zorunda kalan ama hiç yılmayan, vazgeçmeden devam eden posta uçağı pilotları. Bu yolculukta kendilerini bulmaları, aile ve dostluk ilişkilerini daha iyi kavramaları üzerine yazılmış, şiirsel bir dil ve başarılı bir kurgunun adı İnsanların Dünyası.

Saint-Exupéry’nin, geride kalmış mutlu çocukluluğuna teşekkür ederek; pilotluk mesleğinin zorluklarını gözler önüne seriyor.

Uçuşlar sırasında kaybettiği meslektaşlarına saygı duruşunda bulunmak, kuşbakışı gördüğü dünyayı herkese gösterebilmek, teknisyeniyle geçirdiği korkunç kazayı anlatmak ve çölün gizemlerini ortaya çıkarmak için yazdığı, insana ve insanın yaşadığı dünyaya dair en felsefi romanı olabilir mi?

Satırlar arasında Küçük Prensin tilkisini bulup, hikayede kendinizi yeniden keşfedeceksiniz.

Yazarın hayatının derinliklerini bilenler yarattığı eserlerin, yaşadıklarının kurgusu olduğunu biliyordur.

Deneyimlerimiz bize göstermiştir ki sevmek biribirini seyretmekle değil, bir arada aynı yöne bakmaktır…

Son söz yine Saint-Exupéry’den sevgiye dair olsun istedim.

Fırtınalı Çeşme gününde, yürüyüşten sonra alış veriş esnasında karşılaştığım değerli kitap, benimle iletişim kurdu. Kitabın mesajını buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yazı İnsanlığın Belleği, Georges Jean

Yazının ne olduğunu bilmezsen güçlüklerini hafife alırsın, ama ayrıntılı bir açıklama istiyorsan sana şunu söyleyeyim ki bu çok zahmetli bir iştir. Gözü bozar, sırtı kamburlaştırır, mideyi ve kaburgaları ezer, böbrekleri kerpetenle sıkar ve bütün vücuda acı verir […] En sonunda yazıcı, limana geri dönen denizci gibi son satıra gelmenin neşesini yaşar.”

Georges Jean

Merhaba,

“Yazı İnsanlığın Belleğikitabını, KitapSever‘lerle buluşturduğu için, Yapı Kredi Yayınlarına teşekkür ederim…

Uzun zaman önce okuma listesine alarak, sahaf kitabevi , tek tek araştırıp, bulamayınca bir ümit yapı kredi yayınları sayfasına “kitap basılınca bilgi almak istiyorum” notunu düşmüştüm.

Geçen gün mailime gelen mesaj mutlu etti…

Yazı İnsanlığın Belleği, Georges Jean‘in eseri yeniden basılmıştı. Hemen internetten sipariş ederek, kütüphaneye katılacak yeni bir dost için beklemeye başladım.

Yazınsal kültürle uğraşanlar, tekil mücadele edilen bu yolda, diğer parçalardan ayrılarak, içsel yolculuğun derinliğinin anlamını iyi bilir. Kimlerle, yazının usta kalemleriyle. Ben de bu değerli dostlarla iletişim kurarak, öğrenmeyi gerçekleştiriyorum. Ve onlardan öğreneceğim nice bilgi daha var.

Bu yaşamı deneyimliyorsam, vazifede içinde saklı olmalı.

“Bilgiye uyanış” gerçekleştiyse, yüzümde kocaman gülümsemeyle sembolleri, yazının tarihini okumaya devam.

Günümüzden yirmi bin yıl önce, Lascaux’da, insanlığın ilk resimleri çizilmiştir. İnsanlık tarihinin en akıl almaz öykülerinden birinin, yazının öyküsünün başlaması için daha on yedi binyıl beklemek gerekecektir. Doğal olarak, yazılı ilk göstergeleri bulanların kendi efsanelerinin izlerini bırakmayı istedikleri düşünülür. Oysa yazının romanının başlangıç bölümleri hiç de bu kadar romansı değildir!

“insanlar bir milyon yıldan beri doğup ölmekte, ama yalnızca altı bin yıldır yazmaktadırlar.” Etiemble

5000 yıl önce ilk kez Sümer uygarlığı tarafından basit muhasebe hesaplarını kaydetmek üzere kullanılan resimyazılarından Mısır hiyerogliflerine, Ortaçağ kaligrafilerinden İslam hat sanatına ve Çin’deki düşünce yazılarına kadar el yazısının ve elyazmalarının gelişimi ve farklı biçimleri ele alınıyor önce. 

Ardından ilk matbaa kuruluyor, yazının tarihi basımcılığın ve tipografinin tarihiyle bu noktada kesişiyor. Kitabın ve basımcılığın serüveni de başlamış oluyor böylelikle. Genelleşen ve yaygınlık kazanan yazı, artık dinsel imgelerden müziğe, dil oyunlarından edebiyata ve bilimsel formüllere kadar çok farklı alanların ortak ifade aracına dönüşüyor. Ve Georges Jean’ın belgeler ve tanıklıklarla gösterdiği gibi, modern dünyada yazı, harf, kendiliğinden bir varlık oluyor, dünyanın vazgeçilmez bir parçasına dönüşüyor.

Georges Jean, dilbilim, semiyoloji ve çocuk edebiyatı alanlarında uzmanlaşmış bir Fransız şair ve denemeciydi.

Yayımladığı kırka yakın yapıtı arasında sekiz şiir derlemesi, şiir sanatı ve pedagoji üzerine denemeleri ve sekiz şiir antolojisi bulunmaktadır.

Sözlü ve Yazılı Kültür, Walter J.Ong, “Görüldüğü kadarıyla, kişinin toplumsal yapılarda pek bilinçsizce kayboluvermediği yüksek derecede içselleşmiş bilinç aşamaları, yazı icat edilmemiş olsa, insan bilincinin pek kolay erişemeyeceği aşamalardır. Tüm insanların doğuştan girdiği sözlü kültürle, herkesin sonradan edindiği yazı teknolojisinin karşılıklı alışverişi ruhunuzu derinden etkilemektedir. İnsan varlığı ve soyu açısından, bilinci belirgin bir dilde ilk olarak aydınlatan, özneyi yüklemden ayırıp sonra da ikisini birbirine iliştiren ve bir toplumda insanları birbiriyle bağlayan sözlü kelimelerdir. Yazı, bölünmeyi ve yabancılaşmayı getirmekle birlikte, daha üstün bir birlik de sağlar. Benlik duygusunu pekiştirir ve insanlar arasında daha bilinçli bir etkileşim kurar. Yazı, bilinç düzeyini yükseltir. “

Yazıyla ilgili bu değerli bilgiyi hatırlatmak isterim.

Okurla yazar arasına girmeden Yazı İnsanlığın Belleği, Georges Jean kitabını buraya bırakıyorum.

Okumayanlara tavsiye okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz..

Sevgiyle,

Yasemin Emre