Bilim Ahlakı, Albert Bayet

gerçek bilim çıkar gözetmez; bir sorunla karşılaşınca, bunu çözümlemekle işe yarar bir sonuç alınır mı, alınmaz mı diye uğraşmaz: Onun temel anlayışı, bilinmeyen bir şeyin yerine bilineni, bir sırrın yerine bir kavrayışı koyabilmektir.

Bilim Ahlakı, Albert Bayet

Merhaba,

Albert Bayet, Fransız sosyolog, gazeteci, araştırmacı düşünür ve yazar. Manevi olayları akılcı biçimde birleştirmek amacıyla yazdı; Özgür düşünceden yana tavır aldı.

Bilim ahlakının insan gelişimine etkisini sorguladı. İlk çağlardan günümüze kadar düşüncenin gelişiminin analizini yaptı.

Bilim ahlaka aykırı mıdır?

Bu konuda konulan ilk karşı-düşünce şudur: Bilim ahlâka aykırıdır. Ne yazık ki, bunu ileri sürenler şimdilik oldukça güçlü görünüyorlar. Bilimi savunanlar, “bilim acılarla, hastalık ve ölümle savaşır, malların üretimini’ ve dağıtımını kolaylaştırır, düşüncenin yayılmasına yardım eder”, deyip duruyorlar: Biz bu beylik sözlerle oyalanıp dururken, beri yandan olaylar konuşmaya devam ediyor. Bilim karşıtlarının diliyse oldukça keskin.

1914 ile 1918 yılları arasında cereyan eden büyük savaşta onbeş milyon insan savaşta can verdi. Bu ölüm ticaretinde ulusları kim silâhlandırdı? Bilim. Bilimin sağladığı olanaklar nedeniyle, trenler, otomobiller, göz açıp kapayıncaya kadar, yığın yığın insanı ölüm meydanlarına atıyordu; hep daha iyi makinelerle donatılmış fabrikaların, topların tüfeklerin sayısı onun yardımıyla artıyordu. Onun yardımıyla ölüm saçan, yaylım ateşleri düzenleniyor, uçaklar orduların, şehirlerin üstünde uçup durabiliyordu; İnsan ölüleri, savaş yaraları, kesip biçmeler karşısında duyularını yitiren, duygusuz kalan Bilim, dünyanın gözüne yaman bir insan öldürme aracı gibi görünüyordu.

Bu sadece bir günlük yanılma, bir saatlik sapıtma mıydı? Ne yazık ki değildi. Daha ateşkes anlaşması yeni imzalanmış, mezarların üstü henüz kapatılmıştı ki, laboratuarlar harıl harıl çalışmaya başladılar. Niye mi? Savaşı ortadan kaldırmak için mi? Hayır! Onu daha da öldürücü yapmak için. Falan bilgin, en geniş bir alan içinde en çok insan öldürebilecek gazı arıyor; filan bilgin düşmanı ezecek en acımasız panzerler ve tanklar üzerinde çalışıyor, bir başkası uzak amaçları yok etmek için denizlere aşacak füzeler, bir başkası da büyük oranda patlayıcı maddeler taşıyan uçaklar tasarlıyordu. Sonuç ne oldu? 1939 savaşı, bir önceki savaşı aratacak derecede, korkunçluğuyla onu gölgede bıraktı.”Savaşları yönetenler” üstüne ilkçağ söz ustalarının cümlelerine elveda!

Durup dinlenmek bilmeyen bilim, her gün yeni yeni yakıp yıkma araçları bulduğundan, Ölüm Süvarisi için söylenen: “Adı Ölümdür” cümlesi onun için söylenebilir gibiydi.

Buna karşı, savaş, her şeye rağmen olağan dışıdır ve barış işlerinde Bilim ter temiz kalmaktır diyemezsiniz. Olaylar hemen her gün yeniden baş gösteriyor. Mühendislerin çabalarıyla her gün daha da gelişen makineler, bize anlatıldığı gibi, refah ve güven içinde bir yaşam sağlayabilirler mi? Acı bir alay saklı bu soruda. Fabrikaların harıl harıl çalışması yirmi defa, yüz defa yoksulluğa neden oldu, işsizlik arttı. Bazı işçilere bakınca, insanın kendine şunu sorması gerekir: Makine mi, insanın yoksa insan mı makinenin kölesi oluyor? Eski çağlarda, madenlerde ya da değirmenlerde köle olarak çalıştıranlar, küçük bir azınlıktı. Bugünse, bütün bir ulusu, her geçen dakika, yeni tanrıya kurban ediyorlar ve amansız bir mantığın meyvesi olan rasyonalizasyon, günün işçisini acınacak kadar zavallı bir makine adam durumuna sokuyor:

Yoksullar sırtından zengin üretir,

Çocukları araç yapar kullanır.

Kötülüğün çabasıdır, pençesine alır henüz çocuktur oysa Nereye? Ne ister? bu ilerleme

Kırar bellerini çiçeği burnunda gençlerin,

Ve makinaya ruh verirken alır insanın ruhunu,

Lanet olsun anaları ağlatanlara,

İnsanı hiç eden sapık gibisin,

Yüz karasısın, küfürsün, lanet sana! Ey Tanrım! Bu çabaya lanet olsun,

Gerçek çaba adına, lanet sana!

Sağlam, cömert çaba adına,

Halkı özgür, insanı mutlu eden çaba adına!

Bugünün basın organları, sineması, radyosu insanın aklını geliştirip özgürleştiren birer maya olabilirler ve olmalıydılar. Bir zamaniar, Anatole France bir basımevini gezerken “Hakkı ve gerçeği bütün dünyaya yayacak olan kutsal harfleri” selâmlamıştı. Ancak bu kurşun harfler, dünyaya yalan, aptallık, kin, hattâ ihanet taşıdılar “Kokuşmuş basın” linotip ve rotatif makinelerinden yararlanarak, topraklarımız üstünde Hitler’in başarısını sağlamaya çalıştılar.

Hiç şüphe yok, insan bu olayları görmezden gelebilir. Ama, son savaştan az önce, sert sözler yükseliyor, kafamıza vururcasına bizi gerçeğe çağırıyor.

İnsanı kölelikten kurtarmasını beklediğimiz makine, “Korkunç bir tanrı”.

Derinliği olan, insanın yüce yanı hiç hesaba katılmaz mı?

Bilim Ahlakı, Alber Bayet kitabının farkındalık sözlerini taslak olarak buraya bırakıyorum.

Okumanın boyutu ve tekniği var. Okumak bir öğretmen yazmakta öğrencisidir. İyi bir öğretmen, öğrencisini doğru okumalarla iyi bir yazar, şair haline getirir.

Huzurunuzda kendiliğinden gelen, iletişim kuran kütüphanedeki tüm değerli kitaplara teşekkür ederim.

Bilim Ahlakı, Alber Bayet okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Gökyüzü Ve Yaşama İlişkin Yazılar, Hubert Reeves

Dünya, mavi gezegen, coşkulu astronomların, uzayın ta derinliklerinden gelen yıldızların derinliklerinden gelen yıldızların ışığını yakalandıkları yer…

Merhaba,

Dünya, mavi gezegen, bir diktatör, ailesiyle birlikte Noel’i kutlarken, ölülerin yakıldığı fırınlarda binlerce bedenin küle döndüğü yer.

Dünya, mavi gezegen, onaltı ailenin, yokluk içinde yaşayan kırk sekiz ülkeden daha fazla zenginliğe sahip olduğu yer.

Dünya, mavi gezegen, bir yetimin, bakıcılarının kötü muamelelerinden kaçmak için üçüncü kattan atladığı yer.

Dünya, mavi gezegen, Samanyolu’nun çevresinde yirmi beşinci devrini tamamlayan bir Güneş’in çevresinde, dört milyar beş yüz elli altı milyonuncu turunu gerçekleştiren yer.

2003 sonbaharından bu yana France Culture’de her cumartesi yayınlanan yazıların bir bölümü gözden geçirilmiş, hatta güncellenmiş olarak bu kitapta biraraya getirilmiştir.

Bu yazıların her biri, kendi tarzında ve kendine özgü bir bakışla, insanlığın doğayı maruz bıraktığı saldırıları ele almakta ve doğanın buna gösterdiği tepkiyle insanlığın kendi geleceğini nasıl tehdit altına soktuğunu göstermektedir. Anafikir, yeryüzünde yaşam ile kozmos arasında kurulabilecek hem fiziksel hem de simgesel dayanışma bağlarını göstermektedir.

Bilim adamlarının yüzyıllardır süren çalışması sayesinde, dünyamız hakkında topladığımız bilgilerle aydınlanıyor yeryüzündeki yaşamın geleceği. Galaksiler ve atomlar yazgımızı daha iyi anlamamızı ve belki de daha iyi yönetmemizi sağlıyor.

Hurbert Reeves

Gökyüzü Ve Yaşama İlişkin Yazılar, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Yeryüzünün Acısı, Hubert Reeves

Sağlıklı bir gezegen hasta bir gezegenle karşılaşır:
“Ne oldu,neyin var ?
– Sorma, insanlığa yakalandım !
– Hiç merak etme, ben de kapmıştım o enfeksiyonu. Bir düşün hayatım, kendi kendini yok eden bir hastalık bu.
Zamanla geçer !..

Yeryüzünün Acısı

Merhaba,

İnsanların, yeryüzündeki hayatı sona erdirecek kadar büyük bozulmalar yaratabileceklerine gerçekten inanıyor musunuz?

İnsanlığın kaderini, yeryüzündeki hayatın geleceğinden ayrı düşünmek çok önemli; Yeryüzündeki hayatın olağanüstü bir dirence sahip olduğunu biliyoruz artık. Hayat, dört milyar yıldır olduğu gibi, yine yeni koşullara uyum sağlamayı ve hayat verici bir çeşitlilik göstererek yayılmayı sürdürecektir. Ama biz, insanlar, çok ama çok daha hassasız. Hayatta kalmamız, yeryüzünde hakim olacak yeni koşullara bağlı olacaktır.

Yani gezegenimizi, torunlarımızın yaşamasına izin vermeyecek hale getirebiliriz, öyle mi?

Tüm dünyayı kapsayan, çok geniş çaplı bir iklim deneyinin içindeyiz. Etkilerini şimdiden göstermeye başladığının farkındayız ve gelecekte neler olacağını tedirginlik içinde izliyoruz. Bu deneyin nasıl sonlanacağını kimse bilemez ve sonucunda biyosferin nasıl bir görünüm alacağı da belli değil.

Ama deney yapan bir bilim insanından farklı olarak, işler kötü gitmeye başladığı zaman, deneyin akışını kolayca durdurma şansımız yok. Hatta laboratuvarı kapatıp evimize dönmemiz de mümkün değil. Deney kabının içindeyiz. Ve yalnız değiliz, çocuklarımız ve torunlarımız da bizimle beraber.

İnsanlığın kıyameti

İçinde bulunduğumuz durumu, altmış beş milyon yıl önce yaşanan biyolojik bir krizle karşılaştırarak bazı eğitici sonuçlara ulaşabiliriz.

Yaşadığımız bu kriz neden doğdu?

Saygın bilim adamı Hubert Reeves, Frédéric Lenoir’ın sorularına verdiği cevaplarla, en son bilimsel verilere dayanarak, insanlığın ve gezegenimizin karşı karşıya olduğu tehlikeleri teker teker ele alıyor. Hemen ciddi önlemler alınmazsa insanlığın geleceğinin hiç de parlak olmadığını somut biçimde ortaya koyuyor.

Hubert Reeves yaşamın sürebilmesi için hepimizi harekete geçmeye çağırıyor.

http://www.Hepsiburada.Com aracılığıyla sipariş ettiğim kitapların, bu anlamlı günde zamanında ulaşması sevindirici. Tüm kargo çalışanlarına tek tek teşekkür edeyim.

Yeryüzünün Acısı, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Tehlikenin Doğduğu Yerde Kurtarıcı Da Doğar, Hubert Reeves

Dünya, sonuçta tuhaf bir yerdir.

Aragon

Merhaba,

İçinde yaşadığımız ve yazgımızın belirlendiği bu dünya karşısında ne diyeceğini bilemeyen, şaşkınlığa düşen, hatta kaygı duyan herkese kendimi yakın hissediyorum.

Kafamızın içinde sürekli sorular uyandıran, bizi altüst eden bilgilerle her gün karşı karşıya kalıyoruz ve çoğu kez nasıl tepki vereceğimizi ya da daha doğrusu onları bir “dünya görüşü” yle nasıl bağdaştıracağımızı bilemiyoruz; oysa bu, yaşamımızı sürdürebilmek için o kadar gerekli ki.

Dünyamızın güzelliği ve zenginliği insan eliyle, yani bizim tarafımızdan tehlikeye atılmaktadır. İnsanoğlu çevre için, biyolojik çeşitlilik için ve en sonunda kendisi için dünyadaki en büyük tehdit durumuna gelmiştir. Evrenin “Güzel Öyküsü” ile insanlığın “O Kadar Güzel Olmayan Öyküsü” nasıl uzlaştırılabilir?

Canlı varlıkların katliamı devam ediyor ve hızlanıyor. Doğanın yağmalanması ve ortaya çıkan zararlar o kadar büyüktür ki keskin görüşlü bazı gözlemciler umutsuzluğa kapılıyor. Lamatck’ın 1830’da söylediklerine kulak verelim.

İnsan, kendi çıkarları için gözlerini kör eden bencilliğiyle, eline geçirdiği her şeyden yararlanma eğilimiyle, tek sözcükle, kendi geleceğine ve benzerlerine karşı umursamazlıkla, kendini koruyan araçları, hatta kendi türünü yok etmek için çabalıyormuş izlenimi veriyor. Toprağı koruyan büyük bitkileri, o andaki açlığını doyurmak için her yerde yok ederek, üzerinde oturduğu toprağı hızla verimsiz hale getiriyor, kaynakları kurutuyor, o topraktan beslenen hayvanları oradan uzaklaştırıyor, dünyanın eskiden verimli ve her türlü canlıyla dolu olan büyük bölümü şimdilerde çıplak, verimsiz, üzerinde barınılamaz çöllere dönüşmüş durumda. Kendi tutkularının peşinden koşmak için, deneyimin ortaya koyduğu derslere kulak tıkayıp benzerleriyle sürekli savaş halinde; onları her yanda, her türlü bahaneyle yok ediyor: Öyle ki vaktiyle çok kalabalık olan toplulukların giderek yoksullaştığı görülüyor. İnsanlar, dünyayı yaşanamaz hale getirdikten sonra kendini yok etmeyi amaçlıyor sanki.

“Tehlikenin doğduğu yerde kurtarıcı da doğar.” Alman şairi Hölderlin’in bu güzel dizesi, bugün içine düştüğümüz durumun çifte görünümünü bütünüyle kapsıyor.

Tehlikenin Doğduğu Yerde Kurtarıcı Da Doğar,okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Dünyanın En Güzel Tarihi, Hubert Reeves

Doğa ile savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz...

Hubert Reeves

Merhaba,

Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz?…

İşte sorulmaya değer gerçek sorular… Herkes kendince yanıt aradı bunlara: Kimi bir yıldızın göz kırpışlarında, kimi okyanusun gelgitlerinde, kimi bir kadının bakışlarında ya da yeni doğmuş bir bebeğin gülücüklerinde… Niçin yaşıyoruz? Neden bir dünya var? Neden buradayız? 

VE DÜNYA

Uzayın ıssızlığında içinde, ilk moleküller durmak dinlenmek bilmeyen bir dans halkasına girip, orta halli bir gökadanın kenar mahallerinde öteki gökcisimlerine benzemeyen garip bir gezegen oluştururlar.

Büyük Patlama’dan 1 milyar yıl sonra madde püresi artık yapılaşmış ve bakınca tanıyabileceğimiz bir görünüme kavuştu…

Bu yeni durum istikrarlı görünüyor; Evren pekala bu aşamada kalabilirdi. Ama öyle olmuyor; bir kez daha evrim harekete geçiyor. Neden? 

Gezegenler nasıl oluşuyor? 

Bizim gezegenimizi ötekilerden ayıran ne?

Peki, Dünyanın suyu nereden geliyor?

İlk insanın Afrika’dan çıktığına kesinlikle emin miyiz?

İnsanoğlu ve galaksilerden mi türedik?

İnsan Dünya’yı nasıl ele geçirdi ve daha ne kadar Dünya’da yaşamayı sürdürebilir?

Dünya’nın ömrü ne zaman sona erecek?

Neden diğer gezegenler aynı tarihsel gelişimi tamamlamamış? 

Öyleyse aradaki fark nereden ileri geliyor?

15 milyar yıl önce yaşanan Büyük Patlama ile ortaya çıkan Dünya’nın ve insanın tarihi. Dünyamıza daha birkaç milyar yıl ömür biçiliyor ama biz mirasçılar onun yaşamından sorumluyuz. Dünya’nın en güzel tarihinin sürmesi için…

Hubert Reeves, konusunda olağanüstü kitaplar yazmış bir astrofizikçi. Kozmoloji öğretiyor.

Hubert Reeves, bu alanda olup bitenleri açık seçik görmemize yardımcı olacak. Konumuz hakkında harika kitaplar yazmış olan bu astrofizikçi, sıradışı bir nezaket ve cana yakınlık içinde, kişiliğinde bilim adamının netlik ve dakikliğini bilgi yayıcının yalınlığıyla birleştiriyor. Bunun nedeni yaşamını dolduran bilgisayarlardan uzakta, Burgonya göklerini küçük bir teleskopla amatör olarak seyretmeye hala fırsat bulabilmesi olamaz mı acaba? Uzayda uzaklara, yani en uzak geçmişlere baka baka zamanın gerçek ölçüsünü öğrenmiş olamaz mı?

Hubert Reeves eski anlamıyla bir honnete homme’dur.

Dünya Günü, için birçok kitabı gün içinde kargoyla geldikçe sizinle olacak.

Dünyanın En Güzel Tarihi, Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

honnete homme ; dürüst adam, dürüst konuşan

Yeryüzünün Acısı, Hubert Reeves

İnsanoğlu üzerinde yaşadığı yaşlı gezegenle uyumlu ve sevgi dolu bir ilişki içerisinde değil ne yazık ki. Yeryüzünün sayısız nimetinden yararlanıp diğer bütün canlılarla bir arada sorunsuzca yaşamak varken, doludizgin dramatik bir sona ilerliyoruz.

Yeryüzünün Acısı, Hubert Reeves

Bu korkunç katliamların ve günümüzde yaşanan olayların ardında ne var?

Merhaba,

Tarihte sekiz soykırım varsa, yedisine Türkler maruz kalmıştır. Soykırımın coğrafyası Balkanlardan Anadolu’ya, Kıbrıs’tan Ortadoğu’ya, Kafkaslardan tüm Türkistan’a ve Uyguristan’a kadar genişlemekte ve yüz milyonun üzerinde bir Türk nüfusun kaybına karşılık gelmektedir. Son iki yüz yılda nüfusu ve nüfuzu hızla eriyen tek millet Türklerdir.

Günümüz insanının genel anlamda değil kitap, makale bile okumaya sabrı veya zamanı olmadığı, televizyon ve yazılı basının yalan propagandalarına kandığını gözlemliyoruz.

Unutmayı ihanet ve felaket olarak kabul eden bir sosyal bilimin adı ve karşılığı olan tarih, özellikle de son iki yüz yıllık dünya tarihi Türklere karşı yapılan soykırım, katliam, işkence ve sürgünler ile doludur. Biz Türkler ağıt yakmayı tercih etmediğimiz ya da başka milletler gibi bizim yerimize ağıt yakacak dostlar edinemediğimiz için, bize karşı yapılan soykırımları, sürgünleri, katliamları tarih hafızamıza kazımamış, yeterince dile getirmemiş ve çabuk unutmuşuz. Türkler tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerden beri hep soykırımlara, kıyımlara ve katliamlara uğramıştır. Soykırım, katliam, işkence ve sürgünlerin katlanarak çoğalan acıları, Türklerin iliklerine, kemiklerine, hücrelerine kadar işlemiştir.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/325014

Araştırdığım konuyla ilgili yayınlanan makale soykırımla ilgili, tüm bunları ve daha fazlasını anlatıyordu.

Artık, televizyon kanalları dizileri ve yapımcılar, içinde bulunduğumuz yüzyılın “insanlık dramını” anlatmak için, tarihte yaşanan olaylardan destek alarak, önemli mesajlar içeren yapımlara yer veriyor.

Bir Zamanlar Kıbrıs, oyuncu kadrosu ve iletmek istediği mesajla oldukça değerli.

Kanlı Noel, 20 Aralık 1963’ü 21 Aralık’a bağlayan gece Kıbrısadasında Kıbrıs Rumları ve Kıbrıs Türkleri arasında başlayan çatışmalardır.

Teşkilat Dizisi, Solingen Faciası veya Solingen Katliamı, 29 Mayıs 1993 tarihinde Almanya‘nın Solingen şehrinde, Türk kökenli Genç ailesinin evinin neonaziler tarafından kundaklanması sonucu aileden beş kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olayları aktarıyor.

Sizce, Bu korkunç katliamların ve günümüzde yaşanan olayların ardında ne var?

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Ortopedi /Prof.Dr.Tuncay Centel

Merhaba,

Yaşamdaki en önemli payda sağlık.

Sağlığımız hakkında, en gerekli zamanlarda, ulaşabileceğimiz, görüş ve yoruma ihtiyaç duyacağımız doktor adresleri oluyor.

28.12.2002 yılında sağ kalçada Asetabular Displazi tanısı konuldu. 7.1.2003 yılında Ganz periasetabular osteotomi ameliyatı uygulandı.

Ganz tarafından 1988 yılında tanımlanan periasetabular osteotomi sayesinde önceden uygulanan reoryantasyon prosedürlerindeki osteotomi hatları daha da geliştirilmiştir. Böylece femur başının yük taşıyan yüzeyinde artış, eklemin maruz kaldığı basın- cın azaltılması ve kıkırdak yüzeyindeki yük dağılımı- nın geliştirilmesi sağlanmıştır.

Doktorum, Prof.Dr.Tuncay Centel‘in branşı ile ilgili detayları sizlerle paylaşmak istiyorum.

http://www.tuncaycenltel.com adresinden bilginin tamamına ve daha fazlasına ulaşabilirsiniz.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Fikirler Dünyayı Nasıl Yeniden Yaratıyor? Yaratıcı Tür/ David Eagleman


Merhaba,

Yaratıcı zihniniz başka beyinlerden destek alarak mı, yaratıyor?

Nöral ağlarımız, doğal dünyadan aldıkları bilgileri bir arada dokumakta uzmandır. Sanatçı Joris Laarman, insan iskeletinin gelişimini simüle eden yazılımı ” kemik mobilyaları” üretmek İçin kullanmış. Bir iskeletteki kemik kütlesinin optimal dağılım göstermesi gibi, Laarman’ın mobilyaları da daha fazla ağırlık taşımak zorunda oldukları noktalarda daha fazla malzeme içeriyorlar.

Yoksa nöronlarda şimşek çaktığında yaratıyor mu?

1994’de telefon kulübesinde annesiyle konulurken üzerine yıldırım düşen ortopedik cerrah Antony Cicoria olaydan birkaç hafta sonra birdenbire beste yapmaya başlamış, izleyen yıllarda bestelediği “Yıldırım Sonat“ından söz ederken, müziğin kendisine “öte taraftan” armağan edildiğini söylemiş.

Bu gökgürültülü, yıldırımlı fırtınaların mecazen ortasında durup yaratıcı fikirler, mevcut anı ve izlenimlerin evrilmesiyle ortaya çıkar. Yeni fikirler yıldırım çarpmasıyla ateşlenmez, beynin derin karanlıklarında çakıp duran milyarlarca mikroskobik kıvılcımın birbirine örtülmesiyle yaşam bulurlar.

Beyninizi ve işleyişini ne kadar tanıyorsunuz?

Haklısınız, insan kendi zihnini bilmiyorken, başka zihnin işleyişini nasıl bilecek.

Ben de önceliği kendi beynime vererek yıllardır kitaplar arasında yürüyorum.

Evet, bazıları İçin konu tekrar olacak. Konu gelişim olunca, tüm paylaşımlar bu tonda oluyor. Şu an ki farkındalıkla tekrar okumayı seçerken yeni bilgiler ekleyerek öğreniyorum.

Sizler okuduğunuzda kendiniz hakkında hangi bilgilere ulaşacaksınız. Ya da ulaştınız? Konuyla ilgili, yorumlarınızı bekliyor olacağım.

Gerçekten inanılmaz bilgiler. İnanmayı değil, gelişmeyi seçiyorum.

Herkese iyi okumalar.

Sevgiyle

Yasemin Emre

Kozmos, Carl Sagan

Evrenin bir parçası olan insanoğlu .

Merhaba,

Önce TV dizisi, sonra kitap…

Kozmos kitabının Yazarı CarlSagan dır.

Çağımızda gelişmişliğin bir ölçütü de halkın bilgi ve kültür düzeyidir… “

Birçoğunuzun, seyrettik dediğini duyar gibiyim. Film, süresi bilgiyi aktarmak için sınırlıdır. Kitaplar anlaşılması dikkat isteyen konulara yeniden eğilme olanağı vermektedir.

… su, kalsiyum ve organik moleküllerin toplamı olan bir varlığım. Siz de öylesiniz, yalnız adınız başka. Ama hepsi bu kadar mı?”

“Biz hem gökyüzünün, hem yeryüzünün çocuklarıyız. Bu gezegen üzerindeki varlıgımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık, lidere baş eyme ve yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zeka ve yeteneklerimize bir şeyler katma egilimine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sürdünmeye yarayan etkenler…

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle

Yasemin Emre

Edebiyat ve Bilim, Aldous Huxley

Dertlerini Gözyaşlarında Boğmak Isteyenlere, Dertlerin Yüzme Bildiğini Söyle…

Merhaba,

Dünyaca ünlü İngiliz şair ve yazar Aldous Huxley, 1894’te İngiltere’de dünyaya geldi. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, Huxley’in iç dünyasını keşfetmesine olanak verdi. Yirmili yaşlarının başında şiir ve öyküler yazmaya başlamasına karşın, yazın dünyasında ilk tanınışı “Crome Yellow / Krom Sarısı” (1921) adlı romanıyla oldu.

Edebiyat ve Bilim kitabında “Edebiyatın ve bilimin işlevi nedir, psikoloji nedir, yazınsal dilin doğası nedir?” sorularına okurken cevap buluyoruz.

Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle

Yasemin Emre

Beyin Senin Hikayen, David Eagleman

Milyarlarca beyin hücresi ve birbirleriyle kurdukları trilyonlarca bağlantıdan oluşan sonsuz yoğunluktaki bu ağın içinde, görmeyi belki de hiç beklemediğiniz bir şeyi bulacağınızı umuyorum : kendinizi.

Merhaba,

B E N K İ M İ M ?

İnsanlarla yaptığınız günlük konuşmalardan kültür birikiminize kadar, yaşamınız boyunca kazandığınız bütüm deneyimler, beyninizdeki mikroskobik ayrıntıları biçimlendirin Nörol açıdan bakıldığında kim olduğunuz, nerede bulunmuş ve neler yapmış olduğunuza bağlıdır. Beyniniz yorulmak bilmeden biçim değiştirir ve sahip olduğu devreler sistemini sürekli olarak yeniden kurar. Deneyimleriniz benzersiz olduğundan, beyninizdeki nörol ağların içerdiği geniş ve ayrıntılı örüntüler de benzersizdir. Beyniniz yaşamınız boyunca değişmeye devam edeceğinden, kimliğiniz de aslında _yer değiştiren bir hedeften farksızdır; nihai varış noktası yoktur.

Düşünce ve düşlerimiz, anılarımız ve deneyimlerimizin tümü bu tuhaf nöral dokudan doğar. Kimliğimiz, beynin çapraşık elektrokimyasal ateşlenme örüntülerinde saklıdır. Bu etkinliklerin sonlanması, bizim de sonumuz demektir. Etkinliklerin, hasar ya da ilaçlara bağlı karekter değiştirmesi, bizim de hiç sektirmeden karakter değiştirmemiz anlamına gelir. Vücudun diğer bütün kısımlarında izlenenden farklı olarak, beyinde küçük bir hasarın gelişmesi, kişiliğinizde kökten değişimlere yol açabilir.

Siz siz yapan, beyninizde gelişen değil, beyninizde yok edilen şeylerdir aslında…

Sabah vakti. Güneş ufkun üzerinde göz kırpmaya başlarken mahallenizdeki sokaklarda henüz çıt yok. Kentin dört bir köşesindeki yatak odalarında birer bi­rer şaşılası bir olay yaşanmakta: İnsan bilinci yaşama uyanmak üzere. Gezegen üzerindeki en karmaşık nes­ne, varoluşunun farkına varmaya başlıyor.

Çok kısa bir süre önce siz de derin uykudaydınız. Beyninizdeki biyolojik malzeme o zamandan bu yana değişmedi; az da olsa değişen, etkinlik kalıpları oldu. Şu an bazı deneyimlerin keyfine varıyorsunuz. Gözle­rinizin bu sayfada taradığı yamuk yumuk çizgilerden anlamlar çıkarıyorsunuz. Belki teninizde güneşi, saçlarınızda esintiyi hissediyorsunuz. Dilinizin ağzınız için­de aldığı konumu, sol ayakkabınızın ayağınıza verdiği hissi düşünebiliyorsunuz. Uyanıksınız; bu nedenle kim­liğinizin, yaşamınızın, ihtiyaçlarınızın, arzularınızın ve planlarınızın farkındasınız. Gün başladığına göre, artık insanlarla ilişkileriniz ve hedefleriniz üzerinde düşüne­bilir, hareketlerinizi buna göre yönlendirebilirsiniz.

David Eagleman “Beyin Senin Hikayen” kitabında Beynin neden başkalarına ihtiyaç duyuyor? “Sen” kimsin? Nasıl karar veriyorsun? Gerçek nedir? Teknoloji “insan olmak”ın anlamını değiştirebilir mi? gibi soruların cevabının bulmaya çalışıyor. Incognito ile nörobilimi geniş kesimlere ulaştıran David Eagleman son yazmış olduğu “Beyin Senin Hikayen” bu etkisini sürdürmeyi ve genişletmeyi amaçlamış.

Beynin en büyük öykü yazarı. Ve sen nasıl algılarsan, onu yaşarsın.

Beyin Senin Hikayen/David Eagleman, Okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar, sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgiyle,

Yasemin Emre

Sevgi’yle

Yasemin Emre

Rüya Gören Evren, Dr.Kuantum

Rüyanın altında yatan Tek bir akıl vardır. 

Merhaba,

Tarih boyunca rüyalar ve uyku ilgi çeken bir konu olmuştur. İnsanoğlunun yaşamının nerdeyse üçte birini geçirdiği uyku ve rüyalar üzerine birçok insanüstü ve gizemli anlamlar yüklenmiştir. Eski yunan mitolojisinde uykunun ‘hypnos’ adlı tanrıça tarafından yönetildiğine inanılmıştır. Hypnos ‘Thanatos’ un yani ölüm tanrıçasının kardeşidir. Hypnos’un bir Yunan adasında bir mağarada yaşadığı, bu mağaranın unutkanlık nehrinin suları altında kaldığını anlatan bir efsane vardır. Uykuda görülen rüya ve fantezileri temsil eden oğulları, Morpheus, Phobetor ve Phantasos’tur. Bütün bu mitolojik özellikler uykunun özelliklerinin kişiselleştirilmiş durumudur. Phobetor rüyalarda görülen kâbusların kişileştirilmiş hali, Morpheus rüyada sürükleyen ve unutmayı sağlayan tanrıçadır. Yunan mitolojisi yanısıra eski çağda birçok kültür rüyaları gelecekten haber veren yaşantılar olarak görmüştür.
Rüya, uyku sırasında yaşanan görsel imgeler, sesler ve diğer bedensel duyumlara eşlik eden duygular, düşüncelerden oluşur. Rüyada bütün bu duygu ve düşünceler bir anlatıcı tarafından oluşturulan bir senaryo içinde bir filme aktarılması gibidir. Rüyadaki anlatıcı, senarist ya da yönetmen aslında kişinin kendisinden başkası değildir.😉

Rüyalardaki bağlantılar kısmen saçma, kısmen şapşal veya hatta anlamsız baskının rüyalarda hüküm sürdüğü gerçeği ile açıklanır. 

Sigmund Freud

Bilim dünyasına Freud, ego ve id gibi terimler kazandırmıştır ve bu, onu bir bilinç yapısına yönlendirmiştir. Freud özneye “ego” adını verir. Ego ve Özden aynı şey midir?

Jung, akıl düzenine “eşzamanlılık” denilen, birbirine mekanik veya determinist araçlarla bağlı olarak görünmeyen olayların psişede önemli bir rol oynadığı Yen’i bir bakış açısı kazandırmıştır. Çünkü Jung’ın eşzamanlılık vizyonu, mekanik bir kutuya oturmamıştır ve sıklıkla mistisizm olarak bertaraf edilmiştir. 

Avustralyalı Aborijinler, yaklaşık 150.000 yıl öncesine giden ” rüya gören ruh” un aleminin “hafıza” sına sahip olduklarını iddia ederler . Gerçekliği iki açıdan görürler: Birincisi , ikincil fiziksel dünyadan çok daha yoğun bir birincil evren ve ikincisi, rüya olarak ortaya çıkan fiziksel evren. Bu birincil dünyaya “düş zamanı” adını verirler, onların bakış açısına göre bu, tüm geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği barındırı. Bu alemden akıl, madde ve enerji dünyası, sadece önce değil şimdi bile, devamlı şekilde rüya olarak ortaya çıkar. Bu durum evren veya Tanrı’nın varoluşta deneyimlediğimiz her şeyin rüyasını gördüğünü ve bu rüyanın gerçeklik olarak deneyimlediğimizde örtüştüğünü ileri sürer. 

Modern bilim, rüya alemi hakkında ne biliyor?

Evrim boyunca bizi REM, uyku (REM ;yani hızlı göz hareketi, rüya görmenin meydana geldiğini ima eder) uyumaya muktedir olan büyüyen, gelişen bir beyne sahip fetüsün kendisine kadar götürür. REM uykusu, sonrasında daha fazla beyin gelişimine ve beynin uyaranlara tepki verme kapasitesindeki artışa götürür.

Bu noktadan zaman içinde ileriye doğru hareket ederiz ve rüya görmenin bilinç evriminin laboratuarı olduğunu görürüz. Bunu çeşitli biçimlerde görürüz; Avustralyalı düş zamanı efsaneleri, telepatik rüyalar, lüsid rüyalar, rüyaların bedenle olan ilişkisini araştırmaları, ben ötesi rüyaları da içeren ” büyük rüya” deneyimleri; sanatta, mimarlıkta, ve politik sistemlerde kanıtlandığı üzere görmenin uyanık yaşamla örtüşmesi ve rüyaların kuantum fizikle ilişkisi.

Gerçekten tüm her şey rüya görür mü?” 

Hayvanlar, onlar rüya görür mü?

Bitkiler rüya görür mü?

Peki ya kayalar veya okyanus ? 

Tüm gezegen rüya görür mü? 

Rüya Gören Evren, kitabından araştırdığım konuyla ilgili paylaşımdır.

Sevgiyle

Yasemin Emre

 Tanrının Kapısını Çalan Bilim, Carl Sagan

Bugünü anlamak için geçmişi bilmeniz gerekir.

Merhaba,

Günün yorgunluğu çökmüşse yeryüzüne, güneş  veda ederek gider. Yeni gün İçin, yine yeniden hücreleri her sabah harekete geçirmek çabasıyla; gökyüzünün mavisiyle buluşur. Her buluşmada onlarca bilgi aktarırlar birbirlerine. Milyar yıllık yaşama sahip dünya, milyon yıldır yaşayan insana.

Yüzyıllar öncesinden ,günümüze gelen her bilgi, felsefe, din ve bilim olarak çözüm bulmak istesede, bizden çok uzakta olan ve yaşadığına inandığımız canlı türlerinden sorularımızla cevap bulma uğraşımız.

İşte “Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim” sayfalarından bulduğum kelimeler. Tohum olarak ekilmişti . Tarafsızlığı ile bilmek geçiyordu düşündüren, yazılarıyla.

Bir dinsel deneyim üreten molekül diyelim, dinsel deneyim ne olursa olsun. O molekülü alan kimse, ister kadın ister erkek olsun, hemen her defasında dinsel deneyim geçiriyor. Bu şuna işaret etmiyor mu ki vücudun ürettiği doğal bir molekül var ve bunun işlevi deneyim üretmektir? Bu molekül nasıl bir şey olabilir? Tek ve ana yönü , bizden, müthiş şekilde daha büyük güç karşısında yoğun huşu, hayranlık, alçakgönüllük duygusuna kapılmaktır. Ve bu bana hiyerarşik hükümranlık molekülü gibi geliyor ya da, bizi işlevi hükmetmenin hiyerarşik aşamalarından birine sokmak olan moleküller dizisinin bir parçası yapmak gibi geliyor ki Dostoyevski’nin şu yakınmasını bize uyar duruma getiriyor: Hiçbir şey uğruna , dur duraksız ve kahredici biçimde çabalamak, tapacak birini arayıp bulmaya ve ona itaat etmeye varıyor.”

Demokritos’un M.Ö 5. yüzyılda söylediği sözleri : Eskiden insanlar, gökyüzünde olup bitenleri gördükçe , örneğin şimşek , gök gürültüsü , yıldırımlar, yıldızların biraraya gelişi , Güneş tutulması ve Ay tutulmasını , bunlardan korkarlardı, nedeninin Tanrı’lar olduğuna inanırlardı. 

Her şeyde doğanın akıllı güçlerinin bulunduğu fikrine “animizm” adı veriliyor. Yunanlılar her ağaçta ve akarsuda küçük bir Tanrı varsayıyorlardı. 

Ona karşı gelmediğimizi , onun önünde boynumuzun bükük olduğunu ve ona saygıda kusur etmediğimizi göstermek zorundayız. Ve birçok kültürde Tanrı sevgisini kazanmak İçin öylesine saygı kurumsallaşmaları oluyor ki , bazen kurban olarak insan bile gözden çıkartılabiliyor; yani ne kadar saygılı olduğumu göstermek için en değerli varlığımı öldüreceğim, çünkü bunu yaparsam sadece rol yaptığımı sanmazsın. 

Tanrı’nın İbrahim’e oğlu İshak’ı öldürmesi buyruğu insan kurban etmekten hayvan kurban etmeye geçişe bir örnektir. 

Einstein, dünyayı, sürekli olarak Tanrı ne yapardı ya da ne yapmazdı değerlendirmeleriyle yorumlardı. Ne var ki Tanrıdan kastettikleri evren Egemen Fizik Kanunlarının toplamından başka bir şey değildi; yani genel çekim gücü , artı kuantum mekaniği, artı bileşik alan teorileri , artı bir kaç başka şey daha Tanrı’ya eşitti. Ve tüm bunlarca kastettikleri , evrenin başkaca izahına imkan olmayan epey şeyi izah ediyor gözüken müthiş güçlü fizik kanunlarıdır. 

Tanrının Kapısını Çalan Bilim,okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgi’yle

Yasemin Emre

Evrenin Ruhu, Fred Alan Wolf

Merhaba,

Ruha neden inanıyoruz?
Ruh diye bir şey gerçekten var mıdır?
Varsa, nedir?
Kendilikten farklı bir şey midir?
Maddi dünyanın bir parçası mıdır?
Ruh bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürür mü?

Fred Alan Wolf, Evrenin Ruhu’nda din ve felsefenin en eski sorularına kuantum fiziğinin en modern bakış açısıyla yaklaşarak yanıt arıyor. Okuru hem batı hem de doğu düşüncesini kapsayan büyüleyici bir yolculuğa çıkararak Mevlana, Platon, Aristoteles ve St. Thomas’ın ruh kavramına yönelik görüşleri, eski Mısırlıların dokuz ruh türü anlayışı, Kabalizm’deki madde ve enerjiden oluşan karmaşık evrene ruhani düzeni getirmek için gizlice uğraşan ruh düşüncesi ile Budistlerin Yok-Ruh fikri arasındaki farkları inceliyor. Böylece, ruhu fiziksel bedenin bir parçası olarak gören modern düşünceye karşı çıkıp bizi derin bir kavrayış ışığında yaşamaya çağıran, ruhun yeni fiziğini ortaya koyuyor.

Koşullara Bağlı Yaradılış Çemberi

12 Etken şefkatin bizi yaşam ve ölüm çemberinden nasıl kurtarabileceğini yeni bir açıdan görmemizi sağlıyor.

Patticasamuppada evrenin ve tüm canlıların yaradılışından sorumludur.

Bağlantılardan birinin kırılması, tamamının aynı anda yok olmasına yol açar. Dolayısıyla Patticasamuppada’yı bir çember, birbiriyle bağlantılı koşulları da bir duvar saatinin üzerindeki sayılar olarak değerlendirmekte yarar var. Bu kadranda elbette ki iki biri takip edecek, sekiz yediden sonra gelecektir. Akrep ve yelkovan dairesel bir hareket izleyecek, saatlerin birbiri ardına çıkmasını sağlayacaktır.

Buradaki kilit zamanlardan biri yedi yani arzularla, yani bağlanma arasıdır. Arzuları anlayabilmek için öncellerini kavrayabilmemiz gerekir. Arzulardan önce saat altı yani heyecan vardır. Bunda anlaşılmayacak bir yan yok. Peki, heyecana yol açan şey nedir? Heyecanlar beşin, yani etkileşimin ürünüdür. Heyecanın ortaya çıkabilmesi için bir şeyin başka bir şeyle etkileşime girmesi gerekir. Etkileşim içinse dörde, yani bu etkileşimi algılayabilmemizi sağlayan duyulara ihtiyacımız vardır. Duyulara sahip olabilmek içinse üç yani beden ve zihin gereklidir. Bunu, fiziksel ve zihinsel süreçlerin varlığını kapsayan beden zihin olarak adlandıracağım. İlerleyen bölümlerde beden zihinden kısaca benlik olarak söz edeceğim.

Buda’nın sürece bakışı şu şekildedir; Beden, zihin önceli saat iki , yani farkındalıktır. Peki, farkındalığı ortaya çıkaran şey nedir. Yanıt saat birdir, yani iradi eylemler. Peki, irade eylemleri yaratan nedir? Gece yarısı , yani cehalet… Cehalet çok özel bir sözcüktür. Bilmemek anlamına gelmez. İçten içe bilmek ancak bildiklerimizi görmezden gelmek anlamına gelir.

Peki, bu cehaletin nedeni nedir? Buda, cehaletin önceliğinin saat 11 olduğunu , yani yaşlılık , hastalık ve ölüm olduğunu söyler. Bir başka değişle , cehaletimizin önceliği ölümdür. Ölümü yaratan nedir? Saat ondur, yani doğumumuz. Doğum olmasaydı, ölümde olmazdı.

Peki, ölüm neden var? Bunun yanıtı bağımlılığı anlama konusunda da kilit önem taşır. Neden saat dokuz, yani evrenin var oluşu ve maddenin yaratılışıdır. Peki, evrenin maddeye bürünmesinden önce ne vardı? Bunun yanıtı her şey için geçerlidir. Saat sekiz , yani kavrama, ulaşma ve bağlanma. Bu bağlanmanın kökeninde saat yedi, yani arzular vardır. Böylece bütün çemberi görmüş bulunduk. Bu çembere dilediğiniz yerden başlayabilirsiniz.

Şimdi, oluşun saatlerine kuantum fiziği ışığında bakalım.

  1. Zihinsel formlar iradi eylemlere ve karmaya yol açar. 2. Farkındalık

  2. Beden, zihin (alışkanlıkların ikametgahı ) 4. Duyular

  3. Temas ve etkileşim 6. Heyecan 7. Arzular 8. Bağlanma 9. Var oluş: Maddenin ortaya çıkışı

  4. Doğum  11. Yaşlılık, hastalık ve ölüm 12. Cehalet (Yanılsamaların nedeni)

Kuantum dünyasına göre, herhangi bir şeyin var olabilmesi için cehalet gereklidir. Boşluğun Polarizasyon düzeyinde gereken cehalet, her konuda gereklidir. Hem altında, hem de üstünde. 

Evrenin Ruhu, okumayanlara tavsiye, okuyanlara bilgiyi hatırlatma amaçlı.

Yazarlar sizi okumaya davet ediyor.

Okuyunuz…

Sevgi’yle

Yasemin Emre

Incognito, David Eagleman

Kafamın İçinde Biri Var…

Merhaba,

1862 de İskoçyalı matematikçi James Clerk Maxwell elektrik ve manyetizmayı birleştiren bir grup temel denklem  geliştirdi. Ölüm döşeğindeki, tuhaf sayılabilecek itirafı ise , bu meşhur denklemleri keşfedenin kendisi değil, içimdeki bir ses, olduğu yolundaydı; basitçe “gelivermişlerdi” , kendisine. William Blake de benzeri bir deneyim aktarmış ve uzun öykü şiiri Milton için şöyle bir ifade kullanmıştır: bu şiir anlık dikte yoluyla , herhangi bir  ön düşünme süreci yaşanmadan, hatta neredeyse iradem dışında bir seferde bazen on iki, bazen yirmi mısra yazarak ortaya çıkardım. Johann Wolfgang von Goethe ise kısa romanı Genç Werther’in Acıları’nı pratikte herhangi bir bilinçli girdi olmaksızın, sanki kendiliğinden hareket eden bir kalemi tutarcasına yazdığını iddia etmiştir.

Kubilay Han şiiri kendisinin  ” bir tür düş” olarak betimlediği bir Afyon sarhoşluğu içindeyken yazılmıştı. Afyon, onun için bilinçaltının nöral devrelerini uyaracak bir araç haline gelmişti. Kubilay Han’ın güzellik dolu dizelerinden ötürü Coleridge ‘i takdir etmemizin nedeni bu dizelerin başkasının değil de onun beyninden çıkmış olması değil midir? Ancak şair ayıkken yakalayamadığına göre , şiir için övgüyü hak eden tam olarak kimdir aslında?

Carl Jung’un ifadesiyle , her birimizin içinde, tanımadığımız biri daha vardır.

Pink Floyd’un ifadesiyle de kafamın içinde biri var , ama o ben değilim.

Sevgiyle

Yasemin Emre

https://youtu.be/saSRPM7Yc88

 


David Eagleman Stanford Üniversitesi’nde nörobilim alanında çalışmaktadır. Bir nörobilimcinin gözünden insan olmanın anlamını sorgulayan The Brain isimli belgeselin hazırlayıcısı ve sunucusudur. Zaman algısı, görme, sinestezi ve nörobilimin hukuk sistemi ile kesişimi, Dr. Eagleman’ın üzerinde çalıştığı başlıca konulardır. Yazıları Atlantic, New York Times, Wired ve New Scientist’te yayımlanan Dr. Eagleman, Wednesday is Indigo Blue ile Türkçeye de çevrilmiş Incognito – Beynin Gizli Hayatı ve Beyin – Senin Hikâyen adlı nörobilim kitaplarının yanı sıra Türkçe dahil 28 dile çevrilen, Barnes and Noble, New Scientist ve Chicago Tribune tarafından Yılın En İyi Kitabı seçilen, uluslararası çok satan listelerinde yer alan Ve… Sonraki Hayattan Kırk Öykü kitabının da yazarıdır.